Ferhat Ünlü: Üst akıl, devletler gibi tarih içinde dolaşan bir ruhtur

Ferhat Ünlü, nevi şahsına münhasır bir yazar. Romanlarını okumaya başladığınızda ‘Bu adamın bir meselesi var’ diyorsunuz. Sarsmayan ve ‘bir meselesi olmayan yazar’ hedefine ulaşmakta mahir olamaz zaten. Ferhat Ünlü, sarsmayı bilenlerden. Kendisini ‘yazı işçisi, gazeteci ve romancı’ olarak tanımlıyor. Buzdan Gözyaşı, Bir Gölgenin İntikamı, Münasebetsizleri Ayıklama Teşkilatı ve Kötü Roman yazarın diğer romanları. Bu aileye şimdi yeni bir üye daha katıldı: İlahi Kripto! Ferhat Ünlü’yle son romanı İlahi Kripto’yu konuştuk.

Kadir SARIKAYA

İlahi Kripto’nun ana karakteri Atilla Pan’a yüklenilen büyük anlam bana başlarda gerçekdışı geliyordu. Ortada Kronosizm Tarikatı var. Geçmişi yüzlerce yıllık… Kronosistler bu kadar büyük planların tezgâhlayıcısı iken Atilla Pan gibi ketum, tekinsiz, planlarını her an bozabilecek bir adama bunca değer biçilmesi haliyle tuhaftı. Sonra John Fowles’un Büyücü’sünde bir söz karşıma çıktı tesadüfen. Kitabı kurcalıyordum ve altını daha önce çizdiğimi fark ettim. Şöyle diyordu Fowles: “Kimse tek kişi için sinema kurmaz, tabii bu kişiyi çok özel bir amaç için kullanmayacaksa…”

Kronosizm Tarikatı’nın neden Atilla Pan’ı hedef seçtiği romanın başat sorusudur. Neden başkası değil de o? Bunun geçerli sebepleri var. Spoiler vermemek adına hepsini sıralamayayım ama romanın başlarından itibaren biliyoruz ki Atilla Pan, Gizli İlimler Teşkilatı (GİT) adı verilen ve sadece ezoterik örgütler üzerine çalışan bir gizli servisin başkanının oğlu her şeyden önce. Bu, onu doğal olarak Tarikat’ın hedefi yapıyor. Tabii tek sebep bu değil. Hatta asıl sebep başka. Bu sebebin açıklanmasını da sona bıraktım. Şu düsturla: Hayat da en gizemli şeyi, ölümü sona bırakır. Öyleyse bir öykünün en büyük sırrı da ancak sonda ifşa edilirse anlam kazanır.

İlahi Kripto bana Büyücü’ye bir nevi saygı duruşu gibi de geldi. John Fowles’a saygıyla baş selamı veren bir kitap…

John Fowles gerçekten hayranlık duyduğum bir yazar. Fowles okurluğu, bana göre roman okurluğunda önemli bir mertebedir. Mit ve gizemi ustaca harmanlanması, eserlerinin temeline güçlü trajediler yerleştirmesi, Jung başta olmak üzere önemli psikanalistlerin teorilerinden yararlanarak esaslı kurmacalar yaratması, böylelikle insan ruhunun derinliklerine inmesi, kadınları tanıması ve onları iyi anlatması gibi faktörler onu 20. yüzyıl romancıları arasında öne çıkaran faktörler. Koleksiyoncu ve Fransız Teğmenin Kadını’nın yeri de bende ayrıdır ama Büyücü onun başyapıtı. İlahi Kripto, bir yönüyle Fowles’a ve Büyücü’ye bir saygı duruşu evet.

Yaşıyor olsaydı Fowles’un bana “Evlat iyi iş çıkardın. Sen iyi bir romancısın” demesi, inanın şekilli bir edebiyat ödülü almaktan çok daha anlamlı gelirdi bana. Gerçi Fowles tıpkı ‘Tanrı yazar’ rolünü reddettiği için bazı romanlarının finallerinin ucunu açık bırakması gibi edebiyat otoriteri edasıyla “İyi bir romancısın” demeyi de reddederdi. Yine de samimi düşüncesini bir biçimde belli ederdi gibime geliyor.

Genelleştirmek istemem ama İngiltere’de bulunduğum için biliyorum İngilizler, gerçeği saklamayı pek iyi beceren bir doğaya sahipler. Genetik olarak otosansüre meyilli bir yapıya sahipler hatta. Ama Fowles böyle değildi. Hatta “Başka herkes geçmişini sansürleyebilir ama biz yazarlar yapamayız” kabilinden bir sözü de var. Fowles otosansürsüz yazan bir yazardı. Kendi ırkını korkusuzca eleştirdiği satırları da var. Sanırım bir İngiliz yazar olarak onu büyük romancı kılan faktörlerden biri de buydu.

Atilla Pan, yaratılan klasik istihbaratçı imajına uymuyor. Zaafları olduğunu inkâr etmiyor. Buz gibi değil, aksine kadınlarla ilişkisinde yine Fowles’un tabiriyle “Homme sensuel” biri… Duygularına fazla bağlı… Hatta şarap ve kadın tutkusundan yola çıkarsak oldukça ehlikeyif…

İnsan zaaflarıyla var olan bir varlıktır. Mesele bu zaafları bilmek ve ona göre yaşamak. İstihbaratçılar zaafları en iyi tespit eden insanlardır. Zaaflara odaklandıkları için bu konuda deneyim kazanmışlardır çünkü. Bu amaçlarla eğitilirler. Çünkü zaaf, istihbari manada hedef şahsın devşirilmesi için zaruridir. Buna da motif derler. Öte yandan her insanın olduğu gibi istihbaratçıların da zaafları vardır. Yıllar içinde bir istihbarat gazetecisi olarak edindiğim tecrübeye istinaden söyleyebilirim ki çoğunda yıllarca bilgi saklamak zorunda kalmanın verdiği birikmişlikten ötürü konuşma, anlatma arzusu var. Bu da onların motifidir.

İlahi Kripto’daki istihbaratçı karakter Tahir Beyoğlu’nun motifi kendine aşırı güvenmesi ve kendini ayaklı yalan makinesi olarak addetmesi. Özgüveni bu kadar yüksek olduğu için en iddialı yerden vuruluyor. Atilla Pan ise bir istihbaratçının oğlu ve istihbarattan anlayan biri. Ama öyle yaşamıyor. Tutkularının peşinden giden biri. Bu da ona pahalıya patlıyor.

İlahi Kripto zaman zaman öyle bir bilgi bombardımanına tutuyor ki okuyucuyu, insan bir an kendisini üniversite sıralarında bir profesörün karşısında ya da bir toplantı öncesinde brifing alırken hayal ediyor. Hospitalier Tarikatı’nın 104 ülkeyle diplomatik temasları olan ve hâlâ yaşayan tek şövalye topluluğu olduğunu Ferhat Ünlü’den öğrendik mesela. Yazar, aynı zamanda didaktik mi olmalıdır? Mutlaka bir şeyleri gösterme, öğretme telaşında olmalı mıdır?

Roman türünün ciddi evrimler geçirdiği kanaatindeyim. Geçirmek zorunda olduğunu da düşünüyorum. Hikâye anlatmak en eski tarihlerden beri insanoğlunun vazgeçmediği bir şey. Hikâye anlatmanın bana göre en üst formu olan roman türünün ortaya çıkışı ise 16. yüzyılda Don Quijote ile başlıyor. Don Quijote hem klasik, hem modern, hem de postmodern roman unsurlarını bünyesinde barındıran bir prototip. Roman, o günden bu yana çok değişim geçirdi. Ama belki de en çok değişmesi gereken evredeyiz.

Bilgi vermek roman türünün işi olarak görülmeyebilir ama öte yandan okur kurmaca okurken bilgilenmek de istiyor. Dünya okuru, Tapınak Şövalyeleri Tarikatı’nı Umberto Eco’nun Foucault Sarkacı adlı romanından öğrendi. Eğer kurduğunuz öykü, gerçeklikle iç içe geçen bir öykü ise İlahi Kripto’da olduğu gibi istihbari konuları ve ezoterik örgütleri mercek altına alıyorsa bilgi vermenin bir mahzuru olmadığını düşündüm.

Ve zamanımızın ruhuna uyacak şekilde yer yer romanın içine -karakterlerin konuşmalarının arasına- öykünün kurmacası açısından bilinmesinde fayda gördüğüm bilgileri serpiştirdim.

İlahi Kripto’nun temeli üst akıl üzerine kurulmuş. Bunlar zamana tapıyorlar, dünyayı kadınların yönetmesi gerektiğine inanıyorlar. Kronosistler olarak biliniyorlar. The Usual Suspects filminin aforizmasıdır, biliyorsunuz.
“Şeytanın en büyük hilesi aslında var olmadığını tüm dünyayı inandırmaktır.” Kitapta buna da gönderme yapıyorsunuz zaten. Üst akıl gerçekten de var mı gibi abes bir soru sormayacağım elbette. Acaba meseleyi dramatize ediyor olabilir miyiz? Suistimale çok açık ve oldukça gizemli bir mesele. Hatta Kubrick’in, Rotschild Ailesi’nin Mentmore Towers’ta çekmesine izin verdiği Eyes Wide Shut filmini çektikten kısa bir süre sonra ölmesi bile “Fazla ileri gittiği için” üst akıl tarafından verilen bir ceza olarak yorumlanmıştı bazıları tarafından. Üst akıl gizemli kalarak kendilerinden korkmamızı mi istiyor yoksa bütün ana hatlarıyla bilinmek mi?

Üst akıl dediğimiz şey, tıpkı devletler gibi tarih içinde dolaşıp duran bir ruh aslında. Bugün üst akıldan anladığımız şey, güçlü devletlerin de içine yerleşmiş küresel sermaye çıkarlarına hizmet eden bir güç odağı. İroniktir ki, ulus devletlerin kurulmasına vesile olan burjuvazi şimdi küresel sermayenin bayraktarlığıyla tek dünya devleti ideali peşinde koşuyor. Bu amaçla da ulus devletleri tahrip ediyor. Romanda bu ana temayı, üst aklın bu temel stratejisini işledim.

Tabii Kronosizm Tarikatı kurmaca bir tarikat. Gerçekte böyle zamana tapan ve dünyayı kadınların yönetmesi gerektiğini öne süren bir tarikat yok. Ama bu bir sembol. Üst aklı resmeden bir sembol.

Kubrick’in Eyes Wide Shut’ı çektikten sonra ölmesi bir tesadüftür elbette. Aksine inanmak komploya haddinden fazla prim vermek olur. İstihbaratın, yani bilginin tuhaf, paradoksal bir yapısı var. Daha fazla bilgi edindikçe komploya ihtiyaç duymuyorsunuz ama öte yandan çok fazla bilgi edinmek zihninizin komplolara inanma kapasitesini artırıyor. Sanırım zamanımızın en büyük paradokslarından biri de bu. Romanda bu temayı da işlemeye çalıştım.

Örgüt liderinin insanüstü olarak görüldüğü ezoterik örgütlerin amaçlarına ulaşmak için her yolu deneyebileceklerini biliyoruz. Türkiye’de FETÖ’yü “Paralel Devlet” olarak tanımlayan ilk gazetecisiniz. Yaptığınız özel haberler, televizyon programları ve röportajlar FETÖ’ye karşı verdiğiniz mücadelenin ispatı niteliğinde. Bir roman yazarı olmaktan çok, gazeteci kimliğinize yönelttiğim bir soru bu. Bu işi en iyi bilenlerden olduğunuz için… Türkiye, FETÖ’yle mücadelesinde daha uzun yıllara ihtiyaç duyacak mı? Klasik tabirle “tehlike geçti” mi? Dünya tarihindeki ezoterik tarikatlar göz önünde bulundurulduğunda FETÖ’ye benzer bir yapılanması ve taktiksel stratejisi olan bir örgüt var mı?

Paralel Devlet, Amerikalı siyaset bilimci Robert Paxton’ın ürettiği bir kavram. Ben sadece bu tanıma FETÖ’nün uyduğunu gördüm ve altı yıl önce bunu yazdım.

Dünyada FETÖ benzeri bir örgüt yoktur, daha doğrusu onun kadar yaygınlaşmış benzer bir örgüt yoktur dersek abartmış olmayız. Irak’taki Kesnizani Tarikatı’nın FETÖ’ye benzeyen yönleri vardı. Ancak onlar küresel bir yapılanma değildi.

168 ülkede örgütlenmiş, istihbarat örgütü gibi çalışan, Türkiye Cumhuriyeti başta olmak üzere pek çok ülkenin sırlarına vakıf, yatak odasına girmiş başka bir örgüt yok. Ben devletin FETÖ ile mücadelesinde 15 Temmuz 2016’dan beri ciddi mesafe kat ettiği inancındayım. Daha önceki mücadele, bürokrasinin uygitsinci tavrı ile sekteye uğrayan yarım yamalak bir mücadeleydi. Tehlike geçmiş değil ama örgüt deşifre oldu. Devlet bu örgütle mücadelede pratik kazandı. Bu konuda rapor ve iddianamelerle ciddi bir külliyat oluştu. Bu saatten sonra geriye dönüş olmaz. Ama mücadele en az on yıl daha sürer.

Her yazar, biraz da kendini mi yazar?

Milan Kundera’nın güzel bir sözü var bu konuda. “Romanlarımdaki kişiler kendime ilişkin gerçekleşmemiş olabilirliklerdir. Her biri benim ancak kenarında dolaştığım bir sınırı aşmıştır. Ve romanın sorguladığı sır, o sınırın ötesinde başlar” diyor. Buradan bakarsak yazar, kendisinin aşamadığı sınırları aşmış karakterler yaratır. Bunlara gerçek hayatta yaptıramayacağı şeyler yaptırır. Onları büyük mutluluklar ya da büyük trajedilerle sınayan bir kişiye dönüştürür. Hakikaten işin sırrı burada.

Ve her yazar daha iyi tanıyabileceği karakterleri yazar. İlahi Kripto’nun başkarakteri Atilla Pan romancı olduğu için benim tanıyabileceğim, empati kurup anlatabileceğim bir karakter. Babası istihbaratçı olduğu için istihbarat konularında da bilgili. Bu da benim işime geliyor. Zaten karakteri oluştururken bütün bunları hesaplıyorsunuz. Ama Atilla Pan benim ancak sınırlarında dolaşabileceğim eşiklerde gezinen bir karakter. Başına gelenler neredeyse olağanüstü şeyler… Dolayısıyla başkarakterlerden başlayarak yazarların resmettiği karakterler onlardan farklı kişilerdir. Bazı yönleriyle onlara benziyor olabilirler ama esas olarak onlardan farklıdırlar.

Flaubert de “Madame Bovary benim” derken bir kadın karaktere kişilik verirken onunla ne kadar empati kurduğunu anlatıyordu. Kendi kişiliğinin Madame Bovary’e benzediğini değil…
23722011_10156380859337891_2101715586_n

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s