İntihar Etmeler Cumhuriyeti

İçimden böyle bir yazı yazmak hiç gelmiyor. Şu anda kadın erkek ilişkilerinin ekonomik tabanlı toplumsal kırılmalarını yazabilirdim. Ya da Eyes Wide Shut filmini tamamladıktan bir hafta sonra esrarengiz bir şekilde öte tarafı boylayan Stanley Kubrick’in ne denli tuhaf bir adam olduğunu anlatabilirdim. Yok, içimden gelmiyor. Ülkemde, 61 yaşında, evet ulan, 61 yaşında, Antep’te seyyar satıcılık yaparak hayatını idame ettirmeye çalışan Cemil Bozkuş intihar etti. Bundan daha büyük bir kıyamet olamaz. Mide kabul etse, ruh kusar. Topluma bakıyorum, umurlarında bile değil.

Cemil Bozkuş’un siyasi görüşünü bilmiyoruz, hiçbir zaman bilmeyeceğiz, umrumuzda bile olmayacak. Çünkü Cemil Bozkuş, akşam evine geldi, hepimiz gibi. Hepimiz gibi odasına çekildi. Ama hepimizin yapmadığı bir şeyi yaptı. Tavandaki demire astı kendisini. Eşi salonda uyuyordu. Haberi bile olmadı kocası ruhunu ötelere teslim ederken. Çığlık attı kocasını ipte sallanırken görünce, evlatlarını çağırdı, maket bıçağıyla ipi kestiler (maket bıçağı ulan evet maket, Bursa içi paslanmaz çelik değil) indirdiler cansız bedenini aşağıya.

‘La rahate fi-d dünya’ düsturunu duyduk. Arapça’da ‘Dünya hayatında rahat yoktur’ manasına geliyor. Ancak bu düstur, ekmeğini kazanmanı kahpece engelleyen insanlar yüzünden kendini sıvaları dökülmüş bir tavana asmanı gerektirmiyor aslında. Aylar önce intihar eden yazılım mühendisi Mehmet Pişkin’in trajedisini yazmıştım. Onunla da ister istemez empati kurmuştum. Mehmet’in arkadaş çevresi ona o kadar yabancıydı, onu o kadar anlamıyordu ve uzaktı ki bir başına kendini yok etmesine göz yumdular. Mehmet Pişkin’in intiharından bahsederken, ondan birkaç sene önce evine 10 lira getiremediği için Diyarbakır’da kendisini benzer şekilde tavana asan seyyar satıcı Hacı Örüç’ün hikâyesine de değinmiştim. O da temelde aynı, fakat gerçekte ‘farklı’ bir sebeple hayatından vazgeçmişti.

Ne garip ülke? Her şeyin değişiyor. Refah düzeyin, maaş bordron, kredi kartının limiti, yaşadığın muhit. Ama değişmeyen tek bir şey var bu coğrafyada: ölüm biçimin. İlla ki birileri senin huzur içinde yaşamana müsaade etmiyor, gelip kancayı takıyor. Sonra arkanda bir dram bırakıyorsun. Sen toprağın bağrında bedeninin çürüyüşüyle haşır neşirken arkanda siyasi komplolar, seçim kampanyaları, politikanın kirli irinlerinin döküldüğü meydanlar kalıyor geride.

Şunu soruyorum; bir ülkede, dürüstüçe ekmeğini kazanan bir insanın rızkına Deccal’e taş çıkartacak zorbalıkla göz dikmek hangi sosyal devletin başarısı olabilir ki? Neymiş? Seyyar satıcılar vergi vermiyormuş. Seyyar satıcının vereceği vergiden ne olacak? Devlet abad mı olacak? Siz o vergileri kayıt dışı kazançlarla her geçen gün servetini şişiren kan emici alçaklardan almanın yollarını arasanıza!

Evine ekmek götürmekten başka bir telaşı olmayan, belki gelecek ay nasıl geçineceğini bile bilmeyen 61 yaşında bir adam intihar etti bu ülkede: adı Cemil Bozkuş. Bürokrasinin ruh üflediği zabıtalık denen kurum kökünden değiştirilmediği sürece hiç unutulmaması gereken adam; Cemil Bozkuş. İntiharıyla bizlere bu köhne dünyayı bırakan adam. “Alın ulan arabalarınız, evleriniz, akıllı telefonlarınız sizin olsun, ben ailemin rızkını bile birkaç işgüzar yüzünden temin edemeyeceksem, yaşamak bana zul gelir’ diyen adam: Cemil Bozkuş.

Babam gençlik devresinde, seyyar satıcılık yaparak kendisine bir gecekondu dikti. Yetmedi, beş çocuğuna ve karısına baktı. Her gün o zabıtalardan nasıl kaçtığını CIA ajanları duysalar şapka çıkarırlardı. Bugün bütün seyyar satıcıların CIA ajanlarına ‘kaçış’ dersi vermesi gerekiyor. Daha acı gerçeği söyleyeyim mi? Birçok seyyar satıcı zabıtalara rüşvet vermek durumunda kalıyor. Çünkü biliyor ki o rüşveti vermezse onu orada tutmayacaklar.

Peki meclisin bu konudaki yaklaşımı nedir? Zabıtalığın bir zorbalık kurumu olarak yıllardır süregelmesinde devletin otoriter aldırmazlığığının olduğu aşikardır. Çözüm sunulmuş mudur? Hayır. Hiç kimsenin umurunda olmadan, bu ülkede milyonlarca seyyar satıcı her sabahın köründe ekmek kavgası namına sokaklara dökülmektedir. Hani, o vapurdan indiğinizde gördüğünüz sıcak su torbası satan adam, hani ‘Çocuğunu sevindir abicim, ablacım, peluş oyuncaklar 5 lira’ diyen adam, hani sana anahtarlık satıp yanında kalem hediye eden o adam, onların hepsi dünyanın en büyük, en esaslı, en kallavi adamlarıdır. O kadar insanlardır ki, dört duvar hanelerine ekmek götürmek için gün içinde yüzlerce insanın önünde serenat yapmaktan aslan gocunmazlar!

Seyyar satıcılar, Romalı lejyonerlerden, kolezyumda vahşi hayvanlarla dövüşen gladyatörlerden, Interstellar’da başka galaksilere gitmeyi göze alan o kahraman astronotlardan çok daha cesur adamlardır. Çünkü yaşadıkları hayat ilüzyon, gösteri ve ya kurmaca değil, hakikatin ta kendisidir!

Türkiye Cumhuriyeti son 10 senede her alanda reform hareketleriyle, sivilleşmeyle yeniden yapılanıyor. Peki sorarım, bürokrasiye neden hiç dokunulmuyor? O köhnemiş, çürüye çürüye leş gibi kokmuş bürokrasinin köküne neden kibrit suyu dökülmüyor? Zabıtalık kurumu, evine üç kuruş götürmek için canhıraş mücadele eden insanların gırtlağına baldıran zehri dökmek için mi vardır? Sorumlu kurumların ve meclisin bu doğrultuda adım atmasının vakti çoktan geçmiştir.
Yine de geç değildir. Neden biliyor musunuz?

Çünkü şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nin en üst düzey makamında gençliğinde simitçilik yaparak ailesine katkı sağlamış biri oturmaktadır…

Kadir Sarıkaya

One comment

  1. Anonim

    Fazla çarpıcı olmuş, tamamlayamadım. Siz en iyisi kadın erkek ilişkilerinin ekonomik tabanlı toplumsal kırılmalarını yazın, okuyalım.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s