Tagged: Şehir

İstanbul’ün üstünden geçmişler matmazel!

Görmemişin bir arabası olmuş, tutmuş dört nala sürmüş. Daha doğrusu benim değil. 15 günlüğüne benim. Seçimin ertesi günü, 8 Haziran’da iade edeceğim. Evde hafakanlar basıyor, iki gündür 500 km yol katettim İstanbul’da. Etmez olaydım demeyeceğim. Şehrin bütün trafiği, pisliği, isi, pisi üstüme çullandı. Güzelim İstanbul çoktan harabeye dönmüş meğer. E bir de yüksek nem oranı. Ona bir şey yapamıyorsun. Her yeri su anasını satayım. Alerjik riniti olan benim gibi ademoğullarının nefes almasını zorlaştırıyor sadece. Bu cümleleri kurarken zorlanıyorum, çok yorgunum. Ama fiziki değil ruhani bir yorgunluk. Bıkmış gibiyim ama devam edeceğim. Tam kırmızı ışık yanarken birden yeşile döner ve sen ikinci vitese takar hızlanırsın ya, işte benim hayatım da öyle.

Kanaldan çıktım yola, yani Bayrampaşa’dan. Unkapanı Köprüsü’nden sonra Mecidiyeköy. Ortaklar Caddesi. Tango yapan hatuna ‘Köprü açık karşıya geçelim’ dedim. ‘Dans etmeye devam edeceğim’ dedi. Doğru. Danssız devrim, devrim olur mu? Olmaz tabii. O yoruladursun, ben U dönüşleriyle trafik kurallarını hiçe sayarak vitesi üçten beşe takarak ilerlemeye devam ettim. Sonra Barbaros Bulvarı. (Sabah Gazetesi İstihbarat Müdürü Ferhat Ünlü Barbaros ismini çok sever.) Sonra Beşiktaş. Sonra Maçka Yokuşu’ndan Taksim. Sağda Lale İşkembecisi. İçeri girer girmez iki sırtlanın şüphe çeken bakışları. Gittiğim her yerde sivil polis zannetmeseler iyi olacak.

Gerçi gecenin bir vakti, deri ceket, yelek ve kuşkulu bakışlarla ayılmak için çorba içen sarhoşların arasına ayık girersen başka ne sanabilirler ki?

Apar topar kalktı zırtlanlar. Sırtlan değil, zırtlan. Kuşku tüm hücrelerini sarmıştı. Çorbalarını bile bitiremeden toz oldular. Kafaları alkol kafası değildi. Başka şey aldıkları on kilometreden belli oluyordu. Gecenin karanlığında kim bilir hangi masumun gırtlağına çökmek için İstikal’in arka sokaklarında kayboldular.  Umarım böyle bir şey olmamıştır. Umarım bir yerlerde zıbarıp kalmışlardır. Travis Bickle gibi sosyopat olsaydım (belki de öyleyimdir, kim bilir) iyi bir yağmurun yağmasını ve şehirdeki tüm pislikleri temizlemesini isterdim.

İnce kıyılmış işkembe çorbası. Hesap 11 lira. Ödedim çıktım. İstikamet? Bilmiyorum ki. Tünelden çevreyolu. İkinci köprüye doğru yollandım. Bastım, basıyorum. Nereye gideceğimi bilmiyorum. Bekleyen biri yok. Sadece gaza basıyorum. Yollar boş. Tenha. Arada züppelerin BMW’leriyle beni geçmelerine müsaade ediyorum. Sonra yakalıyorum onları sağından solundan. Alfa Romeo, adıyla müsemma beygir gibi şaha kalkıyor. İzin vermiyorum şov yapmalarına. Onlar 200’ü vuruyorsa, ben 220’ye çıkıyorum. Güzergah? Vallahi bilmiyorum. Otobandan devam ediyorum.

Anadolu Hisarı’ndan sapıp Çengelköy üzerinden Boğaz Köprüsü yapacakken vazgeçiyorum. Kent leş gibi uyku kokuyor. Günde 4 saatini yolda geçiren, 10 saat çalışanların leş uykusu. Uyku değil onlar. Zıbarmak da diyebilirsiniz. Bostancı sahile iniyorum. Sonra Pendik’e doğru sürgit devam eden sahilyolu. Kenarda fahişeler bekleşiyor. Kırmızı ışıkta duruyorum. 200 lira diyor. Gerek yok, teşekkür ederim diyorum. 150 de olur diyor. Yeşil ışık yanıyor, ben ilerliyorum. Fahişe geride kalıyor, başka bir arabayı kırmızı ışıkta yakalamayı, ya da sağa çekip yanaşacak bir hanzoyu bekliyor. Şimdi kim bilir kimin altında, koltukaltı deodorant görmemiş bir abullabutun terlemiş göğsünün kötü kokan rayihalarını çekmekle meşguldür. Sabah altıda yatacak. Ertesi gün devam.

Tırnakçılar, yan kesiciler, sarhoşlar, esrarkeşler, hapçılar. Her yerdeler. Kartal’a kadar gidiyorum. Eski okulumun oralara. Üstüme hüzün çöküyor biraz. Halbuki kanaldan çıkarken bir daha sigara içmemeye yemin etmiştim. Dayanamayıp yakıyorum bir tane. U dönüşüyle yeniden Maltepe istikameti üzerinden Bostancı. Bağdat Caddesi sakin. Züppeler ortada yoklar. Haftasonu çıkacaklar. Haftaiçi bütün yollar benim. Haftaiçi İstanbul’un gecelerinin bütün yollarında ben varım. Hayalet sürücü. Nereye gittiği belli olmayan. Dikkat edin. Her yerden çıkabilirim. Siyah arabanın içinde kapkaranlık oturuyorum. Bangır bangır Ahmet Kaya çalıyor. ‘Demedim mi Haydar, demedim mi sana, bu İstanbul yutar adamı’ diyor. Hak veriyorum, gaza basıyorum.

Bağdat Caddesi, Kadıköy, çevreyolu. Boğaz Köprüsü açık. Gün içindeki keşmekeş yok. 120 km’yle köprüyü geçmek büyük zevk. Ancak gece ikide mümkün olabiliyor. Gündüzleri üstünüze çöken karabasan. Zaten Necip Fazıl da demiyor muydu, Paris’te yazdığı o harikulade şiirinde; ‘Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları.’ Cohen demiyor muydu ‘Karanlığı yakaladım.’ Darkness şarkısı. İyidir, dinleyin.

Köprüden sonra Gayrettepe sapağı. Evdeyim. Yarın program var. Programdan önce Arapça sınavı. Özbekistanlı arkadaşım Sencer X 6 almış ucuzundan Özbekistan’da. Seneye arabayı İstanbul’a getirmeyi planlıyor. Bayrampaşa metroya gidene kadar yolda ettiğim küfürleri duydukça vazgeçiyor. ‘Yok lan’ diyor (Türkçeyi birçok Türkten daha iyi konuşuyor, tüm küfürlere, sinkaflara hakim) İstanbul’da araba falan kullanılmaz.’ Ha şunu bileydin diyorum. En güzeli metro. Metro varken, şehrin cinayetle bezeli, sinir harbiyle kuşatılmış caddelerinde gündüz araba kullanılmaz diyorum. Ta Orta Asya’dan buraya araba getirmek mi? Are you fuckin kidding me? Boşver Özbek kardeşim, boşver.

Bu şehir taşımıyor artık kimseyi. Olduğun yerde kal. Etrafın sarıldı. Ellerini başının arkasına koy ve diz çök. Sakın kıpırdamaya kalkma. İlk hareketinde ensene mermiyi yiyeceksin. Unique BCF-66. Babamın silahı. Fransız model. 10’ludur. Enseden girdi mi frontal lobtan çıkar. Şakaya gelmez.

Şimdi Gayrettepe’de, gökdelenlere bakarak bir kez daha küfrediyorum dışımdan. Yahya Kemal’in Aziz İstanbul’u, Necip Fazıl’ın Canım İstanbul’u gitmiş. Betonarme yığınlardan müteşekkil moloz yığını kalmış geriye.

İzmir’i özlüyorum. Çocukluğumun geçtiği kenar mahalleyi. O sakinliği, huzuru arıyorum. Bulamıyorum.

Zaten ben bulamam. Daima arayanlardanım. Bulduğum an, sırrına ermiş olurum ve sıkılırım. Hep aramaya bakın, hiç bulmayın. Zaten sırlar çözüldükten sonra artık orada kalınamaz.

İstanbul’un bütün sırları çözüldü bu gece. Gözümdeki bütün cazibesini yitirdi. İstanbul’a doydum. Boşaldım kırk bin kere ve artık rahatladım. İstanbul yaşayan değil, üstüne antidepresan uyuşukluğu çökmüş bir bipolar bozuk artık.

Geriye ne kaldı?

Hiçbir şey. Nothing. Şehrin asaleti 60 sene önce terk ettiği için buraları uzatmaları oynuyor koca kent. Megaköy. Metropol. Metropolitan Municipality. Ne derseniz deyin.

İstanbul çoktan dikmiş nalları. Siz hala methiye düzmeye devam edebilirsiniz. Eğer bütün iş imkanlarım burada olmasaydı saniye düşünmezdim burada yaşamak için. ‘El mahkum, göt gardiyan’ derlerdi ağzı bozuk bizim kenar mahalle serserileri. Aynen öyle.

İstanbul, seni yaşadım. Yaşadım ve bittin.

İçimde hiçbir aşk kalmamış eski sevgililerim gibisin artık. Yabancısın. Uzaksın. Öyle kal. Bulaşma bana. Bir gün iyi bir yağmur yağdığında ve içindeki bütün ifrazatları kustuğunda bana haber ver. Bakarsın yeniden barışırız. Bakarsın yeniden eski, güzel günlere döneriz. Ölü arkadaşım Fatih’le Sarıyer’de kalamar yemeye gideriz. Afganistan’da öldü. Mezarı yok. Gelemez ki. Ben de tek başıma yerim o zaman. Senin için de bir porsiyon karşıma koyarım. Garson bana ‘Manyak herhalde’ diye bakar. Ya da ‘Misafiriniz gelmeyecek sanırım’ der, yavşak gülümsemesiyle. Gelmeyecek çünkü ölü. Ölü bir adamı bekliyorum burada. Görmüyor musun? Göremezsin. Çünkü ölü. Hesap lütfen.

Üstü kalsın İstanbul.

Kadir SARIKAYA

twitter.com/SarikayaKa

Modern Çağın Özgür Köleleri

Aşkın yakıtı özlemdir. Gençliğin heyecan. Evliliğin tahammül. Politikanın bazen yalan. Bazen makyavelizm. Bazen pragmatizm. Bazen konformizm. Bazen hiçbir şey. Bazen işler sadece olması gerektiği gibi yürür. Senin müdahalelerin işe yaramaz.

Ya içinde nefes tükettiğin toplumun yakıtı ne? ‘Bir olma duygusu’ mu? Artık böyle düşünmüyorum. Toplum diye bir şey yoktur, tek tek bireyler vardır diyordu bir İngiliz politikacı. Artık bireyler bile yok. Sanal gerçeklik var. Facebook’tan yaptığın siyaset, Twitter’dan kustuğun analizlerin var. Y kuşağı tabiriyle öyle analiz manaliz ‘kasacak’ zihinsel faaliyetlerden yoksunsan eğer Instagram var. Selfie çek, Retrica’yla parlat, sonra like bekle, kasabın önünde ciğer bekleyen kedi gibi. Asla doyurulmamış ruhunu sanal gerçeklikle takviye et. Başka türlüsü mümkün değil. Başka türlü ölürsün. Başka türlü ızdıraplara gark olursun. Başka türlüsü ‘anarşik’ neyim olursun, ‘kötü arkadaşlar’ edinirsin, aman yavrum eroine alıştırırlar (eroin mi kaldı, artık bonzai var), içkine ‘ap’ atarlar (hap değil ap).

‘Toplum’ kelimesinin bir karşılığı yok artık. Toplum içi boş bira bardağı. Dibi tutmuş pilav. Demlene demlene katrana dönmüş çay. Filtresine kadar içilmekten tadı leş gibi olmuş sigara. Havalandırılmamış ev. Yıkanmamış bulaşıklar. Toplum kendi kendini yedi, bitirdi. Geriye birey halinde yüzbinlerce iskelet kaldı.  Her akşam işlerinden evlerine, olmadı iki tek atmaya bir yerlere karşı konulamaz güdülme dürtüleriyle akın eden milyonlarca basmakalıp insan. İnsan mı dedim? Gönüllü modern köleler. Maaş yatmış mı? Yatmış. E o halde haydi bunu ıslatalım. Yılın çok küçük bir bölümünde iyi yaşamak için yılın çok büyük bir bölümünde hayatımızı, vaktimizi, benliğimizi kiraya veriyoruz. Bunun adına modernite ‘çalışmak’ diyor, inanmayın siz. Adıyla sanıyla prangasız mahkumiyettir bunun adı. Başka türlü açıklanamaz, hatta açıklanabilemez.

‘İnsan sevdiği işi yapıyorsa çalışmış sayılmaz’ diyordu Evropa’dan birileri. Ben ezelden beri hep sevdiğim işi yaptım. Tanrı’nın yamacına aldığı kullarındanım. Buna rağmen dar kalıpların arasında sıkıştırılmış hissettim kendimi. Sevdiğim işin bile beni sınırlandırdığını görünce dünyada ‘sevilen iş’ diye bir şeyin olmadığını nihayet anladım.

Metrodan çıkıp nereye yürüyoruz? O otobüs bizi nereye götürüyor, ne yapmaya? O çok önemli işimiz ne? O taksiye binip ‘Nereye gidelim’ istiyoruz? Amaçsızlığımıza amaç arıyoruz. Bunu söylemek size çok zor geliyor, korkutuyor, biliyorum. Bu amaçsızlığı bir kere fark etseniz depresyonlara, bunalımlara, intiharlara sürükleneceksiniz, bu yüzden çaktırmıyorsunuz. Çaktırmamak için de ‘Reiki öğrendim şekerimler’, ‘Burada sergi varmış canımlar’, ‘Abi sıcak şarap içelimler’ bizi kuşatıyor. Fatih’te nargile içmekten, Taksim’de kafaları çekmekten, AVM’lerde bowling oynayıp eğleniyormuş gibi yapmaktan bıkmadık mı?

Eskiden olsa, bütün sene çılgınlar gibi çalışıp borçsuz tatile gidenler, şimdi 10 günlük kıytırık tatil için kredi kartına 12 taksit yaptırıyorlar. Yaptığın tatilin bedelini önümüzdeki yıl ödüyorsun. Finans-kapitalin sivri dişli vahşileri seni hayatın bir adım gerisinden gelmeye mecbur bırakıyor. Geçen sene sürdüğün sefa gelecek sene seni tırmalıyor.

Bir hücrede, ayağında prangalarla, paslı zincirlerle bağlı olsan, hiç olmazsa mahkumiyetinin bilincinde olur, çilesini çekersin. Çünkü zincirler gerçektir, prangalar orada durmaktadır. Dokunabilirsin onlara. Somutturlar ve sapına kadar hakikidirler.

İşin kötü yanı ne biliyor musun? Postmodern şehir yaşamı seni öyle bir zincire vurmuş ki kıpırdayacak bir metrakere yerin olmadığı halde her yere gidebileceğini zannediyorsun. İşin daha da kötü yanı ne biliyor musun? Gideceğin onca yer olduğu halde hiçbir yere gidemeyeceğinin farkındasın ama yine çaktırmıyorsun. Daha daha kötü yanı ne biliyor musun? Keşke prangalar ve zincirler görünür olsaydı. Hiç olmazsa onlardan kurtulmanın yollarını arardın. Şimdi prangalar ve zincirler bize Wİ-Fİ ile bağlı. Görünmüyorlar. Ama her yanımızdalar. Kurtulamıyorsun! Kurtulamayacaksın! Kurtulamazsın!

Modern insan diye bir şey yoktur, modern toplum diye bir şey olmadığı gibi. Son modern insan bilgisayarın icadından önce öldü. Biz başka bir formuz. Metamorfoza uğramış varlıklarız artık. İnsan görünümünde ama güdümlü çalışan yarı robotik mekanizmalarız. Akıllı telefonlarımız, tabletlerimiz, laptoplarımız yüzünden hayatı ıskalıyoruz gibi bayatlamış geyikleri yapmayacağım. Ben de akıllı telefon kullanıyorum. 16 yaşındayken hayatımın ilk aşkından ayrıldığımda yaşadığım duygusal boşluğu telefonumu kaybettiğimi sandığım zamanda yaşamamıştım. Öyle bir panik hali ki, beni kendimden utandırdı. Ne yapıyordum ben? Kıçıkırık bir telefon işte, değil mi? Beni öpebilir, sarılabilir, sevişebilir mi benimle? Bir bok yapamaz halbuki.

Nesneleri tanrılarımız yaptık, icad ettikçe tapıyoruz. Helvadan putlar yapıp yiyen eski çağın cahilleri bizim yanımızda solda sıfır kaldılar. Bu halimizi görseler nereleriyle gülerlerdi, organ tahminlerini size bırakıyorum.

Biz seyirciler bu tiyatrodan çok sıkıldık. İçimizden ‘Durdurun bu saçmalığı, ne yapıyorsunuz siz yahu?’ diyecek bir uyanık çıkmadığı için de zoraki seyre devam ediyoruz. Oyun bittiğinde çok pişman olacağız. ‘Bu kepazeliğe nasıl katlandık?’ diye hayıflanacağız.

Boşverin bütün bunları şimdi. Haftasonu bilmem nerede falancanın konseri varmış, gidelim mi? Gidelim anasını satayım. Maaş yatmış çünkü. Gidelim ve birkaç saatliğine kablosuz ağlarla çevrilmiş zincirlerimizi çözermiş gibi yapalım.
Hamster gibi tekerleği çevirmeye devam. Kafesin üstünden de havucu sarkıtıyorlar. Havuca ulaşmaya çalışıyoruz. Tekerleği çevirdikçe havuç bizden uzaklaşıyor. O uzaklaştıkça biz daha hızlı koşuyoruz.

Aslında havuç yokmuş meğer. Kandırılmışız.

Kadir SARIKAYA

twitter.com/SarikayaKa