Bu gemiyi Tanrı bile batıramaz!

Bu yazıya oturmadan evvel 3 saatlik programla çamaşırlarımı 40 derecede yıkadım, bir güzel astım ve laptopumun başına geçtim. Aksiyonerlik derken, yalnızca esip gürlemekten söz etmiyorum. Don Vito Corleone’un dediği gibi: ‘Ailesiyle vakit geçirmeyen bir erkek, asla gerçek bir erkek olamaz.’ (Feministler bu sözü seksist olarak algılayabilirler, hiçbir mahsuru yok.)

Kadınıyla, erkeğiyle bir tuğyanın ortasındayız, cehennemin yeryüzündeki şubesi Mecidiyeköy’e beş dakika mesafede oturuyorum. Penceremden yükselen Saphire her zamanki gibi sinirlerimi bozuyor. Gökyüzümü kapatıyor ve bundan hiç hoşlanmıyorum. Görmem gereken yıldızlara engel oluyor. Sadece gökdelenlere suç atarak işin içinden sıyrılamayız kardeşlerim, o kadar kolay değil. Kendimize biraz çuvaldız batırmanın zamanı gelmedi mi? Hatta bıçak. Sustalı. Bursa işi. Ya da döner bıçağı. Testere. Hızar. Her neyse, adını siz koyun. Müslüm’ün öyle bir şarkısı mı vardı: Adını sen koy, diye. Hah, işte öyle bir şey. Onu da Erol Evgin söylüyordu. Peruklarına selam olsun.

Şimdiye değin yalnızca üç kadına evlenme teklif ettim ve ertesi günü korkudan ne halt edeceklerini şaşırdılar. Belki öğrenilmiş çaresizlikleri onları yalnızca kısa süreli ilişkiler yaşamaya adapte etmişti. Yalnızca sevişmek, biraz vakit geçirmek, haftada bir akşam yemeği, bazen sinema, bazen bowling, bazen başka bir şey. Trekking ya da can sıkılması. Yine Müslüm diyor ki: Adını sen koy.

Bu insanlara neler oluyor böyle? Müdürlerinden aldıkları emirleri harfiyen uygulayıp babalarının dualarından mahrum kalıyorlar. Annelerini paylayıp amirlerine saygı gösteriyorlar. Evlilik yaşını en az 35’den başlatıp Dante’ye selam çakıyorlar. Sonra ne oluyor? Bilmiyorum. 35 yaşında değilim. Babama kalsa 30’dan önce evlenmek riskli iş. Bunu söyleyen babamın 15 yaşında evlendiğini buraya kayd ile mübahiyim. Bu ne lahana turşusu? ‘İşte 30’umda evlensem daha çok para kazanırdım’ geyiği yapıyor. Halbuki bütün servetini 15’inde evlenmesine borçludur. Mastürbasyon yapmadan geçirilen ergenlik sizi cesaretin basamaklarına iter. Çünkü pornoda sahtecilik vardır. Ulaşamayacağınız kadınlarla, erişemeyeceğiniz zevklerin kölesi olursunuz.

Çocuk yapmaktan korkan kadınlar. ‘Hamile kalsam intihar ederim’ diyen sevgilim vardı. Bu kadar korkuyu kim aşılıyor? Kravatlı teröristler. Yani o yükselen plazaların cam fanusuna kendisini kilitlemiş temiz gömlek, ütülü pantolon ve gömleğine uygun kravatıyla gökyüzünden aşağıyı kesen mahluklar. ‘Daha fazla kazan, hadi daha fazla, prim al, araba al, ev al, ayakkabı al, yeni bir akıllı telefon çıkmış onu al, yetmez tablet al, kola takılan akıllı telefon muadili zımbırtıdan al, parfüm al, kendine bir şeyler al ama asla bir hayat inşa etme.’ Çocuk doğurma. Çünkü çocuk doğurmak kapitalizme atılmış küçük bir yumruktur.

Benim annem de çalışıyordu. Babamla birlikte kurdular işlerini. 50 senedir beraberler. Ağzıma biberonu dayayıp hem işini yapıyor, hem bana bakıyordu. Dükkanda geçti çocukluğum. Ticareti o yüzden sevemedim belki. Kafamı sağa sola çevirmeye vakit bulamadığından biraz enteresan bir kafa şekline sahibim. Bu yüzden 3 ayda bir kuaföre 60 lira bayılıyorum. En güzel şekli o veriyor çünkü. Öbür türlü aynalara küsebilirim.

Çağın vebası: Korkuyorum kelimesidir. Korkuyorsunuz. Her şeyden korkuyorsunuz. ‘Beni üzmenden korkuyorum’ diyor sevdiğim bir kadın.

Yolda giderken yeni yapılan bir binanın çatısından yerçekimine yenik düşerek başına inecek ve muhtemel bir beyin kanaması geçirmene sebebiyet verecek tuğladan, bineceğin uçağın motor arızası yüzünden okyanusun ortasına çakılmasından, kanserden, bulaşıcı hastalıklardan, sefaletten, ölümden, başarısızlıktan, zenginlikten fakirliğe düşmekten, işten kovulmaktan, sevdiğin birini kaybetmekten, ananın babanın ölmesinden, trafik kazasından, vapurun batmasından, depremden, yangından, enflasyondan, doların yükselmesinden, devalüasyon olma ihtimalinden, işten atılma korkusundan, kariyer hedeflerinin tutmama olasılığından korkuyor musun peki?

Aşktan, sevgiden, merhametten, bağlılıktan, sadaketten ürken şapşal bir yığın var bugün ortada. Ben sizi aramak zorunda mıyım? Neden telefonunuz çaldığında böbürleniyorsuz? ‘Seni seven biri arıyor.’ Neden o mesaja 24 saat sonra cevap veriyorsun ahmak? Böylece ‘Seni önemsemiyorum’ havasına mı bürünüyorsun? Süründür, hemen cevap verme, beklet, canını sık felsefesi artık tutmuyor, bilmiyor musun? Michael Corleone gibi artık erkekler de bu tip kadınların suratına kapıyı kapatmayı öğrendi. (Bkz: The Godfather Part II)

Elbette anlıyorum, harika gelecek planlarınız var, 5 sene sonra kendinizi bilmem kaç bin lira maaşınızla manzaralı dairenizde öküz kocanızla keyif çatamıyorken düşünüyorsunuz. Çatamıyorsunuz, evet. Çünkü sizin o korktuğunuz adamlar çoktan hayatın debisinin dibine vurmuş ve hak ettiğini almışlardır.

Sen güvenli liman diye bir hödüğe sığındın ve şimdi ceremesini çekeceksin. Sonra işin yoksa nafakayla, mahkemeyle uğraş. ‘Biz boşandık.’ Nedense hiç şaşırmadım. Şirket mantığıyla evlenirseniz olacağı buydu.

Yüzyılın bir diğer vebası da insanların artık birbirlerini görememeleri. İş yüzünden, okul yüzünden, plan, program, sertifika, eğitim, parti, eğlence ya da adını sen koy. Sebepleri çoğaltmak kadar kolayı var mı? Birbirimizi göremiyoruz. Göremediğimiz için duygusal rabıtamız zayıflıyor. Birbirimize vakit ayırmaktan imtina ettiğimiz her an kalbimizin bir damarı daha kopuyor ve gittikçe robotlaşıyoruz.

Patronun aradığında gecenin dördünde yatağından zıplayan sen, sevdiğin kadın/adam aradığında umursamaz bir sesle telefona cevap veriyorsun. Bunu ben de yaptım, sen de yaptın. Kibirlendik. Haddimizi aştık. ‘Sevilmenin külfetini kaldıramadık ve hataya düştük.’

Sen, ey insan, sen, eninde sonunda nalları dikeceksin. Mutlaka kabre gireceksin. Hiç kaçışın yok. O narin ayaklarından Prada’yı çıkarıp yerine bir çaput bağlayacaklar ölüm katılığına ulaşmış bedeninin bacak kısmı mezar içinde ikiye ayrılmasın diye. Ölünce çenen düşer. Komik ve aciz bir görüntüdür bu. O yüzden çeneye de bir düğüm atarlar. Göbeğin şişer. Çünkü artık organizma kendisini çürümeye bırakmıştır. Definden iki ay sonra herhangi bir mezarı açın, dünyanın en iğrenç kokusuyla karşılaşırsınız. Kafuru falan kar etmemiştir. Çünkü vücut içinde biriken gazlar karnı patlatmış ve mezarın içi leş gibi bir rayihayla dolmuştur.

Evet, insan, sen sonunda bu olacaksın ve aman vermez kibrinden hala vazgeçmiyorsun. Planlarınla, programlarınla, ipe sapa gelmez hedeflerinle hayatı her gün bir kez daha ıskalıyorsun. Bizim için dün yoktur, yarın olmamıştır. ‘Ko ferdayı’ der eski arifler. Ferda Farsça’da yarın demektir. Yani siktir et yarını diyor. Yarın hiç gelmedi ki. Dün zaten geçti. Şimdiye bak. Bu batının budalaca ‘Carpe Diem’ felsefesi değildir. ‘Anı yaşa’ değildir. Şimdiye bak diyor. Bak neler dönüyor etrafında. Bak ki ufkun açılsın, bak ki şu çürüyüp gidecek bedeninin yanında ikamet eden ruhun biraz olsun aydınlansın.

Al Pacino’nun, yaşanmış hadiselerden uyarlama, felçli ya da ölüme yakın hastalara ötenazi yapan doktor Jack Kevorkian’ı canlandırdığı ‘You Don’t Know Jack’ adında harika bir dizisi vardır. Orada muhteşem bir laf eder:

“Kafeinsiz kahve korkaklar içindir.”

Biz, Allah’ı severken bile ‘Beyn-el havf ve-r reca’ diyoruz. Yani hep korkuyla ümit arası gidip geliyoruz. İmanımız bir artıyor, bir eksiliyor. Dalgalı deniz gibi hiçbir zaman aynı hal üzere kalmıyoruz. Öyleyse beni sevdiğini söylemiş ve hayatımın bir döneminde yerini almış kadınlar, siz niçin korktunuz? Neyin garantisini istiyorsunuz? Hiçbir gemi kaptanı hayatı boyunca duru bir denizde seyahat etmek istemez. Hiçbir pilot, bir kez olsun türbülansa girmeden mesleğinden emekli olmak istemez. Siz kim oluyorsunuz da ‘korkusuz’ bir hayat istiyorsunuz?

‘İnsan başıboş bırakılacağını mı zannediyor’ diyor Allah Kur’an’da. Bu bana çok büyük bir işaret veriyor. Hayatımın her alanında bu ayeti kendime yol gösterici kabul edebilirim. Bu yüzden bugüne kadar hiç plan yapmadım. Hiçbir zaman hedeflerim olmadı. Fakat bu beni bir hedefe doğru sürüklenmekten de alıkoymadı. Bohemliği de yaşadım, serseriliği de, serkeşliği de. O zamanlar bile bir gün bir şeyler yapmanın iştiyakıyla doluydu içim. Histerik biçimde değildi lakin. Kendimi bir rüzgara teslim etmişim de o beni bir yere ulaştıracaktı.

Ulaştırdı da. Hiç ihtimal vermediğim iş imkanları karşıma çıktı, okulu bıraktım bir daha kapısından içeri girmem derken, diplomayı alma fırsatım karşıma çıktı, ben bittim, alkolik bir adam oldum, artık iflah olmam derken bir el, kedi yavrusuymuşum gibi ensemden tuttu ve beni insanların içine karışmam için arenanın ortasına fırlattı.

Ben uçağa binmeyi hiç sevmem. Buna rağmen 15-20 kez binmişimdir mecburiyetten. Bir tek bu endişelendiriyor beni. Fakat sanılmasın ki uçağın düşmesinden korkuyorum. Allah’ın o uçağı düşürme ihtimalinden korkuyorum sadece. Bu paradoks değil. Gerçeği ifade etmenin en bariz yolu.

‘Tanrım inanılmazsın’ diyen Mürsel Sönmez bir paradoksun içine düşmüyor, gerçeği dillendiriyordu sadece. Zaten siz bizim kendi aramızda fısıldaştıklarımızı duysanız, kim bilir daha ne kadar çok korkardınız?

Benden korkmaya devam edin. Çünkü haklısınız. Size sunacak hiçbir vaadim yok. Ah, var, pardon; bendeniz. Vaat olarak yalnızca kendimi sunabilirim. Bunun dışında benden bir meta, para, ev, araba, çek, senet, sözleşme isteme hakkınız yok. Ben buyum, böyle de kalacağım. Bu yüzden benden korkun. Korkmayacağınız sıradan biriyle 120 aylık ev taksidinizi ödemeye başladığınızda aklınıza gelirsem eğer, içinizden bir ah çekmeyi de unutmayın.

Benim kulaklarımın radarları geniştir. Serzenişlerinizi mutlaka duyar. Terk edilmemden 5 yıl sonra ‘Çok mutsuz’ olduğunu söylemişti bir kadın. Bir şey diyememiş, suskun kalmıştım. Kızdığımdan ya da nefretimden değil. Hiçbir şey hissetmiyordum ona karşı artık. Suskunluğum onun hoşuna gitmemişti. Koca 5 yıl. Sen beşinci shot tekiladan sonra kendini kaybetmiş bir adamın kucağında kikirderken aklına gelmeyen ben, en mutsuz anında aklına geliyorsam, senin küçük çaplı kurtarıcın olmuşum demektir. Ne yazık ki Tanrı bana böyle bir görev vermedi. Personal Jesus sadece bir şarkı adıdır.

Ben, istediğiniz zaman camı kırıp içinden alacağınız çekiç, yangın tüpü, anahtar değilim. Kimden yediyseniz darbeyi ona başvurun. Ya da en yetkili merciiye müracaat edin. İsmini vermeme gerek yok. Kendisi her yeri kuşatmış vaziyette zaten.

Kafeinsiz kahve, soyadan yapılmış köfte, organik zeytinlerle 1000 yıl yaşayasınız. Sigarasız, dumansız hava sahasız bir hayatla 120 yaşında torununuzun torununu sevesiniz. Bombok, heyecansız ve korkusuz hayatınızın sonunda pişman olup kasten yapmadığınız şeyler aklınızdan geçerken, o sekerat anında, yani ölümün nefesi ensenize üflerken, ‘Senden korkuyorum’ dediğiniz adamlar/kadınlar aklınıza gelsin.

O korktuklarınız belki 100 sene yaşamadılar ama muvakkat hayatlarına 500 sene sığdırıp öyle gittiler. Şimdi hanginiz kârdasınız acaba?

Titanic’te birinci sınıf züppe bir yolcu ‘Bu gemiyi Tanrı bile batıramaz’ kibriyle kendinden geçiyordu. Gemiyi inşa eden mühendisin harika cevabını hiç unutmadım: Bu gemi demirden yapıldı bayım ve sizi temin ederim  batar ve batacak da!”

Size yetecek kadar filikamız ve can yeleğimiz namevcut ne yazık ki. Boğulacaksınız.

Kadir SARIKAYA

twitter.com/SarikayaKa

2 comments

  1. Duzgun vural

    Nekadar sacma bir yaklaşım. Ne yani Yaradan yarattigi ile sidik yarisina mi giriyor. Sizde titanigin batmasini Allah’in varliginin kaniti olarak sunuyorsunuz. Allah size akil vermiş ve kullanmayi nasib etsin…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s