Category: Gündem Dışı Yazılar

Hayko Cepkin’in ‘sandığı’ 8 yıl sonra yeniden açıldı…

Bundan tam 8 sene önce Hayko Cepkin ‘rock starlığının’ henüz taze başlangıcındayken kendisiyle bir röportaj yapmıştım. O zamanlar çalıştığım habertaraf.com daha sonra internet yayınına son verdiği için röportajın tam haline rastlamak mümkün olmuyordu. Açıkçası bu hayli uzun ve diğer röportajlara kıyasla ‘farklı’ olan muhabbetin ‘sandığın’ içinde yitip gitmesine gönlüm razı olmadı. Sekiz yıl sonra, bir nevi ilk defa yayınlanıyor yani bu röportaj… Daha doğrusu röportaj demek haksızlık olur. Bir nevi felsefe yaptık da diyebiliriz…

DSCF4885.jpg

Şubat 2010 itibariyle piyasaya çıkan ve – SANDIK – adını taşıyan son albümünü, en aşağı 20 defa baştan sona dinledim… Albümün bana tek bir şeyi hatırlattı, daha doğrusu hatırlatmadı da, gösterdi, o da: ÖLÜM…
Konusu ”ölüm” zaten.
Sandık ”tabutu” mu kast ediyor?
Evet.
Bu albümün konsepti ”ölüm korkusu” mu?
Tanışma Bitti albümünün konusu korkuydu. Onun içerisinde korku temaları vardı. Hem armonik olarak, hem müzik olarak korku armonisi vardı. Hem de konu olarak, insanların kişisel açıdan korkularını hedef alıyordu. Korkularımızdan nasıl sıyrılabiliriz, bu korkuları nasıl atlatabiliriz idi bir önceki albümün konusu… Bu albümün konusu da ”ölüm”. Bunun da teması, bu konuda insanoğlu kendisini ne kadar telkin edebilir?
Bu yok oluşla?
İnsan kendisini bu konuda ne kadar telkin edebilir? Ölüme nasıl alışabilir?
Sen kendini ölüme mi alıştırıyorsun?
Aslında kendi ölümüme değil de, etrafımdaki ölüme alıştırıyorum kendimi… Psikolojik olarak o çok daha ağır ve baskın bir durum.
Yakınlarının ölümüne mi?
Tabi.. İnsan, kendi ölümünden ziyade yakınının ölümünden daha çok korkuyor. Onun telkinlerini arıyor. Bir sürü, duruma göre ölen adamın hikâyesi var albümde…. Betimleme olarak da ölen adam var mesela. ”Gelin Olmuş” şarkısı, ölen birini değil ama, ruhen ölen birini anlatıyor. İstemediği biriyle evlenip, beyaz gelinliğin ona kefen haline dönüşmesini betimliyor.
Sandığım Hazır – parçasında, artık ölüme gitgide yaklaşmakta olan bir adamın serzenişi var…
O parçada kabullenmeye ölümü kabullenmeye çalışıyor… Elbet içi dolacaktır sandığın… Buna hazır olmak lâzım…
Birgün gireceğiz içine…
Hayattaki tek kabullenilmiş nokta bu aslında.
Ölümden kaçış mı?
Ölümden kaçamazsın ki…
Bu, bir nevi ölümü kabullenememe durumu mu?
Kabul etmeye çalışıyor, kendi kendine telkin ediyor… Önce kendime telkin ediyorum, sonra dinleyen, alabildiği, algılayabildiği kadarıyla kendi kendisini telkin edecektir bu konuda…

Toplumsal mesaj içeren şarkıların da var albümün içinde… Meselâ: Doymadınız…
O şarkı, aslında ölmek zorunda olmayan, ama sebebi belli olmayan nedenlerden dolayı, örneğin bir savaş durumunda ölen insanların öyküsü… Ama bunun yanında, buna sebep olan insanların ne kadar rahat olduğunu, fakat bununla beraber aslında ellerinin kan içinde olduğunu haykırıyor…
Madem ölümden başladık, başladığımız gibi gidelim o zaman. Ben felsefe yapacağım biraz. Senin için de bir mahsuru yoktur zannediyorum?
Estağfurullah.
Ölüm hakkında ne düşünüyorsun?
Aslında bütün düşüncelerimi albümüme, şu andaki yaşım ve şu andaki zekâmla alâkalı olarak yansıtmaya çalıştım. Bir de en başta söylediğim gibi, kendi ölümümden çok, aslında etrafım üzerindeki tedirginliği biraz kullanmaya çalıştım. O zaten bende daha büyük bir baskı. Televizyonda seyrettiğimizde dahi görüyoruz; bir annenin evlâdının ölümünü gördükten sonra, keşke beni alsaydın da onun ölümünü görmeseydim gibisinden haykırışları hepimizin malumu… Genele baktığımızda, bireysel olarak herkesin içinden söylediği şey bu. Karşısındakinden önce, ben ölseydim de, beni alsaydı diye düşünür insan. Benim de düşüncem genel olarak böyle. Çok sevdiğim birinin ölümünü göreceğime, benim önceden gitmem çok daha iyi…
İnsanlar – Sandık – albümünü yeteri kadar anlayacaklar mı? Ya da daha doğrusu, amacın birşey anlatmak mı, yoksa geçip gitmek mi?
Vallahi benim düşüncem şu: her yaptığım albüme zaman içerisinde geri dönüşler olacak. Çünkü hepsini bir bütünlük içerisinde yapmaya çalışıyorum. Birinci albümümde bir takım hikâyeler anlattım, ikinci albümümde bir takım hikâyeler anlattım ve üçüncü albümümde bir takım hikâyeler anlattım. Zaten bu anlattığım üç hikâyenin bir konser içerisinde anlamlı bir trafiğinin olması için oturuyorum, konularını birleştirip bir senaryo oluşturuyorum. Her seferinde yaptığım şey bu. Genel olarak albümlerin konularının aslında birbirinden kopukluğu yok.
Birinci albümde (Sakin Olmam Lazım) meselâ, hiç brütal vokal yok…
Şirket maddi bir imkân sağlamadığı, stüdyo oluşturulmadığı için olmadı. Yoksa konserler direkt brütalle başlıyordu.
Üçüncü albüm hepsinden sert… Bundan sonra, bu ivme sürekli yükselecek mi?
Evdeki hesap çarşıya uymayabilir. Meselâ ikinci albümden sonra söylediğim şey, üçüncü albümün çok daha sert olacağıydı. Tonalite olarak öyle oldu, gitar kullanımları açısından öyle oldu, davul yürüyüşleri açısından öyle oldu, bas gitar yürüyüşleri açısından öyle oldu… Ama, vokal melodileri ve içerisinde kullanılan; yaylı, obua, klâsik müzik ezgileri vs. gibi bu tarz melodileri birleştirdiğim zaman daha melodik bir albüm oldu. Sonuç olarak şöyle birşey çıkıyor ortaya: şu ana kadar yaptığım en sert albüm, ama daha melodik… Bana şey diyorlar meselâ; ilk albümünle, ikinci albümünün bileşkesi gibi bir albüm bu…
SANDIK – albümünde daha çok -Orient- havası var..
Ben zaten makam kullanıyordum albümlerimin içerisinde ama, bu albümde iyiden iyiye coştu. Yer yer gazele kaymalar var..
İnsanlar seni yeterince doğru anlayabiliyorlar mı?
Herkesin çok da anlaması gerekmiyor… Herkesin anlamasını beklemiyorum açıkçası.  İlk çıktığım günden beri, beni hemen anlayan bir kitle de oluşmadı.
İlk çıktığın zaman ‘Şu adama bak” mı dediler?
Ne dediği belli olmayan bir adam söz konusuydu… Anlamak için, aslında biraz çaba harcanması gerekiyor, biraz emek harcanması gerekiyor. Onun için şu anda beni kemik bir seyirci kitlesi seviyor. Yıkılmaz, bölünmez ve dağılmaz bir kemik seyircim var.
Seninle her yere geliyorlar değil mi?
Aynen öyle. Anlamaya çalışan, anlamaya çalıştığı şeye mesai harcayan bir seyirci olduğu için tam olarak sana onay verdiğinde seni tamamen kilitliyor. Ben zaten çekirdek bir seyirci kitlesi oluşturma peşindeyim. Genel seyirciyi, tüm potansiyel seyirci beni sevsin diye bir kaygım yok.
Seni her kesimden dinliyorlar. Böyle de bir şey var…
Bu güzel bir şey… Bu da bence şunu getiriyor: zaman içerisinde, demek ki bazı şeyleri kırabiliyoruz, bazı şeyleri atlatabiliyoruz, ve demek ki daha evvel ” tu kaka ” dediğin şeyleri zaman içerisinde kabul edilebilir bir hale sokabiliyorsun…
Belki 20 sene önce çıksaydın çok daha farklı olacaktı. Belki hiç bu kadar tepki görmeyecektin…
Vallahi onlar belirli kıstaslar değil. Bizim hep kendi aramızda söylediğimiz şey şu: 20 sene evvel yapmış olsaydık hiçbir şey olmazdı. Hiç de belli olmazdı, belki de olurdu… Bunu, o dönemi yaşamadan bilemeyeceğimiz için tam net bir şey söylemek mümkün değil. Ama genel müzik piyasasının o dönemki haline baktığım zaman herhalde imkânsızdı, hiç olmazdı diye düşünüyorum. İmkânsızdı çünkü, o zamanlar Unkapanı piyasasına, herhangi bir rock grubu, albüm çıkarmak için gittiğinde, oradaki şirket sahibi tarafından : Ya çocuklar buraları böyle yapmayalım, bakın şurayı şöyle yaparsak çok güzel olacak, aslında güzel bir şarkı! ” gibisinden parçaların değiştirilmeye çalışılması o dönem çok karşılaştığımız bir şeydi… İşte bu yüzden olmama ihtimali daha yüksekti diye düşünüyorum…
SANDIK albümünde özellikle arabesk tınılar dikkat çekiyor…
Var. İlkinde de var, ikincisinde de var, ama bir değişim de söz konusu.. Beş sene içerisinde sahnede verdiğimiz konserler, katıldığımız programlar, karşılaştıklarımız, yaşadıklarımız deneyimlediklerimiz vs. sahnenin beni pişirme ve ekibimi de aynı şekilde pişirme sürecinden sonra gırtlağımı daha fazla kullanabilmeyi öğrendim. Aslında bu dönem bir nevi eğitim süreci gibi geçti…
Şan eğitimi de aldın…
Tabii, geçmişte şan eğitimi aldım ama, aldığım şan eğitimi şu anda kullandığım gırtlağın eğitimi değildi. O dönem, opera-şan gırtlağı eğitimi alıyordum. Şu andaki manzaram, iyiden iyiye gırtlak üzerine kurulmuş bir vokal türü… Konser vere vere, ses iyiden iyiye açıla açıla, doğru yerleri doğru şekilde kullanmayı öğrene öğrene, şu anda sesimi bir oktav daha tizden, gazel armonisini kullanabilecek kadar geniş bir vokal tekniği üzerinden kullanmaya başladım. Meselâ dört sene evvel böyle bir şeyi kullanıp kullanamayacağımı bilmiyordum. Tonum bu kadardı sanıyordum. Çıkarabileceğim ses aralığı bu kadar sanıyordum. Ama konserlerde deneyimleye deneyimleye ve çalışa çalışa şu anda bambaşka bir gırtlağa sahip oldum…

Farklı konseptlerde de çalıştın.. Türk Sanat Müziği de seslendirebildiğimi gösterdin. Geçen sene, Onur Ünlü’ nün çektiği bir klip vardı: Demedim mi?
Evet, TRT için yapılan…
O bir albüm oldu mu? Diğer sanatçılarla birlikte? Bildiğim kadarıyla birçok sanatçı da başka ilâhiler seslendirdi.
Yok o zaten albüm için yapılmadı. Sadece TRT için, Ramazan ayı için yapıldı. Ama sonra TRT’ ye bir teklif gelmiş sanırım. Bir compilation (toplama albüm) içerisinde bunu kullanabilir miyiz ” şeklinde, çünkü bütün hakları TRT’ ye ait… Sordular bana, ” Böyle bir şey sizin için uygun mudur ” diye, ben de: ” Size uygunsa benim için hiç sorun değil ” dedim…
Onur Ünlü mü aracı oldu bu iş için?
Evet… Bütün görselleriyle beraber bu proje, TRT için, daha önceden yayınlanmış eski ilâhilere nazaran daha yenilikçiydi…Eski ilâhilerin yeniden yorumlanabilir hale sokulması ve onların kliplendirilip Ramazan ayında yayınlanabileceği şekliyle yeni görseller istediler bizden. Dediler ki: Sen de bunlardan bir tanesini seslendirebilir misin?”
Sen seçtin değil mi ilâhiyi?
Evet. Hangi ilâhilerin yayınlanmasını istiyorsunuz, neler olacak TRT’ de yayınlanacak ilâhiler? Bir listeniz vardır muhakkak.Yapabileceğimi düşündüğüm, uygun olabileceğini düşündüğüm bir tane varsa tabi ki neden olmasın? ” dedim…
Cem Karaca da söylemişti…
Ama ben Sami Özer’ inkini bilir ve ona çok takılırım. Çünkü o aradaki gazel beni mahvediyordu. Bunu yapabileceğimi düşünüyorum, eğer size de uyuyorsa… Ama bana iki hafta verin, en iyi şekilde yapmaya çalışayım…
Demedim mi? ilâhisini harikulade seslendirdin. Büyük bir kitle tarafından beğenildi. Bazı insanlar: Vay, Hayko’ya bak, neler de yaparmış, neler de söylermiş! ” dediler… Beklenmedik adamlardan beklenmedik tepkiler geldi. Hatta bir kısım, acaba Hayko popülizme mi oynuyor ” eleştirisnde bulundu.. Böyle problemler senin için her zaman olur…
O her zaman olur evet… Ama tabi bu konu üzerime çok yapışmasın diye, popülist bir tavrın içerisinde, kendini sevdirme, ulusal bir kanalda çatır çatır kendini gösterebilme gibi bir mantığın oluşmaması için duruşumu bozmadım. O ilâhi yayınlanmaya başladıktan hemen sonra televizyon programı ve gazete röportajı teklifleri o kadar çok geldi ki, hemen bir basın bülteni yazdık ve şunu söyledik: Bu konu üzerinden nemalanıyormuş gibi gözükmemek için, röportaj ve televizyon programı tekliflerini nezaketen reddediyoruz. Kusura bakmayın, çünkü öyle bir şeyin üzerime yapışmasını istemem. Ben sadece ” TRT ” için böyle bir şey yaptım… Sevdiğim bir nefesi seslendirmekti bütün amacım…
Bektaşı Nefesi deniyor ona…
Evet, ben işin o kısmındayım zaten . ” Evet ben bunu yaptım da, çok güzel oldu da, siz de beğendiniz de, aman da ne hoştu ” diyerek meydan yerine çıkmak istemedim asla ve çıkmadım da…
İsim zikretmeyeyim de, daha önce, kalkıp saçma sapan şarkılar söyleyip, saçma sapan işler yapıp Ramazan gelince birden değişiveren adamlar var bu ülkede…
Nemalanmak işte… Bu mesleğin içerisinde bu mantık var. Ben o mantığı kesinlikle kabul etmiyorum. Zaten hadise çok özel bir konu ve özel bir konumda bulunuyorum ben orada o anda. Onun üzerine, ekstra olarak, kör göze parmak minvalinde bir durum olması çok daha güzel gözükmüş bir şeyi çirkinleştirmekten başka birşey olmayacaktı. Bunu her mantıklı insan zaten düşünür ve kendisini hemen geri çekmeyi bilir.
Onur Ünlü’yle daha önce bir film projesinde yer aldın. – ÇOCUK – filmi. Sen o filmden memnun kaldın mı?
Yok, başarısız oldu film açıkçası.
Hiçbir diyaloğun yoktu filmde…
Evet. Senaryoda yazdıkları karakter öyle bir şeydi. Hiç konuşamayan bir adam.
Bunun dışında film teklifleri geldi mi sana?
Geldi.
Sen ne yaptın?
Olmadı. Onur Ünlü’yle beraber o işe girişmemin sebebi ”Enteresan bir şey çekmeye çalışıyoruz” dediler. Greenbox ve after effects’ ler kullanarak enteresan, yani Türkiye’ de şu ana kadar yoğun olarak kullanılmamış bir işin içerisine girmek istiyoruz, ilk olmasını istiyoruz, iyi de bir bütçe var, bu bütçeyle bu filmi iyi bir şekilde çekebileceğimizi düşünüyoruz” dediler. Çok inanıyorlardı yaptıkları işe. Onur dedim, ben ne yapacağım? Çok kısa sürecek çekimlerin, çünkü zaten diyaloğun yok, dekorların hazır, sete gireceksin, 2 hafta içerisinde çekilecek ve gideceksin… Arkadaş durumu da vardı tabi. Eş-dost sistemi çok işliyor bu sektörde. Abi dedim yani siz o kadar inanıyorsanız, neden olmasın? Bir de Batman’ler, Joker’ler vs. bu filmlerdeki kötü adam karakterleri biraz renkli tipler oluyor ya, ben de biçilmiş kaftandım bu iş için…
ÇOCUK  filminden sonra gelen teklifleri neden kabul etmedin? Kendini sırf müziğe verdin o halde…
Çok yoğun bir konser programımız vardı. Türkiye’ nin her yerine gidebilme gibi amaçlarımız vardı.
Türkiye’ de hiç yapılmamış bir şeyi yaptın. Bir rock müzik sanatçısı olarak bütün Anadolu’yu gezdin. Kars’ a bile gittin. Batman, Diyarbakır vs…
Erzurum, Elâzığ…
Bunu daha önce yapan adam yok…
Böyle bir turne olarak yok. Belediye olarak, davetli olarak gidebiliyorsunuz. Ama, ben kendi turnemi kendim tasarlayıp kendim gittim.

Doğuda nasıl tepkilerle karşılaştın?

37 konserdi sanırım o turne… ve, bunların dokuzunun, yani dokuz Anadolu şehrinin, bizden yana çok bir bilgisi olmayacağını ve kesinlikle başarısız geçebileceğini düşünerek, yanına not koyduğumuz şehirler vardı. Meselâ Batman, Kars, Erzurum… Acaba biliyorlar mıydı bizi? Buralarda, büyük ihtimalle arzu ettiğimiz şeyle karşılaşamayız diye düşündük…

Bilhassa müzikle uğraşan sanatçılar korkuyorlar herhalde Doğu’ya gitmekten. Film çekimi vs. için gidiliyor gerçi ama bir rock müzik sanatçısının konser vermek maksadıyla gidebilmesi cesaret örneği…
Genel olarak oralara gitmek zor.  Bir arabayla gittik. Arabanın içerisine sıkış tıkış 12 kişi bindik. Arkada komple eşyamız, aletlerimiz, edevatlarımız…Bir de işte kamyonumuz, o da ses sistemimizi taşıyor… Kapkaranlık bir yol… Bir düşün… Kapkaranlık bir yolda, ilerde askeri karakolun kırmızı ışığı yanıyor. Akabinde durduruyorlar bizi. Kars yolu, ya da Erzurum muydu, tam olarak yolları hatırlamıyorum. Yukarıdan baksalar herhalde iki tane far ışığı var, başka hiçbir şey gözükmüyor. O kadar karanlık bir yolda gidiyorsunuz. İlerde kırmızı bir ışık sizi durduruyor. Askerler orada kapıyı aç diyorlar, – kim var bu arabanın içinde? – diyorlar… ” Sanatçı aracı ” diyoruz… – Hangi sanatçı? – diyorlar… Hayko Cepkin… Bağırıyor oradan arkadaşına – Abi Hayko Cepkin geldi – diye. Ondan sonra arabadan aşağı in, çay iç, muhabbet et, orada komutanlarla, erlerle fotoğraf çekil bir sürü hadise… Sonrasında bize – hadi hayırlı yolculuklar – deniliyor ve diğer karakolun noktasına kadar, neticede orada da durduruyorlar ilerlemeye devam ediyoruz. Kendi kendime – ulan – dedim. Biliyorlar beni…Enteresan olan buydu. Hatta evet, Kars’ a giderken, aracımızı durdurduklarında oradaki erlerden bir tanesi, benim nişanlım Kars’ ta dedi, konsere gelmek istiyor aslında, yardımcı olabilirseniz seviniriz… Meselâ biz, o erin nişanlısıyla irtibata geçip konuk ettik kendisini…ve bu bahsettiğim şehirlerin hepsinde son derece başarılıydı verdiğimiz konserler… Full çektik…
Tepkiler iyiydi yani?
Süperdi. Herkesin söylediği şey şuydu: geleceğini hiç tahmin etmiyorduk… Kimse zaten gelmiyor…
Bak şu var ama parantez içinde, ”hiç kimse gelmiyor zaten” … Sen bu klişeyi yıktın, gittin oralara…
Kars’ ta meselâ şöyle birşey oldu: Normalde, konser vermek istediğin zaman belediyenin sana tahsis ettiği kültür merkezlerini kiralıyorsun. Orada da ancak ücretli konser verebilirsin. Anadolu’ da belediye ancak halk konserleri verebiliyor, o da haliyle ücretsiz oluyor. Belediye başkanı ya da oradaki karakoldakiler diyor ki: bir çocuk geliyor buraya, kültür merkezi kiralamış. Bilet satmayı planlıyor, öyle bir hedefi var ama garanti patlayacaklar… ” Sonra arada derede soruşturuyorlar bu çocuğun ne oldu konseri, durumu, gidişatı nedir diye… Abi biletleri tükenmiş. ” diyorlar… ” Ne? Kim oğlum bu? ” diye tanışmaya geldiler. ” Biz sizi bilmiyoruz, tanımıyoruz, Kars’a geliyorsunuz, mekân kiralıyorsunuz bir de üstüne bilet satıyorsunuz. Normalde burada belediye işleri olur ve halk konserleri olur. İnsanlar burada ücretsiz konser seyretmeye alışık. Onun için kesinlikle bilet satabileceğinizi düşünmüyorduk biz. Ama bir hafta önceden biletlerin tükenmiş olduğunu öğrenince çok merak ettik kim olduğunuzu ” diyerek tanışmaya geldiler… Velhasıl, güzel ve önemli bir hareketti…
Nedir şu Eurovision geyiği?
Ekstra bir düşüncem yok. Ta ki gerçek mânâda, gerçekten birebir gelip de biri birşey söylemediği sürece Eurovision hakkında pek birşey düşünmüyorum açıkçası.
Eurovision’ un politik bir yarışma olduğunu sağır sultan bile biliyor…
Eurovision zaten kendince politik birşey…Eskisi gibi eğlenceli, elimize gazete kağıdının kupürünü alıp puan verdiğimiz bir dönemde değil. Artık kimse o kadar özenli bir şekilde seyretmiyor. Çünkü artık biliyor ki o dönem kim Türkiye’ yle siyasi bir ilişki içerisindeyse o ona 12 puan verecek, değilse 1 verecek, 5 verecek, 10 verecek, 6 verecek… Orada Manga’ nın, Mor ve Ötesi’ nin ya da Hadise’ nin aldığı puan yok. Orada Türkiye’ nin o dönem kiminle ilişkisi varsa ona göre bir puan sistemi dönüyor, müziğe bakılmıyor. Bu sebeple de aslında ben Türkçe yapılmasının daha çok taraftarı olan bir adamım, çünkü en azından kendi ülkesi adı altında yapılan bir şeyin kendi diliyle söylenmesi o programı seyreden, o yarışmayı seyreden insanlara bilgi vermesi açısından faydalı olacaktır. Norveçli bir adamın Norveççe söylemesi bence güzel birşey…

Çünkü Norveççe şarkının nasıl olduğunu duyuyorum. Türkçe söylersen Türkiye’ deki bir müzisyen Türkçe bir şarkı söylediği zaman nasıl bir tını oluyor? Nasıl bir dilleri var? Türkiye’ yi hiç bilmeyen bir adam böylece Türkçe’ yi ömründe bir kez olsun bir şarkının içerisinde duymuş olacak. Bunların kültürel olarak karşı tarafa aktarılması daha mantıklı geliyor. İngilizce taraftarı değilim asla…
Eurovision, sanki – pop müzik – şarkılarının sergilendiği bir yarışma gibi dursa da, bundan birkaç sene önce meselâ Lordi grubu birinci oldu..
Bu sene Norveç bildiğim kadarıyla black metal grubu yolluyor.
Konsept değişiyor gibi artık yavaş yavaş…
Çeşitleniyor… Bugüne kadar rock müzik kökenli kimse, bu tarz bir yarışma içerisine kendisini sokmazdı. Ama şimdi rock müzik dünya geneline baktığınız zaman en popüler müzik türlerinden bir tanesi haline geldi. Rock, pop müzikten daha eski bir geçmişi olan, daha kalın ve zihnisinir bir müzik, yani daha ağır bir müzik. Ama bu tarz şeylere tenezzül edilmiyordu. Ama şimdi baktığımız zaman, popülizm tanımları da değişmeye başladı. ve black metal grubu da orada ülkesini temsil edebilecek hale geldi. Lordi gibi bir grup meselâ… Aslında rock’n roll diyebileceğim bir tarza sahiptiler.. Ama o kılıkta, kıyafetteki adamların orada bu platformun içerisinde bulunmaları enteresan bir şeydi…
Bu işin en kökünden geliyorsun… Safi bir emekle..Hiç yapılmamış bir şeyle ortaya çıktın ve çok da iyi gidiyorsun, tepkiler de çok iyi..
Sanırım bütün bu denenmemiş şeyleri yapmış olmamın getirisi bu.
Seni takip edenler de gün geçtikçe artıyor. İlk başta çok belli bir kitle vardı… Fakat gittikçe çoğalıyor. Daha da çoğalacak gibi gözüküyor…
Geçtiğimiz senelerde verdiğimiz festivallerde biz yetmiş bin kişiye de çaldık…
Bu sene de büyük bir festival var İstanbul’ da… Metallica’nın arkasında mı çıkacaksın?
Sanırım Rammstein’ ın gününde çıkacağım, Metallica’ yla aynı güne denk gelmiyor.
2008′ de Metallica Türkiye’ye geldiğinde, ondan önceki isim olarak senin adın zikrediliyordu.
Genel olarak böyle festivaller olduğunda bizim adımız bir şekilde geçiyor.
Olmadı zaten… Herhalde bir şayiaydı o.
Sanırım konuştuğumuz süreç içerisinde bizim konser programımıza uymadı.
Ben köprüden önce son çıkış hakkımı kullanıyorum ve müzikten çıkıyorum… Edebiyatla aran nasıl?
Aslında hiç yok.
Ama iyi konuşuyorsun. Herhalde bu cemiyetle alâkalı birşey. Toplum seni yetiştirdi.. Kurduğun cümleler gayet komplike… Düşünen bir adamsın belli ki…
Düşünürüm ve aynı zamanda çok da konuşan, tartışan bir adamım. Çevrem, eşim, dostum var ve tartıştığım adamlar da çoğu zaman okumuş adamlar olabiliyor. Onlarla beraber sanırım pişiyorum. Onlarla konuşa konuşa, tartışa tartışa, fikir ürete ürete, düşüne düşüne… Neticede şu ana kadar söylediğim şeylerin, ya da konuştuğum şeylerin ya da kurduğum cümlelerin, herhangi bir kitaptan alıntı olmaması, kendi fikirlerime güvendiğimin bir göstergesi. Böyle birşey varsa hayatta, böyle bir şey doğruysa, sanırım bunu düşünerek ben de bulabilirim. Ama meselâ kitap okumaya karşı olduğumdan dolayı değil, geçmişte kitap okuduğum zamanları hatırlıyorum da; içine tamamen gömülüp onu tamamen elimden bırakamaz hale geldiğimi biliyorum. Bende biraz saplantısal olabiliyor, obsesyona çevirebiliyor böyle şeyler. Onun için ben kitap okumayı kendime zaman ayıracağım bir döneme saklıyorum. Yatağımda, yatmadan önce bir kitabı bitirebileceğim bir dönemin olacağına inandığım için kendime zaman arıyorum. Öyle bir zaman dilimim mutlaka olacak, olmalı…

” HÂLÂ MAHALLEDE OTURUYORUM VE ÇIKMAK GİBİ BİR NİYETİM DE YOK… ”

Bu sözleri yazan, ölüm konseptiyle bir albüm meydana getiren adamın düşünen bir adam olduğu aşikâr…
Cemiyette piştiğim çok kesin. Bir kere fazlasıyla dünyayı takip eden bir adamım. İkincisi, birebir seyrettiğim yegâne şey: haberler.. Üçüncüsü, mahalle kültürü olan bir herifim. Hâlâ mahallede oturuyorum ve çıkmak gibi bir niyetim de yok. Çünkü oradaki diyalog, oradaki emlâkçıda içtiğim çay, oradaki tesisatçıda ısmarladıkları kahve başka birşey..
Toplumdan uzaklaşmıyorsun…
Hayatta en korktuğum şey… Uzaklaştığım gün biteceğim gündür diye düşünüyorum.K.S: Sana herkes sevecen yaklaşıyor gördüğüm kadarıyla…
Ben kimseye olumsuz yaklaşmıyorum, ondan olabilir.Meselâ şöyle bir ikilem var: ben bir görsel yarattım, kendi projemde. ve o görselde aslında, dokunulmaz, zor, agresif, sinirli bir adam profili çiziyorum. Bunlar hayatımın içerisinde bende olan şeyler zaten, olmayan bir şeyi aslında öyleymişim gibi insanlara gösteremem. Ama onun dışında albümlerimde ya da müziğimde yansıtmadığım bir şey var o da ; eğlenceli, geyik, hoş sohbet bir adam olduğum… Ben müziğimin içerisinde öyle bir konsept düşünmüyorum. Yani müzik yapımımın içerisinde eğlenceli bir adam yok. Genel olarak karanlık şeyleri seviyorum müzik yaparken…

Anlattığım hikâyelerin içerisinde daha karanlık konular yahut ulaşılmayan, dokunulmayan ama aslında can acıtan, dokunamadığın halde can yakan konulara değinmeye çalışıyorum. Benim müzik yaparken kafam buna çalışıyor. Kısacası eğlenceli bir adam değilim müzik yaparken… Ölüme tam olarak dokunamazsın, hissedemezsin ama olduğu zaman canını yakar. Korku meselâ, korkuya dokunamazsın, hissedemezsin ama olduğu zaman ödünü patlatır. Daha dokunulmayan şeylere dokunmaya çalışıyorum. Ama normalde, çıkıp da sohbet ettiğinde, ” herif iyi herifmiş, gülebiliyor ” diyorlar.. Böyle bir durum ortaya çıkıyor. Bu sefer bambaşka bir ikilem yaratıyorsun… Bunun adı da zıtlık…
Seni hiç gülmeyen bir adam olarak düşünüyorlar yahu… Hep somurtan, etrafına sinirli ve agresif bakışlar atan bir adam olduğun vehmine kapılıyorlar…
Agresif, herkese her an dalabilecekmiş bir adam olarak düşünüyorlar beni…
Öyle bir görünüm arz ediyorsun demek ki insanların nazarında. İnsanlar da bunun olmadığını görünce sana sıcak yaklaşıyorlar..
Bu en sevdiğim şey. Bir mekândan içeri girdiğim zaman hemen kendimi sevdirmeye çalışırsam genel bir sevgi kazanmış olurum. Bunu şöyle örnekleyelim: herkesin seveceği bir müzik yaparsan, bütün genelin seveceği ama ortalama sevebileceği bir seyirci kitlesi yakalamış olursun. Bir mekândan içeri girdiğinde, tedirginlik yaratan bir adam olursan, seni fikren veya görseliyle, önyargı dediğin zıkkımı da kenarı itip, seninle diyalog kurmaya çalışan, seni çözmeye çalışan, sana emek veren, sevmek için emek vermeye çalışan bir adam olursan, seni sevmeye karar verdiğimde ömür boyu bırakmam. Müzikte de aynı şeyi yapıyorum… Yaptığım müzik hemen algılanamayacaktır. Hemen sevilen değil, sevilmek için emek harcanan bir adam olmak istiyorum… Çünkü dostluklarımı onun için böyle kurdum ve onun için çok sağlam dostluklarım olduğunu söylüyorum…Seyircim bana emek veriyor!
Zira klişe bir durum vardır. Farazi bir şahıs, bir dönem çok ünlüdür, çok meşhurdur, herkes tanır, ama bir dönem gelir, unutulur gider, yalnız kalır, kabuğuna çekilir..
Ben muhteşem popüler bir adam değilim ki. Hâlâ beni tanımayanlar var. Hâlâ ulusal kanallarda hergün arka arkaya dönen bir klibim yok. Radyolarda çatır çatır çalmıyorum. Belli radyolar çalmıyor bile…
Çok farklı bir şey senin yaptığın müzik bu yüzdendir herhalde.. Türübozuk…
Türübozuk işte… Gazel metal… Üst üste tuğlaları dizmiyorum, araya çimentoyu döküyorum ve tuğlayı üstüne öyle koyuyorum.. Üst üste tuğla koymuyorum, duvar örüyorum. Sağlam bir duvar örüyorum. Tuğlaları üst üste koyup koskocaman bir yükselti yaratabilirim. Ama biri şöyle ittiği zaman darma duman olur o tuğlalar, duvar yıkılır…
”TÜRK ROCK MÜZİK AĞACINA ŞİMDİDEN ADIMI YAZDIRDIM…”
Bir gün öldükten sonra, insanlar acaba arkandan ne konuşacaklar diye hiç düşündüğün oldu mu?
Oluyor tabiİ, olmaz olur mu? Zaten klibini çektiğim parçada; – geçmiş hergün hikâyemdir böyle bilsin sevdiklerim – diyorum yani. Ne hikâye bıraktıysam, ben öldükten sonra da onu konuşacaklar… Doğrusunu bilen doğrusunu konuşacak hikâyenin… Çünkü şehir efsanesi dediğin şey bizde hiç bitmez… Ne hikâye bıraktıysam onu konuşacaklar, eninde sonunda konuşacaklar. Çünkü ben Türk Rock Müzik ağacına şimdiden adımı yazdırdım, bu bir kesinlik. Sonsuz popülarite değil, sonsuz kült kalabilmek gibi hedeflerim var. Kült kalırsam eğer, zaten sonuna kadar gidecektir…
Popüler zaten, kelime itibariyle de, adı üstünde çabuk tüketilen, geçici birşey…
Aynen öyle… Popüler olabilirsin, bugün çok yüksekte olursun, yarın dibe öyle vurursun… Kült olursan hep geri dönüşün olur, geri dönüşlerin olacaktır… Bu konuda rahatım.. Ölüm içinse şunu söyleyebilirim: en huzurlu son nefes…Ciğerdeki tüm nefesin bittiği an, bence en güzel andır…
Korku da, bu bilinememezlikten kaynaklı zaten…
Tabiİ ki… Meselâ cenazemde ne olacak, benim arkamdan ne diyecekler, kim benim hakkımda neler söyleyecek, nasıl olacak, nasıl geçecek… Keşke en azından üç günlüğüne, sadece üç günlüğüne görebilsem… Böyle bir merakım var…H.C: Taş gibiydi, seksen yaşındaydı ama hâlâ kelebek gibi oradan oraya uçuyordu diyecekler belki de… Meselâ bana sordular, niye dediler bu yaşında ölümü işledin?.. Ne var ki yani, haftaya ne olacağımı biliyor muyum, bilmiyorum… Şu an bu konu geldiyse aklıma, bu konu üzerinde düşünüyorsam bunu işlemeye karar vermişim demektir.

Ama 60′ ıma geldiğimde bir daha işlemem gerekiyorsa tekrar işleyeceğim…Şimdi 33 yaşında işlediğim bir ölümle 60 yaşında işlediğim bir ölüm arasında nasıl bir fark olacak acaba, bu da önemli… Böylece o iki albümü karşılaştırabilirim. Şunu diyeceğim belki de o zaman: Artık 60 yaşındayım hani biraz daha yaklaştık meseleye, şimdi ne düşünüyorum?… Çünkü düşünceler değişiyor zamanla… Yaş, düşünceleri etkileyen bir faktör…

 2005′ te ilk albümünü çıkardığın zamandaki düşüncelerinle şimdiki düşüncelerin arasında büyük bir fark var…
Tabi ki. Zaten onun için hep şey derim: en iyi yaptığın şey ne olursa olsun en son yaptığın şeydir.
Yani ne kadar sahnede kopuk bir adam profili çizsen de, sahne dışında çok olgun bir adamsın… Sahnede sanki bambaşka bir dramatis persona’ ya bürünüyor bu adam ve vasıflı bir vodvil oyuncusu oluveriyor bir anda…
Çünkü anlattığım hikâyeyi daha iyi anlatabilmenin tek yolu o adamı o şekilde oynamak… Başka sansım yok yani. Dümdüz anlatamam…
”MESLEKİ OLARAK ATTIĞIM HER ADIMIN, FAYDASINI DA GÖRDÜM, TOKADINI DA YEDİM…”
Ben sana şu yüzden sordum edebiyatla alâkan var mı diye, çünkü aforizmavari cümleler kuruyorsun bazen. Demek ki, iyi konuşabilmek için bazen çok okumak da yetmiyor…Herhalde cemiyette pişmek de adamı iyi bir konuşmacı yapabiliyor. Okumak değil de, hayatın ta kendisi daha iyi öğretiyor…
Bir lâf vardır ya, çok gezen mi bilir, çok okuyan mı diye…Ben de çok gezdim ama gördüğümü daha çok düşünüyorum… Çok rahat bir hayattan gelmemiş olmamın faydasını çok görüyorum… Mesleki olarak attığım her adımın, faydasını da gördüm, tokadını da yedim…Zaten çocukluğumdan beri acayip bir tip olarak dolaştım. Bir kere en büyük problemim sokakta yürümekti. Hayatında yaptığın en rahat şey yürümektir, ama benim için o bile bir çileye dönüşüyordu…
 Niye böyle oluyordu? İnsanların sürekli sana baktığını mı hissediyordun?
Başka bir tiple yürürsen, ilgi çekersin bu kadar basit. Normal bir araban olur, kimse bakmaz geçerken ama Ferrari’ yle geçersen bakarlar…
İnsanlar sana baksın diye bir amacın yok ama…
Tabii ki yok ama ben kendimi böyle rahat hissediyorum. Meselâ bir keresinde sokakta yürürken, adamın teki: Ya şunun saçlarına bak sarı sarı, ne biçim oğluşsun sen lan ” dedi… Döndüm dedim ki: Senin de saçlarını on beş dakika içerisinde sarı yapabilirim… O kadar zor bir şey değil…Ama ben bununla rahatça dolaşabilirim fakat sen o şekilde dolaşmaya cesaret edemezsin! ” Zor bir şey değil yani saçı sarıya boyamak, dövme yaptırmak… Sadece onun felsefesini doğru anlaman gerekiyor. Doğru algılayacaksın…. Amacın ne yani bu dövmeyi yaparken? Bir gül dövmesi yaptırayım koluma da, marjinal olayım demek değil… Ben bunun felsefesini biliyorum. Bu tarihte insanlığın, kavimlerin, kabilelerin, birbirinden ayrılmaları için, aslında familyanın işareti yani… Geçmişteki tarihsel bir işaretleşme. Geçmişte çünkü, doğal olarak şu çağdaki konumumuz yok. Neticede insanoğlu bambaşka dillerle anlaşıyor o dönemlerde. Şimdi tarihi bir felsefeyi, geçmişinde ataların felsefesini, ben şu an üzerimde yaşatmaya çalışıyorum. ve vücudumdaki en sevdiğim yerler dövmeli olan yerler… Mesela sol kolum çıplak kaldı diye huzursuzum. Onu kapatacağım… Sağ kolum bu yüzden en sevdiğim kolum haline geldi… Sol kolum bana çıplak geliyor… Öbür kolum gözüme batıyor…
Bir kadına şarkı yaptın mı hiç?
Yapmadım.. Son Kez ve Gelin Olmuş adını taşıyan şarkılarımı aşk şarkısı zannediyorlar. Hayır, ikisi de aşk şarkısı değil…
Ben senin son albümündeki Gelin Olmuş şarkısını dinlerken, saat gecenin üçüydü galiba…Acayip bir yanlış anlamayla, Gelin Olmuş Gidiyorsun’ u ” Lenin Olmuş Gidiyorsun ” anladım…
Harikaymış, bayıldım vallahi!
 Dedim adam nereden girdi konuya, ” Lenin ” falan demeye başladı, birazdan Marx, Stalin, Troçki diye başka mevzulara gireceksin sandım…
Lenin Olmuş Gidiyorsun, kanadını sürüyorsun… Baya iyi bir yanlış anlaşılma bu ya… Aşk şarkısı yazmadım, yazmaya ihtiyaç duymadım. İlk yaptığım besteler aşk şarkısıydı ama şunu fark ettim, ilk yazdığın sözler genel bir klişe oluyor… İlk yazdığın sözler hemen bir aşk şarkısı oluyor. Çünkü genel, popüler kültür içerisindeki genel geçer yargılara baktığın zaman; sözel olarak, kadına seslenmek, ya da erkeğe seslenmek, ya da kadının erkeğe seslenişi, erkeğin kadına seslenişi, serzenişi, vesairesi, terk etmesi, aldatması, hüpletmesi, hoplatması gibi ıvır zıvırlar var. Bunlar bana göre şeyler değil…
 Bu tür şeyleri basit olarak mı görüyorsun?
Çok işlenen birşey… Her sıkışan buna sarılıyor. Zaten bir sürü örneği var, karşılaşıyoruz. Bir de ben eksik kalayım yani… Benim işleyeceğim bir gün gelecekse de bambaşka bir dille işleyeceğimi düşünüyorum. ” Nerdesin yarim, sensiz fena haldeyim ” diye bir şey işleyeceğimi düşünmüyorum yani. Onun da, o ilişki boyutunu bambaşka bir gözle gözlemleyip, bambaşka bir dille anlatabileceğimi düşünüyorum. Ama şu anda, kendi ruhuma baktığımda ilgilenmem gereken daha başka konular varmış gibi geliyor bana…
Anlatılması gereken daha ”önemli” konular var, evet…
Bir kadının beni niye terk ettiğini ve onun için saatlerce nasıl ağladığımı anlatacak bir durumum yok… ve kendi hayat felsefemde bunun çok büyük bir yeri yok… Bu kadar basit… Giden gitmiştir, kalan sağlar bizimdir…
Bütün sözleri sen yazıyorsun, müzikleri de sen yapıyorsun. Başka ellere ihtiyaç duymuyorsun şu anda…
Kendi kafamdaki şeyleri benden başka kimsenin çıkarabileceğini düşünmüyorum…
Seni başarılı kılan da bu herhalde… Yorumcu değilsin çünkü, tam bir sanatkârsın…
Evet, yorumcu değilim, full her şey bana ait… Kayıtlardan, düzenlemesine kadar…Yani o safhaların hepsi benim… O has safhaları kimseye bırakmam…
Bir gün, başka birisinden şarkı sözü alacak mısın?
Hiç sanmıyorum. Başkasından şarkı sözü aldığım gün, sanırım kendi üreticiliğimin bittiği gün olacaktır.  O zaman benim hissettiğim bir şeyi değil de, başkasının hissettiği şeyi yorumlamış olurum… Ben, tamamen bana ait olan şeyleri daha iyi anlatabileceğimi düşünüyorum. Tamamen bana ait, benim duygum, ben düşünmüşüm, benim fikrimden çıkan birşey… Bunu en iyi şekilde ben dile getirip, sahnede en iyi şekilde ben oynayabilirim. Ama başkasının yazdığı bir sözü o kadar iyi oynayabilir miyim hiç bilmiyorum… Benim çalışma sistemim farklıdır, söze müzik yapmam, müziğe söz yazarım…
Önce müzik mi aklına geliyor?
Önce müziği yaparım… Bu yaptığım müzik bana neyi anlatıyor? Çünkü müzik netice itibariyle bir şey anlatıyor. Melodik olarak bir şey hissettiriyor sana. Melodisinin bana ne hissettirdiği önemlidir…
Bir gün şöyle birşey olsa, bir şekilde hayatından müzik tamamen çıksa, bir daha müzik yapamasan…
Ya sağır olmam lâzım, ya da ellerimin kopması lâzım…
En büyük korkun ne?
Ellerimin olmaması… Piano çalamam… Bittiğim gün olur herhalde… Burnumla gagalaya gagalaya çalarım ama o kadar iyi olmaz galiba…
Bütün mesele insaların seni anlayabilmesinde…
Meselâ yurtdışında böyle bir proje olsa, adam projesini ve kendisini bu kadar deşifre etmek zorunda kalmaz. İnsanlar ona bir proje gözüyle bakarlar…Ama Türkiye’ de daha önce hiç denenmemiş birşey yaptığım için, oturmasıan çalıştığım bir meselenin üzerinde olduğum için insanlar benim her şeyini merak ediyor. Meselâ benim şatoda oturduğumu düşünenler var…
Ama sen diyorsun ki “Ben hâlâ mahalledeyim, oturup emlâkçıda çay içiyorum”…
Mahalleye ilk taşındığım zamanlarda orada beni görenler ”Abi neden böyle bir yerde oturuyorsun?” diyorlardı…  Bu ikilemler çok garip işte… Bak meselâ: Neden böyle bir yerde oturuyorsun abi, sen böyle bir yerde ot’uracak adam değilsin ” diyorlar… Başka bir semte geçsem, şöyle villalı, arazili bir yere gitsem: ” İnsanlardan, halktan koptu, eskiden bu mahalledeydi, ayrıldı gitti ” derler… Yani ne yaparsan yap, birilerini tatmin edemiyorsun, bu bir gerçek… Mahallede oturmama şaşırıyorlar… Neden kontörlü hattın var diyorlar, gerçek bir sanatçı kontörlü hat kullanmaz gibi birşey söylediler geçenlerde bana… Allah Allah dedim… Yani hiçbir şekilde kimseyi tatmin edemiyorsun…

Neden kullanmayayım lan kontörlü hat? Kontör işte anasını satayım. Çünkü ben fatura yatırmayı sevmiyorum. Hiçbir bankada hesabım yok, kredi kartı kullanmıyorum, otomatik ödeme gibi bir haltım yok, yani hiçbir şeyim yok…
Ondan sonra yarın öbür gün kalkıp: Niye arabaya binmiyorsun da motora biniyorsun, senin gibi adam motora mı biner? ” demesinler…
Yahu neler neler diyorlar… O iş bitmez… Neden jeep’ in yok abi, sanatçı dediğin jeep’ le dolaşır, diyorlar…Bir gün olur da dev bir jeep alırsam; ” Ya iyiden iyiye görgüsüz oldu bu herif ” derler.. Hiçbir şekilde o ikilem bitmiyor… Her zaman düşündüğüm bir şey vardır… Bir sorunun her zaman iki cevabı vardır… Biri sana soru sorduğu zaman her zaman iki cevap verebilirsin. Ama verdiğin birinci cevap, o cevabı almak istemeyen adamı tatmin etmiyor. Buna verdiğin cevap da buradaki adamı tatmin etmiyor. Şöyle örnekleyeceğim: trafikte gidiyorsun, bir olay oluyor, adamın teki arabayı geri geri aldı, tak dedi tampona koydu, arabadan indin, ulan dedin senin kullandığın arabayı da, seni de bilmem ne yapayım, haldır huldur birbirinize girdiniz. Öyle bir ilişkilenme içerisine girdiğin için, tahminen kavga çıkacak. İkinci ihtimalde, arabadan indin, abi ne oldu, neyse sorun değil, kredi kartını ver dedin, karşı tarafın iki hareket imkânı var şimdi, kavgayla girdiğin zaman bir hareket imkânın kalıyor: kavga edeceksin. İyi yaklaştın herife… Herif dedi ki: sünepe… Lan sen de orada durmasaydın dedi herif… Bu vereceği birinci cevap. Lan ne demek istiyorsun sen dedin, gene kavga çıktı… İkincisi, adama sert girdin… Öbürü de dedi ki, böyle yapmana gerek yok arkadaşım, düzgün söyleseydin bu kavga çıkmazdı, agresif söyleseydin başka türlü… Yani hep bir ikilem var…
Trafikte bir kaza oldu diyelim… Sen motordan indin, adam arabadan indi. Adam mesela seni tanıyıp: Aaa Hayko naber? ” deyip seninle kavga etmekten vazgeçse orda seninle kavga etmekten. Bunu mu istersin, yoksa adam arabadan inip: Ulan sen napıyorsun deyip, sağlam bir kavga çıksın mı isterdin?
Sağlamını isterim yani…

 Ben Hayko Cepkin’ im ama, hiç önemli değil, trafikteyiz ve bence birbirimize girelim demek daha iyi, daha samimi!
Bence öyle olması gerekiyor zaten… Bir mekândan içeri girdiğimde, vatandaşa gösterilmeyecek bir hak, eğer bana gösteriliyorsa, en nefret ettiğim şeydir bu! Bir şeyi yatırmak için, ya da bir evrağı tamamlamak için gittiğim herhangi bir büroda, devlet dairesinde, tanındım diye, oranın arka tarafında ya da herhangi bir yerde bana: Sen abicim gel böyle otur dendiği zaman asla oturmam… En nefret ettiğim şeydir. Çünkü onu görebilecek, kuyrukta bekleyen insanların hepsinin gözünde; rezil, yerin dibinde bir adam olmaktan başka hiçbir şey olmam. Hayatta yapmam… Abi lütfen, ben burada sıramı bekleyeyim, arzu edersen ödememi yaptıktan sonra çay ısmarlayacaksan, gelir çayını içerim diyorum… Ama elleme beni yani, orada elleme beni… Hayatta en sevmediğim şey…Kendi çalışanıma da söylerim bunu. Benimle beraber çalışan herkesin bildiği bir tek kural var: sakın beni pompalamayın…Yemem…
Takdir etmek başka şey, gazlamak başka şey…
İyi olmadık bir şeyi bana iyiymiş gibi pompalarsanız, ben zaten ondan hoşnut değilsem kabak sizin başınıza patlar…
Eleştiriyi daha çok seviyorsun, övgüden daha çok… Çünkü övgü sana bir şey kazandırmaz..
Övgüden o kadar tırsıyorum ki… Övgüyü sevmem çünkü çok beni yerin dibine sokuyor.
Çünkü verebilecek cevabım yok… En fazla ”teşekkürler, sağolun, eyvallah”… Bundan başka verebilecek hiçbir cevabım yok… Ama bana bambaşka bir konuda bir şey söylense, o konuda konuşabiliriz. Dese ki işte: Sen bunu böyle böyle yapmışsın, tamam iyi ama benim anlamadığım birşey var. Bu ne ki yani? ” dese, o zaman mesai başlar işte… O zaman konuşalım. O zaman konuşacak bir şeyim var… Geçen gün bir programda öyle oldu. O kadar övüldüm, övüldüm, övüldüm sonra şey dedim: Abi yeter ya! Keşke başka bir şey söyleseydiniz ” dedim, çünkü cevabım yok tıkanıyorum yani…
Avrupa’ da hiç konser verdin mi?
Avrupa’ ya bir kere gittim sadece. Hollanda’ ya… Onun dışında, oradaki potansiyelin daha da yükselmesini, daha da güzel bir hale gelmesini oradaki ilgi, alâkanın daha da çoğalmasını bekledim. Çok çağırıldık yurtdışına ama henüz vakti değil deyip reddettik… Bir kere gittim sadece, o da festivaldi. Türk Günü festivaliydi…
 Bu albümden sonra artık tamamdır herhalde…
Şimdi gerçek ve doğru potansiyeliyle bizi bekliyorlar… Avrupa’ya işte şimdi gideceğiz… Çünkü sabrettik, ona da giderdik, neticede para kazanırsın. Ama ben paradan ziyade, orada gerçek bir seyirciyle karşılaşmak istiyorum.
Bu tempoya nasıl dayanabiliyorsun? Az uyuyorsun gibi görünüyor bana… Sürekli bir yerlerdesin çünkü. Sabah bir programdasın, akşam başka bir programdasın…
Düzensizimdir ama, dağınık değilimdir…
Belirli bir uyku düzenin var mı?
Günde sekiz saati tamamlamaya çalışırım. Sabah yedide kalkılacaksa, gece 11′ de yatağa girerim… Disiplin abi, en önemlisi disiplin…
”GÜNÜN DOĞMASINI GÖRMEK, KORKUTUYOR BENİ ARTIK… ”
Bundan önceki hayatında öyle değildin ama…
Darmaduman dönemler oldu canım. Akşam üstü saat 7′ de uyandığım, berbat, gündüz uykusuyla hiçbir enerji alamadığım, rezalet dönemler oldu… Şimdi zaten böyle bir temponun içerisine girersem, şu andaki bedenim bunu kaldıramaz…Düşünsene ben sabahlamışım gelmişim buraya senin karşına armut gibi… Günü kaçırmak eskiden umrumda değildi, şimdi günü kaçırmak en büyük korkum. İşim sebebiyle sabah altıda evde oluyorsam günün doğmasını görmek korkutuyor beni artık…

Trajik bir ölümün pek de adaletli olmayan kısa öyküsü

Dün bir trajedi yaşandı. Hiçbirinizin bundan haberi olmadı. 65 yaşında, hiç evlenmemiş, devletin verdiği 250 lira aylıkla geçinen, onun bunun evinde kuru ekmekle beslenen bir kadının üstüne yolda yürürken demir kapı düştü ve beyin kanamasından hayatını kaybedip öteye geçti. Bana kalırsa Allah kurtardı. Öldüğü yere 200 metre mesafedeydim, aldığı ucuz ayakkabılar ve kan lekeleri yerde duruyordu. Üzülmekten ziyade adaletsiz dünyanın haline lanet ettim.

Biz her şeyden şikayet ediyoruz ama bakın görün, nasıl hayatlar var, bilin istedim.

Umarım gittiği yerde güzel karşılanmıştır ve bu dünyada çektikleri öte alemde ona kefaret olur.

İsmini bilmediğim kadın, yattığın yer nur olsun.

Kadir Sarıkaya

Kariyer Peşinde Koşanların Çok Hüzünlü Hikayeleri

Bu akşamki matinemizde sizlere ta uzak diyarlardan getirdiğimiz ünlü Jazz sanatçısı… Yok öyle bir şey. Jazz sanatçısı da neymiş? Chicago mu birader burası? Size dengesiz insanlarla uğraşmama sanatını öğreteceğim. Bakınız, çevrenizde çokça görürsünüz; ruh hali hava raporu gibi değişen, sabah karayelden eserken akşam lodosa çeviren manyaklardan hepiniz haberdarsınız.

Peki bu neden böyle, hiç düşündünüz mü? Taviz veriyorsunuz. Karşı tarafa ‘istediğin zaman bana ulaşabilirsin’ rahatlığını veriyorsunuz. O ne yapıyor? Sizi kullanıyor. İstediği zaman camınızı kıracağı bir yangın tüpüsünüz onun için. Siz fırsat verdikçe şımarıyor, böbürleniyor. Tepki göstermediğiniz müddetçe de bu ahmakça döngü devam ediyor. Sonra ne oluyor? E mutsuz oluyorsunuz. Hak ediyorsunuz da, ne yalan söyleyeyim.

Modernitenin getirdiği o gaydırıguppak kent yaşamı bizlere kurnazlığı öğretti. Sabah kruvasan ve filtre kahveyle ejderha gibi başınıza dikilen ‘Naber Burcu Hanım, maillere baktınız mı, koordinatör rapor bekliyor’ diyen Tolga beylere intisap ettiniz. Anneniz aradığında yaptığınız atarları Tolga Bey’lere yapamadınız. Öğle arasında şirketin size verdiği sadaka kabilinden yemek fişleriyle bistrolarda zıkkımlanıp, kıçıkırık bir tabağa 35 lira bayıldınız. Haftasonu Asmalı’da, Alsancak’ta, Nevizade’de, Kadıköy’de nirvanaya ulaşmaya çalıştınız.  Ulaşabildiniz mi? Hayır. Kıçınızdaki delik daha da büyüdü. 64 ay vadeyle araba aldınız, 12 ay taksitle topuklu ayakkabı. Coco Chanel’in bir şişesine 400 lira bayılmak size statü verecek sanıyordunuz, onda da yanıldınız.

İnsan Kaynakları’ndan Tülay Hanım altıncı kadehte ‘İki satırlık adamları ömrüne musallat ettiğini ve ondan dibe vurduğunu’ Çiçek Pasajı’nın anason kokan kubbelerinde çınlatırken, yanında oturan müdürü Tuncay, Tülay’ı nasıl götütürüm hesabındaydı. Her yerde mi oluyor böyle canım, biraz abartmıyor musun, ne bu plaza düşmanlığı, diyebilirsiniz. Umurumda değil. Gözlemlerimi aktarmakta hürüm ve bu hürlüğümü kullanırken de size sormayacağımdan emin olabilirsiniz.

Tanrı’ya tapmak size banal ve iptidai geldi. (Google’a gir, iptidai kelimesinin anlamını öğren. Event’ın anlamını öğrendiğin gibi. Anladın mı düdük makarnası?) Tanrı diyemediğiniz için yeni dinler icat ettiniz. Haftasonu partilemeleri buna dahil mesela. Paris’te 5 euroya içeceğiniz şaraba burada 200 lira bayılmak kıçtaki deliği biraz daha genişletti sadece ama Tülay hâlâ Tuncay’la ilişkiye giremedi. Çünkü Tülay’ın lise terk bir belalısı var. Tülay her ne kadar üniversite mezunu olsa da, içindeki feodal kadından kurtulamıyor. Arabesk sevdalısı. Tuncay Depeche Mode falan dinliyor, Leonard Cohen takılmaya çalışıyor ama o da nafile. İçinde yok. Tuncay’ın içinde Hakkı Bulut saklı. Dışında takımı Armani.

Reikiler, yogalar, pilatesler size hiçbir şey katmaz. Cüzdan boşalttığınız yoga seanslarının anavatanı Hindistan’a gitseniz, adamların nasıl pislik içinde yaşadığını görseniz, mideniz bulanmaz mıydı plaza dümbükleri? Kapıda güvenliği olan spor salonlarında ‘Om’ yaparak mı açacaksınız çakralarınızı? Adama gülerler. Organ adı zikretmeyeyim şimdi.

Plaza neandartellerinin en büyük garabeti de herbirinin CEO modunda takılması. Sanki her ay sigorta primleri yatmıyormuş gibi, yemek fişlerini biriktirip marketten alışveriş yapmıyorlarmış gibi, iş görüşmelerinde nezaketten kırılmıyorlarmış gibi caka satmaları ve kendilerini Zeus’un amcaoğlu zannetmeleri. 24 ay taksitle aldığın İpad’le de çözülmüyor bu iş genco, naber, nasılsın? Mini Cooper çok güzel araba ama soyununca bütün kadınlar karanlıkta aynı renk görünürler. Yoksa sen yatağa arabayla mı giriyorsun? Metrobüsle dünyanın en güzel kadınlarını evime taşıdım. Pişman değilim. Metrobüsün markası da Mercedes, annıyon mu?

Her şeyiniz yarım. Bu yüzden kaybediyorsunuz. Gazeteci dostum Samet Doğan demişti ki; Sonuna kadar git be insan!” Günah işlerken bile yarımsınız. Sapına kadar gitmek sizi çok korkutuyor. Hep güvenli limanlar arıyorsunuz. O gemi o limandan kalkmazsa ne işe yarar? O uçak o pistten havalanmazsa otobüsten ne farkı kalır?

Kapıda x-ray cihazlarının olduğu yüksek katlı ve çok yüksek güvenlikli plazalarda hayatın akışı çok yavaş ve Einstein’in görecelilik yasasına tamı tamamına uyuyor. Yıllık izninizde yapacağınız tatil için kredi kartından 12 taksit yaptırıp onu da seneye ödüyorsunuz. Anlık zevkinizi bir yıl içinde sizden geri alıyorlar. Anı bile yaşayamıyorsunuz lan Carpe Diem tosuncukları.

Bu devran hep böyle mi dönecek? Aynı girdapta savrulmaya devam mı edeceksiniz? Çözüm basit. Bırakın nesnelere tapmayı. Swarm’dan check-in yapınca Nobel ödülü almıyorsun yavrucuğum. Bütün özel hayatınız sosyal medyada, gözlerimizin önünde. Periscope’tan da canlı yayınlara başladınız, iyice bataklığa battınız. Mahrem, özel hayat kalmadı. Artık sevişmeler evlerden canlı yayınlanacak neredeyse. Senin boğaz kıyısında yediğin ve tabağına 40 lira verdiğin dandirik serpme kahvaltıdan bana ne ulan? Gel ben sana onu 5 liraya mâl edeyim. O zaman cakan bozulur. İlla gidilecek o pahalı mekana. Gitme demiyorum, git. Ben de seviyorum zaman zaman, daha doğrusu ‘param olduğu zaman’ şık yerlere gitmeyi. (O da ne demekse?)

Sizin gibi garsonlara ‘it’ muamelesi yapmıyorum lakin. Kendim garsonluk yaptığım için zamanında, bilirim nasıl zor bir meslek olduğunu. Evet, garsonluk da bir meslektir, zoruna mı gitti paşam?

Garsona ‘baba’ diyorum ‘patron’ diyorum ‘efendim’ diye hitap ettiklerinde bana, bozuluyorum. Ne efendisi ya, ben burada kahvemi içip sonra defolup gideceğim. Senin tek bir efendin var, beş harften oluşuyor ve ne yana bakarsan O’nu görüyorsun zaten.

Ey, kariyerlerine tapanlar, CEO’luğa, genel müdürlüğe, genel koordinatörlüğe oynayanlar, tarihin akışı içinde zerre kadar yeriniz olmayacak.

Beş parasız ölen Robert Musil kıyamete kadar baki kalacak ama siz mezarlarınızda iskeletinize Pierre Cardin giydireceksiniz.

Bu arada, sormayı unuttum, kefeninizi Gianfranco Ferre’den, tabutunuzu kiraz ağacından ister misiniz?
Pamuk konusunda bir şey diyemem ama. Onun fiyatı her yerde aynı. Kıça tıkanan Apple pamuğu çıkarsa WhatsApp’tan mesaj atarım, merak etmeyin.

Bu kadar muhabbetin üstüne mezarınızdan check-in yapmayı da sakın unutmayın ha, sonra çok bozulurum.

Ne diyorduk? Jazz konserine gidelim mi? Adını büyük ihtimalle bilmiyorsundur. Şarkılara da eşlik edemeyeceksindir. Aretha Franklin desem öküzün trene baktığı gibi bakarsın suratıma.

Demet Akalın ne güne duruyor? Dün gece birkaç film seyretmiş, canı çıkmış ağlamaktan. Aman, dava falan açıyor, açmasın. İyi şarkıdır. Ağlama Demet Akalın. Plazaların çalışanları senin sayende rahatlıyor.

Yazı biterken İstanbul’un en yüksek binası Saphire bana bakıyor. Göğe uzanmış zeker gibi dikiliyor öyle. Dikilsin dikilmesine de, yeryüzünde dikey olan her şey bir gün yatay olmaya mahkumdur, bu da unutulmasın.

İyi geceler plazacılar. Sabah erkenden doğru servise. Mehmet Bey rapor bekliyor. Attachment’lara baktınız mı? Neden maili bu kadar geç teslim ediyorsun?

Duydum ki, terfi almak için kırk takla atıyormuşsun, atma.
Başka bir mevkiiye, başka bir şirkete meylediyormuşsun, etme.
Çakralarını açmak için reiki seanslarına cüzdan boşaltıyormuşsun, boşaltma.

Metallica ne diyordu ‘Sad but true’ şarkısının son kıtasında;
“I’m your truth, telling lies
I’m your reasoned alibis
I’m inside, open your eyes
I’m you, sad but true”

Satanist diye aşağıladığınız, metalci lan bunlar diye küçümsediğiniz herifler bile çözmüş hakikati. Daha neyin traşındasınız ey koftiden dünyanın vıttırıvızzık kariyer sevdalıları?

En son Metallica’yı 2008’de Sami Yen’de seyretmiştim. Şimdi yerine residence yapılıyor.
Ya, işte öyle.
Kadir SARIKAYA
twitter.com/SarikayaKa

Tango Yapan Hatuna İkincisi Olmayacak Birinci Mektup

Sana bu satırları yazarken ben çok uzaklarda olacağım. Latife yaptım canım. Olmayacağım. Fransızlar ‘humour’ der. Gerçi onlar ‘humour’dan da anlamazlar. Sen daha iyi bilirsin. Fransalara gittin çünkü. Ben gidemedim. Edirne ciğeri yiyip İstanbul’a geri döndüm.

Pink Floyd’dan şu an adını hatırlamadığım bir şarkıyı dinliyorum. Sözlerini biliyorum ama. Adları unutuyorum. Adları unutuyor olmam atları sevdiğimden olabilir. Koşan atların peşinden koş T. Duran atların değil. Onlar zaten duruyorlar. Sen bir jokeysin. Hep ufka dikmen gerek gözlerini. Atının her nal çakışında geriye dönüp bakarsan tökezler düşersin.

Kibre gelince. Kibirli miyim bilmiyorum. John Milton’ın dediği gibi ‘Vanity is definitely my favourite sin.’

Canım yandığında tsunami dalgaları gibi çarpmayı seviyorum. Sarsmayan yazı bir boka yaramaz. ‘İnsanlar sahtekâr, herkes maskeleriyle geziyor, ah eskiden ne güzel Çamlıca’da mehtaba çıkardık’ tatavası yapmayacağım. Biliyoruz neyin ne olduğunu. Sadece nankörler. Sadece doyumsuzlar. Sadece hadlerini bilmiyorlar.

“Omnia vincit veritas” demiştik. Hakikat her şeyin üstesinden gelir. ‘Ben yapamam, beceremem’ diyenlere inat ‘Hayır ben yaparım, yapacağım da, siz de bunu göreceksiniz’ demiştim. Amcamın ‘Televizyoncu olup ne yapacaksın ulan, gel dükkânın başına geç ticaret yap’ demesinin üzerinden 10 sene geçti. Trilyonlar kazanıyor ama ne halt edeceğini bilmiyor. ‘Ne yapayım Kadir?’ diye bana soruyor. ‘Ne bileyim ulan dünyayı gez işte’ dedim. ‘Ulan mı?’ dedi. ‘Ulan’a takıldı mesela. Büyük olduğu zehabına kapılan insanlar ne küçük detaylarda boğuluyor değil mi?

Çok mu ‘intime’ konuşuyorum acaba? Bu bir otobiyografi değil ki. Kalb-i siper-i saika diye bir şey var. Kalpten kalbe paratoner gibi bir anlama tekabül ediyor. Sen yazdın, ben konuşmuyorum, başka biri içimden fısıldıyor. Radyo-TV’yi kazandım, bıraktım. Güzel Sanatlar’a girdim, bıraktım. Fars Dili ve Edebiyatı’nı kazandım, onu bırakır gibi oldum, sonra yine sarıldım. Bırakacak mıyım? Bu defa değil patron, bu kez değil. Artık zarlar hep yek gelmeyecek.

Gazeteciliği kitaplardan, televizyonculuğu akademisyenlerden öğrenmedim. Babam esnaftı, tekkesinde piştim. Garsonluk yaptım, baba parasıyla karşısına oturttuğu hatunlara caka satanlara barlarda viski getirdim. Cintonik isteyip ‘Lan bunun cintoniği az olmuş’ diyen hıyarların suratına ‘Al sana cintonik’ deyip bardağı suratına boca ettim. Kitapta yayınlanan makaleme, yaptığım onlarca röportaja, dergilerde, gazetelerde çıkan yazılarıma rağmen yaptığım hiçbir işten gocunmadım. Yaşadığım yanıma kârdır.

Hep gönlüm yârda, aklım kârda oldu. Yaşayışta materyalist, hissiyatta maneviyatçı. Doğuyla batı arasında dümenini şaşırmış gemi. Atlas Okyanusu’nun ortasında kendisine ada arıyor. Tam buldum sanıyor, bir bakıyor, ada değilmiş gördüğü. Serap bile değilmiş. Aslında öyle bir şey hiç yokmuş.

Al Pacino, ‘Heat’ filminde kendisini yakında aldatacak olan karısından şu lafı işitir;

‘Neden bu kadar öfkelisin?’
‘Öfkeme tutunmak zorundayım. Bu beni diri tutuyor. Bu yüzden ayakta kalabiliyorum.’

O kadar yoruluyorum ki yaşarken. Medyanın hissiz zorbalıklarına tahammül etmeye çalışıyorum. Her geçen gün içim başka notalar basmaya başlıyor. Evime geldiğimde huzur bulabiliyorum ancak . Sonra kendimi ‘Benim burada ne işim var ulan?’ derken buluyorum. Ne diyordu İncil’de: “Halbuki vermesini bilmeyenler alamayacaklardır.”

Ne kadar zorlaştırıyoruz her şeyi. Kendi kendimizi abandone etmekten Nişantaşı kokonalarına döndük. Çok şey istemek değildi maksadım. ‘Huzur arıyorum, mutluluk arıyorum’ diyen kişisel gelişim kitabı müptelası abullabutlara bütün uzuvlarımla gülüyorum. Aradığım bir şey yok. Amaç mı? Ne amacı? Tek bir şey biliyorum; yaşıyorsam, yapacağım şeyler vardır.

Bir gönüle girebilmek. Bir kalbi kazanmak. O kalple birlikte yoğrulmak. Project House’un kreatif direktörüyle yaptığım iş görüşmesinde ‘HSBC’nin yıllar önce yaptığı bir reklam vardı, hatırlıyor musun?’ dedim. ‘Hayır’ dedi. ‘Bak’ dedim, dünyanın belki de kapitalle en çok sevişen bankası bile ‘Evdeki huzur, zenginlik budur’ mottosuyla yapmıştı reklamını. Bu ne demektir biliyor musun? Aslında hepiniz sahtâkarsınız. Alamadım işi. Alamadığım onca şey olduğu gibi. İyi ki de almamışım.

Kendi yolunda ilerlemek gibisi var mı? Kendini gerçekleştirmenin yolu klasik feminizm geyiğiyle ‘kendi ayakları’ üzerinde durman değildir ama. Beraber olabilmektir. Birlikte adım atabilmektir. Kibir benim büründüğüm kaftan. İçinde aba var. Abanın altında sopa var. Gerektiği yerde çıkarıp vuruyorum, hepsi bu.

İsmet Özel’in ‘Bir kez öpüşebilseydik dünyayı solduracaktık’ demesi gibi. Benim ‘Akordu bozuk sazların tamircisi ünvanı kartvizitimde yazmaz, kendimi takdim edeyim; galib olan bu yolda mağlub bir kumarbaz’ demem gibi. (Ah, bu da mı kibir acaba?)

‘Fayrap’ sevişmeler gerilerde kaldı. Şimdi ‘quickie’ oldu adı. Plazalara tevarüs ettik. Teneşir taksitle o ayakkabıyı almazsak rahat edemiyoruz. İphone çıktı, hadi 6’sını alalım. 64 gb kesmedi, 128’i yok mu? Var aslanım var, 500’ü de var. Ne yeter sana? Cigabaytlarla yaşamını ölçecek kadar dangalak mısın?

Bütün bu gevelemelerim aslında neyi işaret ediyor? Sıkılıyorum T. Çok sıkılıyorum. Surat asmıyorum, eğlendiriyorum insanları. ‘Entertainment’ çağında değil miyiz? Hadi, eğlendir bizi. Güldür. İyi hissettir. İyi vakit geçirelim. İyi olan ne varsa yapalım. Peki bu kadar mı? Pazar sabahı sevişmelerine mi kaldı bütün sanatçı taifesi? Koko çekip, esrarın ucuna asıldıktan sonra mı bulacaklar gerçeği?

Gerçek burada. Tam karşında. Başka hiçbir yerde değil. İşte o yüzden sana yazının bidayetinde demiştim ki ‘Omnia vincit veritas.’

Bu, hayatımda yazdığım en tuhaf yazıydı.

Kadir SARIKAYA

twitter.com/SarikayaKa

 

Meçhul Kadın Ağıtı

Eskiden kadınlar üzerine çok analiz yapardım. Daha doğrusu yapmaya çalışırdım. Anlaşılmaz olduklarına kanaat getirdiğim günden beri aklımın iplerini saldım. Artık devir ‘sevgiyi belli etmeme’ devri. Kaçak güreşme devri. Yalan söyleme devri. Belki de becerip kaçma devri. Kurnazlık devri. Dalavere devri. (Bak bu laf fonetik açıdan güzel oldu) Dalavere devri. Dalavere devri. Dalavere devri. Üç defa söyleyince Joker gelip ‘Why so serious?’ deyip ağzına bıçak sokuyormuş. ‘Bu yaralar nasıl oldu biliyor musun, sana hikâyemi anlatayım mı?’

Escortun yatağına girdiğinde bile ona ‘kadın’ muamalesi yapan adamlar. Yani onun da bir ruhunun ve kalbinin olduğunu bilen adamlar. Yıllar önce Rus bir escortla otel odasında buluşmuş, hiç sevişmeden iki saat sohbet etmiştim. Ukrayna’da bir kızı varmış, sonra ölmüş. İzmir’de para kazanmaya çalışıyormuş. Hayatı buydu. ‘Sen Rus erkeklerine benziyorsun ama onlar gibi kaba değilsin, bir de yüzün esmer’ demişti. Hatırımda kalan tek şey bu.

Kadınlar hususunda (kadınlar diyerek genelleme yapıyorum değil mi) söyleyeceğim şeyleri Platon iki bin sene önce söylemiş zaten. Oscar Wilde da ‘Kadınları anlamaya çalışmayın, sadece sevin. Kadınlarsa erkekleri sadece anlasınlar, sevmeseler de olur’ diyerek noktayı koymuş.

Oscar Wilde hapisteyken, Reading Zindanı Baladı adıyla maruf harika şiirlerinin arasında ‘Oysa herkes öldürür sevdiğini’ ismiyle bir inci parçası bırakmıştı tarihin yaprakları arasına. Hikâyesi bin yıl sürecek. Hiç eskimeyecek. Gelecek kuşaklar da bu şiirle sükun bulacaklar. Sonradan bu Ramiz Dayı geyikleriyle paçavraya döndü ama ben bir kez daha hatırlatayım.

oysa herkes öldürür sevdiğini
kulak verin bu dediklerime
kimi bir bakışıyla yapar bunu
kimi dalkavukça sözlerle
korkaklar öpücükle öldürür
yürekliler kılıç darbeleriyle
kimi yeterince sevmez
kimi fazla sever
kimi satar kimi de satın alır
kimi gözyaşı döker öldürürken
kimi kılı kıpırdamadan
çünkü herkes öldürür sevdiğini
ama
herkes öldürdü diye
ölmez…

Ruhlar çıfıt çarşısına dönmüş artık. 21.yüzyıl. Her şeyin olduğu ama bu kadar varlık içinde mutsuzlukta zirveye oynayan ahmaklar sürüsü. Nankörlüklerinin farkına yaş 35’e gelince varıyorlar. İş işten geçmiş oluyor tabii. Nerede o sevgililerinden aylarca haber alamayıp mektup gözleyenler? Onlar çoktan tarih oldular. Gökyüzünde belki birer yıldızlardır şimdi. Hani Sezen Aksu’nun ‘Oturup yıldızlardan bakalım dünyadaki resmimize’ dediği yerdedirler.

Sonra berdevam. Sonra müstemirren bombok, ruhsuz sevişmeler ve 40’ında çökmüş bir hayat. Öngörü mü demiştin. Al sana öngörü. Duvarına mı asarsın, aklına mı çakarsın, orası sana kalmış.

Kadir Sarıkaya

twitter.com/SarikayaKa

Modern Çağın Özgür Köleleri

Aşkın yakıtı özlemdir. Gençliğin heyecan. Evliliğin tahammül. Politikanın bazen yalan. Bazen makyavelizm. Bazen pragmatizm. Bazen konformizm. Bazen hiçbir şey. Bazen işler sadece olması gerektiği gibi yürür. Senin müdahalelerin işe yaramaz.

Ya içinde nefes tükettiğin toplumun yakıtı ne? ‘Bir olma duygusu’ mu? Artık böyle düşünmüyorum. Toplum diye bir şey yoktur, tek tek bireyler vardır diyordu bir İngiliz politikacı. Artık bireyler bile yok. Sanal gerçeklik var. Facebook’tan yaptığın siyaset, Twitter’dan kustuğun analizlerin var. Y kuşağı tabiriyle öyle analiz manaliz ‘kasacak’ zihinsel faaliyetlerden yoksunsan eğer Instagram var. Selfie çek, Retrica’yla parlat, sonra like bekle, kasabın önünde ciğer bekleyen kedi gibi. Asla doyurulmamış ruhunu sanal gerçeklikle takviye et. Başka türlüsü mümkün değil. Başka türlü ölürsün. Başka türlü ızdıraplara gark olursun. Başka türlüsü ‘anarşik’ neyim olursun, ‘kötü arkadaşlar’ edinirsin, aman yavrum eroine alıştırırlar (eroin mi kaldı, artık bonzai var), içkine ‘ap’ atarlar (hap değil ap).

‘Toplum’ kelimesinin bir karşılığı yok artık. Toplum içi boş bira bardağı. Dibi tutmuş pilav. Demlene demlene katrana dönmüş çay. Filtresine kadar içilmekten tadı leş gibi olmuş sigara. Havalandırılmamış ev. Yıkanmamış bulaşıklar. Toplum kendi kendini yedi, bitirdi. Geriye birey halinde yüzbinlerce iskelet kaldı.  Her akşam işlerinden evlerine, olmadı iki tek atmaya bir yerlere karşı konulamaz güdülme dürtüleriyle akın eden milyonlarca basmakalıp insan. İnsan mı dedim? Gönüllü modern köleler. Maaş yatmış mı? Yatmış. E o halde haydi bunu ıslatalım. Yılın çok küçük bir bölümünde iyi yaşamak için yılın çok büyük bir bölümünde hayatımızı, vaktimizi, benliğimizi kiraya veriyoruz. Bunun adına modernite ‘çalışmak’ diyor, inanmayın siz. Adıyla sanıyla prangasız mahkumiyettir bunun adı. Başka türlü açıklanamaz, hatta açıklanabilemez.

‘İnsan sevdiği işi yapıyorsa çalışmış sayılmaz’ diyordu Evropa’dan birileri. Ben ezelden beri hep sevdiğim işi yaptım. Tanrı’nın yamacına aldığı kullarındanım. Buna rağmen dar kalıpların arasında sıkıştırılmış hissettim kendimi. Sevdiğim işin bile beni sınırlandırdığını görünce dünyada ‘sevilen iş’ diye bir şeyin olmadığını nihayet anladım.

Metrodan çıkıp nereye yürüyoruz? O otobüs bizi nereye götürüyor, ne yapmaya? O çok önemli işimiz ne? O taksiye binip ‘Nereye gidelim’ istiyoruz? Amaçsızlığımıza amaç arıyoruz. Bunu söylemek size çok zor geliyor, korkutuyor, biliyorum. Bu amaçsızlığı bir kere fark etseniz depresyonlara, bunalımlara, intiharlara sürükleneceksiniz, bu yüzden çaktırmıyorsunuz. Çaktırmamak için de ‘Reiki öğrendim şekerimler’, ‘Burada sergi varmış canımlar’, ‘Abi sıcak şarap içelimler’ bizi kuşatıyor. Fatih’te nargile içmekten, Taksim’de kafaları çekmekten, AVM’lerde bowling oynayıp eğleniyormuş gibi yapmaktan bıkmadık mı?

Eskiden olsa, bütün sene çılgınlar gibi çalışıp borçsuz tatile gidenler, şimdi 10 günlük kıytırık tatil için kredi kartına 12 taksit yaptırıyorlar. Yaptığın tatilin bedelini önümüzdeki yıl ödüyorsun. Finans-kapitalin sivri dişli vahşileri seni hayatın bir adım gerisinden gelmeye mecbur bırakıyor. Geçen sene sürdüğün sefa gelecek sene seni tırmalıyor.

Bir hücrede, ayağında prangalarla, paslı zincirlerle bağlı olsan, hiç olmazsa mahkumiyetinin bilincinde olur, çilesini çekersin. Çünkü zincirler gerçektir, prangalar orada durmaktadır. Dokunabilirsin onlara. Somutturlar ve sapına kadar hakikidirler.

İşin kötü yanı ne biliyor musun? Postmodern şehir yaşamı seni öyle bir zincire vurmuş ki kıpırdayacak bir metrakere yerin olmadığı halde her yere gidebileceğini zannediyorsun. İşin daha da kötü yanı ne biliyor musun? Gideceğin onca yer olduğu halde hiçbir yere gidemeyeceğinin farkındasın ama yine çaktırmıyorsun. Daha daha kötü yanı ne biliyor musun? Keşke prangalar ve zincirler görünür olsaydı. Hiç olmazsa onlardan kurtulmanın yollarını arardın. Şimdi prangalar ve zincirler bize Wİ-Fİ ile bağlı. Görünmüyorlar. Ama her yanımızdalar. Kurtulamıyorsun! Kurtulamayacaksın! Kurtulamazsın!

Modern insan diye bir şey yoktur, modern toplum diye bir şey olmadığı gibi. Son modern insan bilgisayarın icadından önce öldü. Biz başka bir formuz. Metamorfoza uğramış varlıklarız artık. İnsan görünümünde ama güdümlü çalışan yarı robotik mekanizmalarız. Akıllı telefonlarımız, tabletlerimiz, laptoplarımız yüzünden hayatı ıskalıyoruz gibi bayatlamış geyikleri yapmayacağım. Ben de akıllı telefon kullanıyorum. 16 yaşındayken hayatımın ilk aşkından ayrıldığımda yaşadığım duygusal boşluğu telefonumu kaybettiğimi sandığım zamanda yaşamamıştım. Öyle bir panik hali ki, beni kendimden utandırdı. Ne yapıyordum ben? Kıçıkırık bir telefon işte, değil mi? Beni öpebilir, sarılabilir, sevişebilir mi benimle? Bir bok yapamaz halbuki.

Nesneleri tanrılarımız yaptık, icad ettikçe tapıyoruz. Helvadan putlar yapıp yiyen eski çağın cahilleri bizim yanımızda solda sıfır kaldılar. Bu halimizi görseler nereleriyle gülerlerdi, organ tahminlerini size bırakıyorum.

Biz seyirciler bu tiyatrodan çok sıkıldık. İçimizden ‘Durdurun bu saçmalığı, ne yapıyorsunuz siz yahu?’ diyecek bir uyanık çıkmadığı için de zoraki seyre devam ediyoruz. Oyun bittiğinde çok pişman olacağız. ‘Bu kepazeliğe nasıl katlandık?’ diye hayıflanacağız.

Boşverin bütün bunları şimdi. Haftasonu bilmem nerede falancanın konseri varmış, gidelim mi? Gidelim anasını satayım. Maaş yatmış çünkü. Gidelim ve birkaç saatliğine kablosuz ağlarla çevrilmiş zincirlerimizi çözermiş gibi yapalım.
Hamster gibi tekerleği çevirmeye devam. Kafesin üstünden de havucu sarkıtıyorlar. Havuca ulaşmaya çalışıyoruz. Tekerleği çevirdikçe havuç bizden uzaklaşıyor. O uzaklaştıkça biz daha hızlı koşuyoruz.

Aslında havuç yokmuş meğer. Kandırılmışız.

Kadir SARIKAYA

twitter.com/SarikayaKa

Aradığınız kişi şu anda sizi seviyor, lütfen tekrar deneyiniz

Titreyerek asansöre bindi. Asansörün halatları hızla onu zemine doğru çekiyordu. Düşmenin zevkine vardı. Sokağa çıktı. Etrafına bakındı, hiç kimse yoktu. Adımlarını sıklaştırmasına gerek yoktu. Bir yere gitmiyordu. Bir yerden gelmiyordu. Sağa ya da sola dönebilir, düz ya da çapraz gidebilirdi. Sadece yürümekle görevliydi. İnsan kalabalığının aktığı şehrin en işlek caddesine seyirtti. Eskiler buraya Cadde-i Kebir, yeniler İstiklâl adını vermişti.

Dizlerine kadar çektikleri çizmelerinin içinde kaybolmuş müşteri bekleyen kevaşeleri gördü,  yakalanmaları halinde analarını en az yedi sene ağlatacak esrarı zulalarında saklayan torbacıları gördü, Ağa Camii’ne girip çıkan mü’minleri gördü, Ağa Camii’ne girip çıkmayan mü’minleri gördü, camiinin kapısında bekleşen dilencileri seyretti, Çiçek Pasajı’ndan yükselen anason kokusunun sponsorluğunda atılan yapay kahkahaları işitti, soğuktan gözbebekleri büzüşmüş Suriyeli bir çocuğa vicdanı ilişti, birbirleriyle hayli sert münakaşa eden bir çifti izledi (2 saat sonra sevişirler diye düşünmeyi ihmal etmedi), karşıdan karşıya geçen topal bir adama takıldı bakışları, topal adamın koluna çiçekçi bir kadının girdiğini gördü, aksi istikametten sırtındaki çantasında taşıdığı T cetveliyle muhtemelen mimarlık öğrencisi bir kız geçiyordu. Birbirlerine baktılar. T cetvelli kız, seni unutmayacağım. En çok da hayallerini merak edeceğim. 10 sene sonra bir rezidınsın 26.katında yeşil çayını mı yudumlayacaksın, yoksa Cihangir’de bir evde, hani anlarsın ya… Benimle…

Bütün bunları boşverdi. Odakule’yi geçti genç adam. Dilenci bir kadının ‘Allah ne muradın varsa versin’ dediğini işitti. Birkaç metre kadar ilerlemişti ki geri döndü, kadına 50 kuruş uzattı. Dönüp gidecekken liseden arkadaşı Murat’ın ona doğru gülümseyerek geldiğini gördü. Seneler olmuştu görüşmeyeli. Allah muradını hemencecik verivermişti. Karşıdan gelenin ilk aşkı Dilara olmasını isterdi, olmadı. Onun yerine elimizde Murat kalmıştı. Depodaki tüm Dilaralar tükenmişti. Mevsim değişikliği yüzünden olmalıydı. Herkes birbirinin elini tutmuştu, ben açıkta kalmıştım. Her zamanki gibi sezon sonunu beklemeliydim. İndirime giren, alıcı bulamayan, modası geçmiş bütün ruhlara taliptim. Çünkü benim yaralarım vardır. Yaraları olan da gelir beni bulur. Sağaltırız birbirimizi. Ben onları yaralarından öperim, onlar benim yaralarımı överler. Biz birbirimizi nerede görsek tanırız. En büyük acılar gözlerde yaşar, bu yüzden gözlerimizle anlaşırız. Biz biraz daha farklı bakarız gökyüzüne. Hani böyle harcıalem bakışlarla değil, yıldızlarda umut arayan nazarlarla süzeriz felekleri. Çünkü göklerden gelecek kararları hep beklemişizdir. İstanbul her gün yazılan yeni bir romandır. Her gün yeniden okunur, sonu bilindiği halde okunur. ‘Sıkıldım’ dersin, yine okursun. ‘Yeter’ dersin, yine istersin. ‘Bitti’ dersin, bitiremezsin. Ulan sen de İstanbul gibisin. Hiç çekilmezsin, ama çok güzelsin!

Kadir Sarıkaya

Neden yazıyorsun yavrum, mesut değil misin?

Uzun zamandır yazmıyorum. Sanıldığının aksine yazmak kadar yazmamak da rahatlatır. Bazıları bunu bilmediği için her aklına gelen teraneyi yazıyor.Cemil Meriç ne diyordu? ‘Her aklına geleni yazman, yazmak değildir’ diyordu. Saksılarına üşüşen her şabalak düşünceyi kaleme almaya cür’et ettikleri için bugün ortalık yazar müsveddeleriyle dolu.

Kendisini şair zanneden köpek müteşairlerden bahsetmiyorum bile. Devrik cümle kurmayı yazarlık yapmak zanneden angutları hariç tutuyorum. İki az bilinen kelime kur cümle içinde, başında olması lazım gelen kelimeyi cümlenin kıçına ekle, oldu sana edebiyat. Aslında ucuz edebiyat. Yüksekkaldırım edebiyatı. Laleli’de bir pavyonda çalışan (gerçi artık Laleli’de pavyon da kalmadı) kötü sesli yağlı kalçalı Müjgan’ın gece sonunda, matiz olduktan sonra topuklu ayakkabısından içilen boktan yerli vodka gibi kötü kokuyor yaptığınız işler.

Yazar mazar değilsiniz. Hiçbir şey değilsiniz. Yalnızlığınızdan, egonuzdan, hayalperestliğinizden, şizofrenliğinizden hiçbir bok üretemeyip, ortaya saçtığınız kusmuklara da utanmadan ‘deneme’ ‘öykü’ ‘kompozisyon’ diyorsunuz.

Bir şeyi gerçekten yazabilmek için ‘gerçek’ bir boşluk hissetmen gerekiyor göğsünün tam ortasında. Yani doğalgazlı evde, göt yayıp jaluziyi hafif açarak, bir kadeh şarap refakatinde yazılan yazılara ‘Hasiktir be Rıfat abi’ tepkisi verebiliyorum sadece.

Bakın, ben demiyorum ki yazabilmek için serkeş olun, berduşun âlâsı olun, kapkaç yapın, adam dövün, sustalı sallayın, horoyin komasına girin, çıkın, sonra bir daha girin, şehrin kenar mahallerine tüneyin ve kaldırıma çömelerek sigara için, hayır, bunları yapın demiyorum. Yazabilmek için ‘sahici’ olmak lazım diyorum. ‘Sahici’ olursan, istersen otur boğaza sıfır yalıdan yaz. Yaz bize sahici sahici, böyle çok daha güzelsin, diyorum.

Mesela yazmayı para kazanmak için yapıyorsan, bil ki hiçbir zaman mangırın olmayacak. İyi yazan adam zaten yaptığı işin kendisine para getireceğini bilir, hiç uğraşmaz, ağlayıp sıklamaz.

Hayatımda en çok konuşmak istemediğim konulardan birisi, yaptığım işe kaç papel bayılacakları oldu. Hiçbir zaman teklifi de ben sunmadım. Para mühim olmadığı için değil, kendimi kandıramam. Sadece yaptığım işi paraya yakıştıramadığımdan. Para kendisi tıpış tıpış gelir, eğer sen peşinden koşmazsan.

Hangi işi, ne tür amaçla yapıyorsan sen osun. O yüzden pirler ne demişler ‘Aşk ola’

Aşksız yapılan her işin fahişesi olursunuz. Yoksa yazmak, çizmek, ticaret yapmak, bunlar çok sıradan işler. Sıradan olmayanın, farklı olanın, bilinmeyenin, bulunmayanın, yapılmayanın, konuşulmayanın peşinde koşmalı. Papağan tabiatlı mı olalım? Her duyduğumuzu söyleyelim, her bildiğimizi yazalım mı? Sırrımızı saklamayı bilmeyelim mi? Değersiz olanı cami avlusuna darı saçar gibi saçarsın, güvercinler üşüşür. Değerli olanı azar azar verirsin, doyumluk değil, tadımlıktır. Kıymet böyle anlaşılır.

Diyeceğimiz şudur ki arkadaş, benim, senin döküp saçtığın ve adına ne yazık ki ‘yazı’ dediğin beyin parazitlerine ayıracak vaktim yok. Kibrine, egosantrizmine benden geçit yok. O yüzden bir kez daha düşün yazmadan önce.

Ben resim yapıyor muyum ulan puşt!

twitter.com/SarikayaKa

Kadir SARIKAYA