İstanbul’ün üstünden geçmişler matmazel!

Görmemişin bir arabası olmuş, tutmuş dört nala sürmüş. Daha doğrusu benim değil. 15 günlüğüne benim. Seçimin ertesi günü, 8 Haziran’da iade edeceğim. Evde hafakanlar basıyor, iki gündür 500 km yol katettim İstanbul’da. Etmez olaydım demeyeceğim. Şehrin bütün trafiği, pisliği, isi, pisi üstüme çullandı. Güzelim İstanbul çoktan harabeye dönmüş meğer. E bir de yüksek nem oranı. Ona bir şey yapamıyorsun. Her yeri su anasını satayım. Alerjik riniti olan benim gibi ademoğullarının nefes almasını zorlaştırıyor sadece. Bu cümleleri kurarken zorlanıyorum, çok yorgunum. Ama fiziki değil ruhani bir yorgunluk. Bıkmış gibiyim ama devam edeceğim. Tam kırmızı ışık yanarken birden yeşile döner ve sen ikinci vitese takar hızlanırsın ya, işte benim hayatım da öyle.

Kanaldan çıktım yola, yani Bayrampaşa’dan. Unkapanı Köprüsü’nden sonra Mecidiyeköy. Ortaklar Caddesi. Tango yapan hatuna ‘Köprü açık karşıya geçelim’ dedim. ‘Dans etmeye devam edeceğim’ dedi. Doğru. Danssız devrim, devrim olur mu? Olmaz tabii. O yoruladursun, ben U dönüşleriyle trafik kurallarını hiçe sayarak vitesi üçten beşe takarak ilerlemeye devam ettim. Sonra Barbaros Bulvarı. (Sabah Gazetesi İstihbarat Müdürü Ferhat Ünlü Barbaros ismini çok sever.) Sonra Beşiktaş. Sonra Maçka Yokuşu’ndan Taksim. Sağda Lale İşkembecisi. İçeri girer girmez iki sırtlanın şüphe çeken bakışları. Gittiğim her yerde sivil polis zannetmeseler iyi olacak.

Gerçi gecenin bir vakti, deri ceket, yelek ve kuşkulu bakışlarla ayılmak için çorba içen sarhoşların arasına ayık girersen başka ne sanabilirler ki?

Apar topar kalktı zırtlanlar. Sırtlan değil, zırtlan. Kuşku tüm hücrelerini sarmıştı. Çorbalarını bile bitiremeden toz oldular. Kafaları alkol kafası değildi. Başka şey aldıkları on kilometreden belli oluyordu. Gecenin karanlığında kim bilir hangi masumun gırtlağına çökmek için İstikal’in arka sokaklarında kayboldular.  Umarım böyle bir şey olmamıştır. Umarım bir yerlerde zıbarıp kalmışlardır. Travis Bickle gibi sosyopat olsaydım (belki de öyleyimdir, kim bilir) iyi bir yağmurun yağmasını ve şehirdeki tüm pislikleri temizlemesini isterdim.

İnce kıyılmış işkembe çorbası. Hesap 11 lira. Ödedim çıktım. İstikamet? Bilmiyorum ki. Tünelden çevreyolu. İkinci köprüye doğru yollandım. Bastım, basıyorum. Nereye gideceğimi bilmiyorum. Bekleyen biri yok. Sadece gaza basıyorum. Yollar boş. Tenha. Arada züppelerin BMW’leriyle beni geçmelerine müsaade ediyorum. Sonra yakalıyorum onları sağından solundan. Alfa Romeo, adıyla müsemma beygir gibi şaha kalkıyor. İzin vermiyorum şov yapmalarına. Onlar 200’ü vuruyorsa, ben 220’ye çıkıyorum. Güzergah? Vallahi bilmiyorum. Otobandan devam ediyorum.

Anadolu Hisarı’ndan sapıp Çengelköy üzerinden Boğaz Köprüsü yapacakken vazgeçiyorum. Kent leş gibi uyku kokuyor. Günde 4 saatini yolda geçiren, 10 saat çalışanların leş uykusu. Uyku değil onlar. Zıbarmak da diyebilirsiniz. Bostancı sahile iniyorum. Sonra Pendik’e doğru sürgit devam eden sahilyolu. Kenarda fahişeler bekleşiyor. Kırmızı ışıkta duruyorum. 200 lira diyor. Gerek yok, teşekkür ederim diyorum. 150 de olur diyor. Yeşil ışık yanıyor, ben ilerliyorum. Fahişe geride kalıyor, başka bir arabayı kırmızı ışıkta yakalamayı, ya da sağa çekip yanaşacak bir hanzoyu bekliyor. Şimdi kim bilir kimin altında, koltukaltı deodorant görmemiş bir abullabutun terlemiş göğsünün kötü kokan rayihalarını çekmekle meşguldür. Sabah altıda yatacak. Ertesi gün devam.

Tırnakçılar, yan kesiciler, sarhoşlar, esrarkeşler, hapçılar. Her yerdeler. Kartal’a kadar gidiyorum. Eski okulumun oralara. Üstüme hüzün çöküyor biraz. Halbuki kanaldan çıkarken bir daha sigara içmemeye yemin etmiştim. Dayanamayıp yakıyorum bir tane. U dönüşüyle yeniden Maltepe istikameti üzerinden Bostancı. Bağdat Caddesi sakin. Züppeler ortada yoklar. Haftasonu çıkacaklar. Haftaiçi bütün yollar benim. Haftaiçi İstanbul’un gecelerinin bütün yollarında ben varım. Hayalet sürücü. Nereye gittiği belli olmayan. Dikkat edin. Her yerden çıkabilirim. Siyah arabanın içinde kapkaranlık oturuyorum. Bangır bangır Ahmet Kaya çalıyor. ‘Demedim mi Haydar, demedim mi sana, bu İstanbul yutar adamı’ diyor. Hak veriyorum, gaza basıyorum.

Bağdat Caddesi, Kadıköy, çevreyolu. Boğaz Köprüsü açık. Gün içindeki keşmekeş yok. 120 km’yle köprüyü geçmek büyük zevk. Ancak gece ikide mümkün olabiliyor. Gündüzleri üstünüze çöken karabasan. Zaten Necip Fazıl da demiyor muydu, Paris’te yazdığı o harikulade şiirinde; ‘Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları.’ Cohen demiyor muydu ‘Karanlığı yakaladım.’ Darkness şarkısı. İyidir, dinleyin.

Köprüden sonra Gayrettepe sapağı. Evdeyim. Yarın program var. Programdan önce Arapça sınavı. Özbekistanlı arkadaşım Sencer X 6 almış ucuzundan Özbekistan’da. Seneye arabayı İstanbul’a getirmeyi planlıyor. Bayrampaşa metroya gidene kadar yolda ettiğim küfürleri duydukça vazgeçiyor. ‘Yok lan’ diyor (Türkçeyi birçok Türkten daha iyi konuşuyor, tüm küfürlere, sinkaflara hakim) İstanbul’da araba falan kullanılmaz.’ Ha şunu bileydin diyorum. En güzeli metro. Metro varken, şehrin cinayetle bezeli, sinir harbiyle kuşatılmış caddelerinde gündüz araba kullanılmaz diyorum. Ta Orta Asya’dan buraya araba getirmek mi? Are you fuckin kidding me? Boşver Özbek kardeşim, boşver.

Bu şehir taşımıyor artık kimseyi. Olduğun yerde kal. Etrafın sarıldı. Ellerini başının arkasına koy ve diz çök. Sakın kıpırdamaya kalkma. İlk hareketinde ensene mermiyi yiyeceksin. Unique BCF-66. Babamın silahı. Fransız model. 10’ludur. Enseden girdi mi frontal lobtan çıkar. Şakaya gelmez.

Şimdi Gayrettepe’de, gökdelenlere bakarak bir kez daha küfrediyorum dışımdan. Yahya Kemal’in Aziz İstanbul’u, Necip Fazıl’ın Canım İstanbul’u gitmiş. Betonarme yığınlardan müteşekkil moloz yığını kalmış geriye.

İzmir’i özlüyorum. Çocukluğumun geçtiği kenar mahalleyi. O sakinliği, huzuru arıyorum. Bulamıyorum.

Zaten ben bulamam. Daima arayanlardanım. Bulduğum an, sırrına ermiş olurum ve sıkılırım. Hep aramaya bakın, hiç bulmayın. Zaten sırlar çözüldükten sonra artık orada kalınamaz.

İstanbul’un bütün sırları çözüldü bu gece. Gözümdeki bütün cazibesini yitirdi. İstanbul’a doydum. Boşaldım kırk bin kere ve artık rahatladım. İstanbul yaşayan değil, üstüne antidepresan uyuşukluğu çökmüş bir bipolar bozuk artık.

Geriye ne kaldı?

Hiçbir şey. Nothing. Şehrin asaleti 60 sene önce terk ettiği için buraları uzatmaları oynuyor koca kent. Megaköy. Metropol. Metropolitan Municipality. Ne derseniz deyin.

İstanbul çoktan dikmiş nalları. Siz hala methiye düzmeye devam edebilirsiniz. Eğer bütün iş imkanlarım burada olmasaydı saniye düşünmezdim burada yaşamak için. ‘El mahkum, göt gardiyan’ derlerdi ağzı bozuk bizim kenar mahalle serserileri. Aynen öyle.

İstanbul, seni yaşadım. Yaşadım ve bittin.

İçimde hiçbir aşk kalmamış eski sevgililerim gibisin artık. Yabancısın. Uzaksın. Öyle kal. Bulaşma bana. Bir gün iyi bir yağmur yağdığında ve içindeki bütün ifrazatları kustuğunda bana haber ver. Bakarsın yeniden barışırız. Bakarsın yeniden eski, güzel günlere döneriz. Ölü arkadaşım Fatih’le Sarıyer’de kalamar yemeye gideriz. Afganistan’da öldü. Mezarı yok. Gelemez ki. Ben de tek başıma yerim o zaman. Senin için de bir porsiyon karşıma koyarım. Garson bana ‘Manyak herhalde’ diye bakar. Ya da ‘Misafiriniz gelmeyecek sanırım’ der, yavşak gülümsemesiyle. Gelmeyecek çünkü ölü. Ölü bir adamı bekliyorum burada. Görmüyor musun? Göremezsin. Çünkü ölü. Hesap lütfen.

Üstü kalsın İstanbul.

Kadir SARIKAYA

twitter.com/SarikayaKa

Bu gemiyi Tanrı bile batıramaz!

Bu yazıya oturmadan evvel 3 saatlik programla çamaşırlarımı 40 derecede yıkadım, bir güzel astım ve laptopumun başına geçtim. Aksiyonerlik derken, yalnızca esip gürlemekten söz etmiyorum. Don Vito Corleone’un dediği gibi: ‘Ailesiyle vakit geçirmeyen bir erkek, asla gerçek bir erkek olamaz.’ (Feministler bu sözü seksist olarak algılayabilirler, hiçbir mahsuru yok.)

Kadınıyla, erkeğiyle bir tuğyanın ortasındayız, cehennemin yeryüzündeki şubesi Mecidiyeköy’e beş dakika mesafede oturuyorum. Penceremden yükselen Saphire her zamanki gibi sinirlerimi bozuyor. Gökyüzümü kapatıyor ve bundan hiç hoşlanmıyorum. Görmem gereken yıldızlara engel oluyor. Sadece gökdelenlere suç atarak işin içinden sıyrılamayız kardeşlerim, o kadar kolay değil. Kendimize biraz çuvaldız batırmanın zamanı gelmedi mi? Hatta bıçak. Sustalı. Bursa işi. Ya da döner bıçağı. Testere. Hızar. Her neyse, adını siz koyun. Müslüm’ün öyle bir şarkısı mı vardı: Adını sen koy, diye. Hah, işte öyle bir şey. Onu da Erol Evgin söylüyordu. Peruklarına selam olsun.

Şimdiye değin yalnızca üç kadına evlenme teklif ettim ve ertesi günü korkudan ne halt edeceklerini şaşırdılar. Belki öğrenilmiş çaresizlikleri onları yalnızca kısa süreli ilişkiler yaşamaya adapte etmişti. Yalnızca sevişmek, biraz vakit geçirmek, haftada bir akşam yemeği, bazen sinema, bazen bowling, bazen başka bir şey. Trekking ya da can sıkılması. Yine Müslüm diyor ki: Adını sen koy.

Bu insanlara neler oluyor böyle? Müdürlerinden aldıkları emirleri harfiyen uygulayıp babalarının dualarından mahrum kalıyorlar. Annelerini paylayıp amirlerine saygı gösteriyorlar. Evlilik yaşını en az 35’den başlatıp Dante’ye selam çakıyorlar. Sonra ne oluyor? Bilmiyorum. 35 yaşında değilim. Babama kalsa 30’dan önce evlenmek riskli iş. Bunu söyleyen babamın 15 yaşında evlendiğini buraya kayd ile mübahiyim. Bu ne lahana turşusu? ‘İşte 30’umda evlensem daha çok para kazanırdım’ geyiği yapıyor. Halbuki bütün servetini 15’inde evlenmesine borçludur. Mastürbasyon yapmadan geçirilen ergenlik sizi cesaretin basamaklarına iter. Çünkü pornoda sahtecilik vardır. Ulaşamayacağınız kadınlarla, erişemeyeceğiniz zevklerin kölesi olursunuz.

Çocuk yapmaktan korkan kadınlar. ‘Hamile kalsam intihar ederim’ diyen sevgilim vardı. Bu kadar korkuyu kim aşılıyor? Kravatlı teröristler. Yani o yükselen plazaların cam fanusuna kendisini kilitlemiş temiz gömlek, ütülü pantolon ve gömleğine uygun kravatıyla gökyüzünden aşağıyı kesen mahluklar. ‘Daha fazla kazan, hadi daha fazla, prim al, araba al, ev al, ayakkabı al, yeni bir akıllı telefon çıkmış onu al, yetmez tablet al, kola takılan akıllı telefon muadili zımbırtıdan al, parfüm al, kendine bir şeyler al ama asla bir hayat inşa etme.’ Çocuk doğurma. Çünkü çocuk doğurmak kapitalizme atılmış küçük bir yumruktur.

Benim annem de çalışıyordu. Babamla birlikte kurdular işlerini. 50 senedir beraberler. Ağzıma biberonu dayayıp hem işini yapıyor, hem bana bakıyordu. Dükkanda geçti çocukluğum. Ticareti o yüzden sevemedim belki. Kafamı sağa sola çevirmeye vakit bulamadığından biraz enteresan bir kafa şekline sahibim. Bu yüzden 3 ayda bir kuaföre 60 lira bayılıyorum. En güzel şekli o veriyor çünkü. Öbür türlü aynalara küsebilirim.

Çağın vebası: Korkuyorum kelimesidir. Korkuyorsunuz. Her şeyden korkuyorsunuz. ‘Beni üzmenden korkuyorum’ diyor sevdiğim bir kadın.

Yolda giderken yeni yapılan bir binanın çatısından yerçekimine yenik düşerek başına inecek ve muhtemel bir beyin kanaması geçirmene sebebiyet verecek tuğladan, bineceğin uçağın motor arızası yüzünden okyanusun ortasına çakılmasından, kanserden, bulaşıcı hastalıklardan, sefaletten, ölümden, başarısızlıktan, zenginlikten fakirliğe düşmekten, işten kovulmaktan, sevdiğin birini kaybetmekten, ananın babanın ölmesinden, trafik kazasından, vapurun batmasından, depremden, yangından, enflasyondan, doların yükselmesinden, devalüasyon olma ihtimalinden, işten atılma korkusundan, kariyer hedeflerinin tutmama olasılığından korkuyor musun peki?

Aşktan, sevgiden, merhametten, bağlılıktan, sadaketten ürken şapşal bir yığın var bugün ortada. Ben sizi aramak zorunda mıyım? Neden telefonunuz çaldığında böbürleniyorsuz? ‘Seni seven biri arıyor.’ Neden o mesaja 24 saat sonra cevap veriyorsun ahmak? Böylece ‘Seni önemsemiyorum’ havasına mı bürünüyorsun? Süründür, hemen cevap verme, beklet, canını sık felsefesi artık tutmuyor, bilmiyor musun? Michael Corleone gibi artık erkekler de bu tip kadınların suratına kapıyı kapatmayı öğrendi. (Bkz: The Godfather Part II)

Elbette anlıyorum, harika gelecek planlarınız var, 5 sene sonra kendinizi bilmem kaç bin lira maaşınızla manzaralı dairenizde öküz kocanızla keyif çatamıyorken düşünüyorsunuz. Çatamıyorsunuz, evet. Çünkü sizin o korktuğunuz adamlar çoktan hayatın debisinin dibine vurmuş ve hak ettiğini almışlardır.

Sen güvenli liman diye bir hödüğe sığındın ve şimdi ceremesini çekeceksin. Sonra işin yoksa nafakayla, mahkemeyle uğraş. ‘Biz boşandık.’ Nedense hiç şaşırmadım. Şirket mantığıyla evlenirseniz olacağı buydu.

Yüzyılın bir diğer vebası da insanların artık birbirlerini görememeleri. İş yüzünden, okul yüzünden, plan, program, sertifika, eğitim, parti, eğlence ya da adını sen koy. Sebepleri çoğaltmak kadar kolayı var mı? Birbirimizi göremiyoruz. Göremediğimiz için duygusal rabıtamız zayıflıyor. Birbirimize vakit ayırmaktan imtina ettiğimiz her an kalbimizin bir damarı daha kopuyor ve gittikçe robotlaşıyoruz.

Patronun aradığında gecenin dördünde yatağından zıplayan sen, sevdiğin kadın/adam aradığında umursamaz bir sesle telefona cevap veriyorsun. Bunu ben de yaptım, sen de yaptın. Kibirlendik. Haddimizi aştık. ‘Sevilmenin külfetini kaldıramadık ve hataya düştük.’

Sen, ey insan, sen, eninde sonunda nalları dikeceksin. Mutlaka kabre gireceksin. Hiç kaçışın yok. O narin ayaklarından Prada’yı çıkarıp yerine bir çaput bağlayacaklar ölüm katılığına ulaşmış bedeninin bacak kısmı mezar içinde ikiye ayrılmasın diye. Ölünce çenen düşer. Komik ve aciz bir görüntüdür bu. O yüzden çeneye de bir düğüm atarlar. Göbeğin şişer. Çünkü artık organizma kendisini çürümeye bırakmıştır. Definden iki ay sonra herhangi bir mezarı açın, dünyanın en iğrenç kokusuyla karşılaşırsınız. Kafuru falan kar etmemiştir. Çünkü vücut içinde biriken gazlar karnı patlatmış ve mezarın içi leş gibi bir rayihayla dolmuştur.

Evet, insan, sen sonunda bu olacaksın ve aman vermez kibrinden hala vazgeçmiyorsun. Planlarınla, programlarınla, ipe sapa gelmez hedeflerinle hayatı her gün bir kez daha ıskalıyorsun. Bizim için dün yoktur, yarın olmamıştır. ‘Ko ferdayı’ der eski arifler. Ferda Farsça’da yarın demektir. Yani siktir et yarını diyor. Yarın hiç gelmedi ki. Dün zaten geçti. Şimdiye bak. Bu batının budalaca ‘Carpe Diem’ felsefesi değildir. ‘Anı yaşa’ değildir. Şimdiye bak diyor. Bak neler dönüyor etrafında. Bak ki ufkun açılsın, bak ki şu çürüyüp gidecek bedeninin yanında ikamet eden ruhun biraz olsun aydınlansın.

Al Pacino’nun, yaşanmış hadiselerden uyarlama, felçli ya da ölüme yakın hastalara ötenazi yapan doktor Jack Kevorkian’ı canlandırdığı ‘You Don’t Know Jack’ adında harika bir dizisi vardır. Orada muhteşem bir laf eder:

“Kafeinsiz kahve korkaklar içindir.”

Biz, Allah’ı severken bile ‘Beyn-el havf ve-r reca’ diyoruz. Yani hep korkuyla ümit arası gidip geliyoruz. İmanımız bir artıyor, bir eksiliyor. Dalgalı deniz gibi hiçbir zaman aynı hal üzere kalmıyoruz. Öyleyse beni sevdiğini söylemiş ve hayatımın bir döneminde yerini almış kadınlar, siz niçin korktunuz? Neyin garantisini istiyorsunuz? Hiçbir gemi kaptanı hayatı boyunca duru bir denizde seyahat etmek istemez. Hiçbir pilot, bir kez olsun türbülansa girmeden mesleğinden emekli olmak istemez. Siz kim oluyorsunuz da ‘korkusuz’ bir hayat istiyorsunuz?

‘İnsan başıboş bırakılacağını mı zannediyor’ diyor Allah Kur’an’da. Bu bana çok büyük bir işaret veriyor. Hayatımın her alanında bu ayeti kendime yol gösterici kabul edebilirim. Bu yüzden bugüne kadar hiç plan yapmadım. Hiçbir zaman hedeflerim olmadı. Fakat bu beni bir hedefe doğru sürüklenmekten de alıkoymadı. Bohemliği de yaşadım, serseriliği de, serkeşliği de. O zamanlar bile bir gün bir şeyler yapmanın iştiyakıyla doluydu içim. Histerik biçimde değildi lakin. Kendimi bir rüzgara teslim etmişim de o beni bir yere ulaştıracaktı.

Ulaştırdı da. Hiç ihtimal vermediğim iş imkanları karşıma çıktı, okulu bıraktım bir daha kapısından içeri girmem derken, diplomayı alma fırsatım karşıma çıktı, ben bittim, alkolik bir adam oldum, artık iflah olmam derken bir el, kedi yavrusuymuşum gibi ensemden tuttu ve beni insanların içine karışmam için arenanın ortasına fırlattı.

Ben uçağa binmeyi hiç sevmem. Buna rağmen 15-20 kez binmişimdir mecburiyetten. Bir tek bu endişelendiriyor beni. Fakat sanılmasın ki uçağın düşmesinden korkuyorum. Allah’ın o uçağı düşürme ihtimalinden korkuyorum sadece. Bu paradoks değil. Gerçeği ifade etmenin en bariz yolu.

‘Tanrım inanılmazsın’ diyen Mürsel Sönmez bir paradoksun içine düşmüyor, gerçeği dillendiriyordu sadece. Zaten siz bizim kendi aramızda fısıldaştıklarımızı duysanız, kim bilir daha ne kadar çok korkardınız?

Benden korkmaya devam edin. Çünkü haklısınız. Size sunacak hiçbir vaadim yok. Ah, var, pardon; bendeniz. Vaat olarak yalnızca kendimi sunabilirim. Bunun dışında benden bir meta, para, ev, araba, çek, senet, sözleşme isteme hakkınız yok. Ben buyum, böyle de kalacağım. Bu yüzden benden korkun. Korkmayacağınız sıradan biriyle 120 aylık ev taksidinizi ödemeye başladığınızda aklınıza gelirsem eğer, içinizden bir ah çekmeyi de unutmayın.

Benim kulaklarımın radarları geniştir. Serzenişlerinizi mutlaka duyar. Terk edilmemden 5 yıl sonra ‘Çok mutsuz’ olduğunu söylemişti bir kadın. Bir şey diyememiş, suskun kalmıştım. Kızdığımdan ya da nefretimden değil. Hiçbir şey hissetmiyordum ona karşı artık. Suskunluğum onun hoşuna gitmemişti. Koca 5 yıl. Sen beşinci shot tekiladan sonra kendini kaybetmiş bir adamın kucağında kikirderken aklına gelmeyen ben, en mutsuz anında aklına geliyorsam, senin küçük çaplı kurtarıcın olmuşum demektir. Ne yazık ki Tanrı bana böyle bir görev vermedi. Personal Jesus sadece bir şarkı adıdır.

Ben, istediğiniz zaman camı kırıp içinden alacağınız çekiç, yangın tüpü, anahtar değilim. Kimden yediyseniz darbeyi ona başvurun. Ya da en yetkili merciiye müracaat edin. İsmini vermeme gerek yok. Kendisi her yeri kuşatmış vaziyette zaten.

Kafeinsiz kahve, soyadan yapılmış köfte, organik zeytinlerle 1000 yıl yaşayasınız. Sigarasız, dumansız hava sahasız bir hayatla 120 yaşında torununuzun torununu sevesiniz. Bombok, heyecansız ve korkusuz hayatınızın sonunda pişman olup kasten yapmadığınız şeyler aklınızdan geçerken, o sekerat anında, yani ölümün nefesi ensenize üflerken, ‘Senden korkuyorum’ dediğiniz adamlar/kadınlar aklınıza gelsin.

O korktuklarınız belki 100 sene yaşamadılar ama muvakkat hayatlarına 500 sene sığdırıp öyle gittiler. Şimdi hanginiz kârdasınız acaba?

Titanic’te birinci sınıf züppe bir yolcu ‘Bu gemiyi Tanrı bile batıramaz’ kibriyle kendinden geçiyordu. Gemiyi inşa eden mühendisin harika cevabını hiç unutmadım: Bu gemi demirden yapıldı bayım ve sizi temin ederim  batar ve batacak da!”

Size yetecek kadar filikamız ve can yeleğimiz namevcut ne yazık ki. Boğulacaksınız.

Kadir SARIKAYA

twitter.com/SarikayaKa

Biz darbecilerle çarpışarak büyüdük kardeşim!

Evren öldü, haliyle günah keçisi ilân edildi. 80 darbesi’nden aile olarak o kadar etkilenmemiştik ama 60 darbesi bizi yıkıp geçmişti. Menderes tutuklandığında 27 yaşında Demokrat Parti Ocak Başkanı olan babam, İzmir’de Menderes’in asılmaması için yürüyüş tertip etmiş, asılmadan bir gece önce sabahlara kadar telgraf çekmişti. Size darbenin kısa tarihinden, ya da faşizmin timsallerinden bahsetmeyeceğim. Zaten biliyorsunuz. İzahtan varestedir.

Ama dün ne oldu? Robert Musil’in ‘Niteliksiz Adam’ını okumak üzere koltuğuma yayılmışken, Twitter’dan cuntacı Cemal Madanoğlu’nun torunu birden bana ‘musallat’ oluverdi. (Kelimenin gerçek anlamıyla musallat.) Demiştim ki: ‘Bütün günahları Evren’e yüklemek de yanlış. Daha bunun Madanoğlu’su var, Güryay’ı var, İrfan Tansel’i var. Var oğlu var.’

Torun Madanoğlu, hiçbir hakaret teşkil etmeyen bu ifademe karşılık, geçmişten duyduğu hınçla iğrenç tweetler atmaya başladı. Beni önce TCK 130’la tehdit etti, kıvıramayınca tweetini değiştirdi. Bu adam da Koç Üniversitesi’nde güya Hukuk okuyor yalnız, dikkatinizi celbederim. Aldığı diploma kaç para edecek bilemem ama bana ettiği hakaret ve tehditler bu sabah Savcı Bey’in masasındaydı. Dediğimi yaparım. O yüzden herkese yaptığın cart curtu bana yapamayacağını öğreneceksin.

Şahsıma yönelik olarak “Delikanlı biz de 27 Mayıs’ı ANANDAN dinlemedik?…. Sesini kes ve Ülke Tv’de yalamaya devam et” kabilinden hem tehdit, hem de hakaret ihtiva eden iğrenç bir mention attı. “Ben kimim sen biliyor musun? Madanoğlu’yum!’ tarzı koftiden çıkışları da bir işe yaramadı. (E sen Madanoğlu’ysan biz de Karamanoğlu’yuz, ne olacak şimdi?)

Bir, hangi kanalda çalıştığımı bilmiyor, Ülke TV değil canım TVNET. Yani bir de Ülke TV sana dava açarsa hocaların sana Hukuk diploması vermekten vazgeçebilir. Hangi kanalda çalıştığımı hadi bilemedin diyelim, üstüne hukuk da bilmiyorsun. Ah canım. Bağrıma basasım geldi.

Fakat inancımın ve aksinoyer mizacımın bana yüklediği sorumlulukla torun Madanoğlu’na hukuk yoluyla had bildirmek üzere bu sabah suç duyurusunda bulundum ve kabul edildi. Sabah bir baktım ki cuntacının torunu Twitter hesabını kilitlemiş ve bana yönelik ifadelerini de silivermiş. Akşam salladığına sabah inanamayan klasik tipler bunlar, iyi biliriz. Halbuki resmini çekivermiştim. Unutmuş galiba miniğimiz.

Elbette bununla yetinmeyeceğim. Ceza davasından sonra bir de maddi tazminat davası açıp parasını da Marmara Denizi’ne gömeceğim.

Dedesiyle uğraşmak babama, torunuyla uğraşmak, kader-i ilâhiye bakın ki bana düştü.

Buradan bir kez daha söylüyorum ve ilâahir söyleyeceğim. “To be continued.” Boşuna topuklamasınlar.

“27 MAYIS DARBEDİR VE DARBE OLARAK DA KALACAKTIR. SİZ İSTESENİZ DE BÖYLEDİR, İSTEMESENİZ DE BÖYLEDİR.”

Naçizane tavsiyem de, böyle insanları sakın ola ki hafife almayın. Umursamazsanız daha da şımaracak, tepenize bineceklerdir. Ben müsaade etmedim, sizlerden de aynı tavrı bekliyorum.

Malcolm X’in dediği gibi: Eğer bir şey için ayak diremezseniz, her DARBE sizi yere serebilir.

Kendini beğenmişlere, hadsizlere, bu ülkeyi babalarının, dedelerinin malı zannedenlere geçit vermeyin, onlara katiyen boyun eğmeyin. Türkiye’yi istedikleri gibi at oynatabilecekleri devasa bir çiftlik gibi gören bu retro jakobenlere karşı başınızı dik tutun ve onlardan sakın korkmayın!

Çünkü onlar size HİÇBİR ŞEY YA-PA-MAZ-LAR!

Onların hiçbir gücü, kudreti, kuvveti yoktur. Onlar size mâni de olamazlar.
Fakat siz gevşeklik gösterir ve boyun bükerseniz, işte o zaman üstünüze çıkarlar ve bir daha asla, asla, asla başınızı kaldıramazsınız.

Ben, darbeye, darbecilerin artıklarına, günümüzdeki uzantılarına başkaldırmaya devam ediyorum, edeceğim, etmekten de onur duyuyorum.

Babamın Menderes’ten, benim babamdan aldığım bayrağı nefesim yettiğince savunmaya devam edeceğime namusum ve şerefim üzerine and içiyorum.

Kenan Evren’den de ufak bir isteğim var (bir bak bakalım Stalin orada mı? Şaka canım, hemen inanma) dokuz tahta cesedinin üstüne dizildikten sonra, berzahı aralayabilirsen (gerçi hiç umudum yok) kapıdan içeri baktığında karşılaşacağın yüzler arasında Madanoğlu da olacak. Becerebilirsen selamlarımı ilet.

Torunu emin ellerde Hukuk okuyor, ama hukuk bilmiyor. Ziyanı yok, dedesi de demokrasiyi bilmiyordu zaten. Bunlar böyledir. Dededen toruna nesildir.

Kadir SARIKAYA
twitter.com/SarikayaKa

Wake up people! Wallahi wake up!

Kısa bir açıklama yapmam gererekiyor. (I need to make a short statement)

Yunan asıllı İngiliz vatandaşı Hamza Andreas Tzortzis, 1980’de Londra’da dünyaya geldi. 2002 yılında Müslüman oldu ve mücahedesine halen devam ediyor. Geçtiğimiz yıllarda Moazzam Begg’in tutuklanması üzerine geniş bir topluluğa yaptığı “Wake up people, wallahi wake up” temalı konuşması büyük yankı uyandırmıştı. Türkçe altyazılı hali yer yerde mevcut. Ancak İngilizce metnine ulaşamamıştım. Koç Üniversitesi’nde “Law and International Relations’ bölümünde halen öğrenimini sürdüren, aynı zamanda Scorp’ta Brand Relations Manager vazifesini üstlenen Nazlı Özkul, gecenin köründe beni kırmayıp, Hamza Andreas Tzortzis’in konuşmasını defalarca dinleyerek metnin İngilizce dökümünü çıkardı. Bu ilk defa oluyor. Google’da, Yahoo’da, Yandex’te, kısacası ‘kapitalizmin’ sirayet ettiği hiçbir yerde bulamazsınız. İlk defa bu blogta yayınlanmış oluyor.

Bu yüzden dileğim, bu konuşmanın olabildiğince çok paylaşılması. Ne kadar çok insana ulaşırsa, siz de bundan bir pay alacaksınız, emin olun. Bu payın para olmayacağı, bu dünyada ve ötelerde alınacak bir ‘hak’ olduğunu siz de tahmin edersiniz.

Her cümlesinden haklı bir başkaldırının fışkırdığı Hamza Andreas Tzortzis’in bu şahane konuşmasını paylaşmaktan onur ve gurur duyuyorum. Bir gün kendisiyle röportaj yapma imkânına da kavuşmanın ümidini içimde saklı tutuyorum.

May the God be with you Hamza.

Şimdi sizi Hamza Tzortzis’le başbaşa bırakıyorum.

Wake up people, wallahi wake up!

Esselamu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtuhu.

I just wanna go very quickly brothers and sisters, Brother Moazzam Begg reminds me of the say that was attributed to Ali (r.a).

Where he said that;

‘Be like the flower that gives its fragrance to even the hand that crushes it.’

And Wallahi, when I met Moazzam Begg 7 or 8 years ago, he reminded me a that kind of character.

He was crashed by the Americans, He’s crashed by this government.

But his flagrancies I everywhere, and that is the fragrance, and that is the fragrance of Hakk of the truth, it’s the fragrance of justice, it is the fragrance of unity…

And no matter what they do…

Uksum billa’, by Allah, the one that created entire cosmos, there will be million Moazzam Beggs,

Lock me up, lock him up, lock everybody up.

We are here because Lord of mercy on the whole of the world.

Allah is Rahman, he is the merciful.

And he sent Hz. Muhammad as a rahmet as a compensation to the whole of the world.

And we are not here as a victims, we are not here as domenstrators.

Wallahi, we are here as teachers.

We need to teach to teach this people. We need to teach these this people about justice.

As Allah says in the Quran, “İnnallahe yuhibbul muksitin.” “Allah loves the just”

As Allah says in the Quran “Ya eyyuhellezine amenu kunu kavvamine lillahi şühedae bil kist.” ”

O you have believed! Be steadfast and witnesses in justice for Allah! And do not let the hatred of others.” Make you swerve from justice. Be just! For that is closer to God consciousness!

We need to teach this people about our mercy.

Because when we had these Islamic principles in place, yes, sharia law, not the Sharia law of the Skye News and Fox News!

The truth Sharia law, when Jews they saw as liberators from prosecution.

As Zion Zohar academic says: Thus when the Muslims cross the street in Gibraltar, in the Iberian peninsula, the Jews saw the Muslims as liberators from prosecution.

Brothers, sisters and friends we are here as teachers.

We need to teach them the truth concept of the justice, and we are here to remind that this world terror is chasing a phantom is chasing a ghost!

More people die in this country because they cant pay their winter bills.
More people die in this country because of infant mortality, because of poverty.
In America more people die because of dog bites than terrorism.
I don’t see a war of K9’s.

Brothers, sisters and friends, we need to teach these people the truth terrorists.
Yes we disagreed with terrorism; we talked Uncle Tom many times.

Wallahi, by Allah, The truth terrorism is capitalism in my opinion!
It kills far more people because of injustice!

In Africa in only 2013 10.6 million children died because of no food!
Why is my son Zekeriya, is any different from African child?

It because this what happens only implement the laws that coming shoddy bases rather come from divine IT. They are coming from limited minds.

Wake up people! Wallahi Wake up!

“Cuz if you don’t stand for something, Malcolm X said “You will fall for anything.

“Yâ eyyuhâllezîne âmenûstecîbû lillâhi ve lir resûli izâ deâkum limâ yuhyîkûm.”

O you have believers, respond the call of Allah as messenger to times that gives life people.

Don’t be adopt human walking, respond to this call.

And I want to see you, quite of you, all the time; get of your facebook and twitter for unreasons.

Get off the Tv, get off kebabs and shishas and the coffee shops.

That is the time for sacrifice people!

If you don’t do it now, who is gonna do it?

May Allah blessed you all!

 

Speaker: Hamza Andreas Tzortzis

English Text: Nazlı Özkul

The Qur’an Verses: Kadir Sarıkaya

 

Kariyer Peşinde Koşanların Çok Hüzünlü Hikayeleri

Bu akşamki matinemizde sizlere ta uzak diyarlardan getirdiğimiz ünlü Jazz sanatçısı… Yok öyle bir şey. Jazz sanatçısı da neymiş? Chicago mu birader burası? Size dengesiz insanlarla uğraşmama sanatını öğreteceğim. Bakınız, çevrenizde çokça görürsünüz; ruh hali hava raporu gibi değişen, sabah karayelden eserken akşam lodosa çeviren manyaklardan hepiniz haberdarsınız.

Peki bu neden böyle, hiç düşündünüz mü? Taviz veriyorsunuz. Karşı tarafa ‘istediğin zaman bana ulaşabilirsin’ rahatlığını veriyorsunuz. O ne yapıyor? Sizi kullanıyor. İstediği zaman camınızı kıracağı bir yangın tüpüsünüz onun için. Siz fırsat verdikçe şımarıyor, böbürleniyor. Tepki göstermediğiniz müddetçe de bu ahmakça döngü devam ediyor. Sonra ne oluyor? E mutsuz oluyorsunuz. Hak ediyorsunuz da, ne yalan söyleyeyim.

Modernitenin getirdiği o gaydırıguppak kent yaşamı bizlere kurnazlığı öğretti. Sabah kruvasan ve filtre kahveyle ejderha gibi başınıza dikilen ‘Naber Burcu Hanım, maillere baktınız mı, koordinatör rapor bekliyor’ diyen Tolga beylere intisap ettiniz. Anneniz aradığında yaptığınız atarları Tolga Bey’lere yapamadınız. Öğle arasında şirketin size verdiği sadaka kabilinden yemek fişleriyle bistrolarda zıkkımlanıp, kıçıkırık bir tabağa 35 lira bayıldınız. Haftasonu Asmalı’da, Alsancak’ta, Nevizade’de, Kadıköy’de nirvanaya ulaşmaya çalıştınız.  Ulaşabildiniz mi? Hayır. Kıçınızdaki delik daha da büyüdü. 64 ay vadeyle araba aldınız, 12 ay taksitle topuklu ayakkabı. Coco Chanel’in bir şişesine 400 lira bayılmak size statü verecek sanıyordunuz, onda da yanıldınız.

İnsan Kaynakları’ndan Tülay Hanım altıncı kadehte ‘İki satırlık adamları ömrüne musallat ettiğini ve ondan dibe vurduğunu’ Çiçek Pasajı’nın anason kokan kubbelerinde çınlatırken, yanında oturan müdürü Tuncay, Tülay’ı nasıl götütürüm hesabındaydı. Her yerde mi oluyor böyle canım, biraz abartmıyor musun, ne bu plaza düşmanlığı, diyebilirsiniz. Umurumda değil. Gözlemlerimi aktarmakta hürüm ve bu hürlüğümü kullanırken de size sormayacağımdan emin olabilirsiniz.

Tanrı’ya tapmak size banal ve iptidai geldi. (Google’a gir, iptidai kelimesinin anlamını öğren. Event’ın anlamını öğrendiğin gibi. Anladın mı düdük makarnası?) Tanrı diyemediğiniz için yeni dinler icat ettiniz. Haftasonu partilemeleri buna dahil mesela. Paris’te 5 euroya içeceğiniz şaraba burada 200 lira bayılmak kıçtaki deliği biraz daha genişletti sadece ama Tülay hâlâ Tuncay’la ilişkiye giremedi. Çünkü Tülay’ın lise terk bir belalısı var. Tülay her ne kadar üniversite mezunu olsa da, içindeki feodal kadından kurtulamıyor. Arabesk sevdalısı. Tuncay Depeche Mode falan dinliyor, Leonard Cohen takılmaya çalışıyor ama o da nafile. İçinde yok. Tuncay’ın içinde Hakkı Bulut saklı. Dışında takımı Armani.

Reikiler, yogalar, pilatesler size hiçbir şey katmaz. Cüzdan boşalttığınız yoga seanslarının anavatanı Hindistan’a gitseniz, adamların nasıl pislik içinde yaşadığını görseniz, mideniz bulanmaz mıydı plaza dümbükleri? Kapıda güvenliği olan spor salonlarında ‘Om’ yaparak mı açacaksınız çakralarınızı? Adama gülerler. Organ adı zikretmeyeyim şimdi.

Plaza neandartellerinin en büyük garabeti de herbirinin CEO modunda takılması. Sanki her ay sigorta primleri yatmıyormuş gibi, yemek fişlerini biriktirip marketten alışveriş yapmıyorlarmış gibi, iş görüşmelerinde nezaketten kırılmıyorlarmış gibi caka satmaları ve kendilerini Zeus’un amcaoğlu zannetmeleri. 24 ay taksitle aldığın İpad’le de çözülmüyor bu iş genco, naber, nasılsın? Mini Cooper çok güzel araba ama soyununca bütün kadınlar karanlıkta aynı renk görünürler. Yoksa sen yatağa arabayla mı giriyorsun? Metrobüsle dünyanın en güzel kadınlarını evime taşıdım. Pişman değilim. Metrobüsün markası da Mercedes, annıyon mu?

Her şeyiniz yarım. Bu yüzden kaybediyorsunuz. Gazeteci dostum Samet Doğan demişti ki; Sonuna kadar git be insan!” Günah işlerken bile yarımsınız. Sapına kadar gitmek sizi çok korkutuyor. Hep güvenli limanlar arıyorsunuz. O gemi o limandan kalkmazsa ne işe yarar? O uçak o pistten havalanmazsa otobüsten ne farkı kalır?

Kapıda x-ray cihazlarının olduğu yüksek katlı ve çok yüksek güvenlikli plazalarda hayatın akışı çok yavaş ve Einstein’in görecelilik yasasına tamı tamamına uyuyor. Yıllık izninizde yapacağınız tatil için kredi kartından 12 taksit yaptırıp onu da seneye ödüyorsunuz. Anlık zevkinizi bir yıl içinde sizden geri alıyorlar. Anı bile yaşayamıyorsunuz lan Carpe Diem tosuncukları.

Bu devran hep böyle mi dönecek? Aynı girdapta savrulmaya devam mı edeceksiniz? Çözüm basit. Bırakın nesnelere tapmayı. Swarm’dan check-in yapınca Nobel ödülü almıyorsun yavrucuğum. Bütün özel hayatınız sosyal medyada, gözlerimizin önünde. Periscope’tan da canlı yayınlara başladınız, iyice bataklığa battınız. Mahrem, özel hayat kalmadı. Artık sevişmeler evlerden canlı yayınlanacak neredeyse. Senin boğaz kıyısında yediğin ve tabağına 40 lira verdiğin dandirik serpme kahvaltıdan bana ne ulan? Gel ben sana onu 5 liraya mâl edeyim. O zaman cakan bozulur. İlla gidilecek o pahalı mekana. Gitme demiyorum, git. Ben de seviyorum zaman zaman, daha doğrusu ‘param olduğu zaman’ şık yerlere gitmeyi. (O da ne demekse?)

Sizin gibi garsonlara ‘it’ muamelesi yapmıyorum lakin. Kendim garsonluk yaptığım için zamanında, bilirim nasıl zor bir meslek olduğunu. Evet, garsonluk da bir meslektir, zoruna mı gitti paşam?

Garsona ‘baba’ diyorum ‘patron’ diyorum ‘efendim’ diye hitap ettiklerinde bana, bozuluyorum. Ne efendisi ya, ben burada kahvemi içip sonra defolup gideceğim. Senin tek bir efendin var, beş harften oluşuyor ve ne yana bakarsan O’nu görüyorsun zaten.

Ey, kariyerlerine tapanlar, CEO’luğa, genel müdürlüğe, genel koordinatörlüğe oynayanlar, tarihin akışı içinde zerre kadar yeriniz olmayacak.

Beş parasız ölen Robert Musil kıyamete kadar baki kalacak ama siz mezarlarınızda iskeletinize Pierre Cardin giydireceksiniz.

Bu arada, sormayı unuttum, kefeninizi Gianfranco Ferre’den, tabutunuzu kiraz ağacından ister misiniz?
Pamuk konusunda bir şey diyemem ama. Onun fiyatı her yerde aynı. Kıça tıkanan Apple pamuğu çıkarsa WhatsApp’tan mesaj atarım, merak etmeyin.

Bu kadar muhabbetin üstüne mezarınızdan check-in yapmayı da sakın unutmayın ha, sonra çok bozulurum.

Ne diyorduk? Jazz konserine gidelim mi? Adını büyük ihtimalle bilmiyorsundur. Şarkılara da eşlik edemeyeceksindir. Aretha Franklin desem öküzün trene baktığı gibi bakarsın suratıma.

Demet Akalın ne güne duruyor? Dün gece birkaç film seyretmiş, canı çıkmış ağlamaktan. Aman, dava falan açıyor, açmasın. İyi şarkıdır. Ağlama Demet Akalın. Plazaların çalışanları senin sayende rahatlıyor.

Yazı biterken İstanbul’un en yüksek binası Saphire bana bakıyor. Göğe uzanmış zeker gibi dikiliyor öyle. Dikilsin dikilmesine de, yeryüzünde dikey olan her şey bir gün yatay olmaya mahkumdur, bu da unutulmasın.

İyi geceler plazacılar. Sabah erkenden doğru servise. Mehmet Bey rapor bekliyor. Attachment’lara baktınız mı? Neden maili bu kadar geç teslim ediyorsun?

Duydum ki, terfi almak için kırk takla atıyormuşsun, atma.
Başka bir mevkiiye, başka bir şirkete meylediyormuşsun, etme.
Çakralarını açmak için reiki seanslarına cüzdan boşaltıyormuşsun, boşaltma.

Metallica ne diyordu ‘Sad but true’ şarkısının son kıtasında;
“I’m your truth, telling lies
I’m your reasoned alibis
I’m inside, open your eyes
I’m you, sad but true”

Satanist diye aşağıladığınız, metalci lan bunlar diye küçümsediğiniz herifler bile çözmüş hakikati. Daha neyin traşındasınız ey koftiden dünyanın vıttırıvızzık kariyer sevdalıları?

En son Metallica’yı 2008’de Sami Yen’de seyretmiştim. Şimdi yerine residence yapılıyor.
Ya, işte öyle.
Kadir SARIKAYA
twitter.com/SarikayaKa

Tango Yapan Hatuna İkincisi Olmayacak Birinci Mektup

Sana bu satırları yazarken ben çok uzaklarda olacağım. Latife yaptım canım. Olmayacağım. Fransızlar ‘humour’ der. Gerçi onlar ‘humour’dan da anlamazlar. Sen daha iyi bilirsin. Fransalara gittin çünkü. Ben gidemedim. Edirne ciğeri yiyip İstanbul’a geri döndüm.

Pink Floyd’dan şu an adını hatırlamadığım bir şarkıyı dinliyorum. Sözlerini biliyorum ama. Adları unutuyorum. Adları unutuyor olmam atları sevdiğimden olabilir. Koşan atların peşinden koş T. Duran atların değil. Onlar zaten duruyorlar. Sen bir jokeysin. Hep ufka dikmen gerek gözlerini. Atının her nal çakışında geriye dönüp bakarsan tökezler düşersin.

Kibre gelince. Kibirli miyim bilmiyorum. John Milton’ın dediği gibi ‘Vanity is definitely my favourite sin.’

Canım yandığında tsunami dalgaları gibi çarpmayı seviyorum. Sarsmayan yazı bir boka yaramaz. ‘İnsanlar sahtekâr, herkes maskeleriyle geziyor, ah eskiden ne güzel Çamlıca’da mehtaba çıkardık’ tatavası yapmayacağım. Biliyoruz neyin ne olduğunu. Sadece nankörler. Sadece doyumsuzlar. Sadece hadlerini bilmiyorlar.

“Omnia vincit veritas” demiştik. Hakikat her şeyin üstesinden gelir. ‘Ben yapamam, beceremem’ diyenlere inat ‘Hayır ben yaparım, yapacağım da, siz de bunu göreceksiniz’ demiştim. Amcamın ‘Televizyoncu olup ne yapacaksın ulan, gel dükkânın başına geç ticaret yap’ demesinin üzerinden 10 sene geçti. Trilyonlar kazanıyor ama ne halt edeceğini bilmiyor. ‘Ne yapayım Kadir?’ diye bana soruyor. ‘Ne bileyim ulan dünyayı gez işte’ dedim. ‘Ulan mı?’ dedi. ‘Ulan’a takıldı mesela. Büyük olduğu zehabına kapılan insanlar ne küçük detaylarda boğuluyor değil mi?

Çok mu ‘intime’ konuşuyorum acaba? Bu bir otobiyografi değil ki. Kalb-i siper-i saika diye bir şey var. Kalpten kalbe paratoner gibi bir anlama tekabül ediyor. Sen yazdın, ben konuşmuyorum, başka biri içimden fısıldıyor. Radyo-TV’yi kazandım, bıraktım. Güzel Sanatlar’a girdim, bıraktım. Fars Dili ve Edebiyatı’nı kazandım, onu bırakır gibi oldum, sonra yine sarıldım. Bırakacak mıyım? Bu defa değil patron, bu kez değil. Artık zarlar hep yek gelmeyecek.

Gazeteciliği kitaplardan, televizyonculuğu akademisyenlerden öğrenmedim. Babam esnaftı, tekkesinde piştim. Garsonluk yaptım, baba parasıyla karşısına oturttuğu hatunlara caka satanlara barlarda viski getirdim. Cintonik isteyip ‘Lan bunun cintoniği az olmuş’ diyen hıyarların suratına ‘Al sana cintonik’ deyip bardağı suratına boca ettim. Kitapta yayınlanan makaleme, yaptığım onlarca röportaja, dergilerde, gazetelerde çıkan yazılarıma rağmen yaptığım hiçbir işten gocunmadım. Yaşadığım yanıma kârdır.

Hep gönlüm yârda, aklım kârda oldu. Yaşayışta materyalist, hissiyatta maneviyatçı. Doğuyla batı arasında dümenini şaşırmış gemi. Atlas Okyanusu’nun ortasında kendisine ada arıyor. Tam buldum sanıyor, bir bakıyor, ada değilmiş gördüğü. Serap bile değilmiş. Aslında öyle bir şey hiç yokmuş.

Al Pacino, ‘Heat’ filminde kendisini yakında aldatacak olan karısından şu lafı işitir;

‘Neden bu kadar öfkelisin?’
‘Öfkeme tutunmak zorundayım. Bu beni diri tutuyor. Bu yüzden ayakta kalabiliyorum.’

O kadar yoruluyorum ki yaşarken. Medyanın hissiz zorbalıklarına tahammül etmeye çalışıyorum. Her geçen gün içim başka notalar basmaya başlıyor. Evime geldiğimde huzur bulabiliyorum ancak . Sonra kendimi ‘Benim burada ne işim var ulan?’ derken buluyorum. Ne diyordu İncil’de: “Halbuki vermesini bilmeyenler alamayacaklardır.”

Ne kadar zorlaştırıyoruz her şeyi. Kendi kendimizi abandone etmekten Nişantaşı kokonalarına döndük. Çok şey istemek değildi maksadım. ‘Huzur arıyorum, mutluluk arıyorum’ diyen kişisel gelişim kitabı müptelası abullabutlara bütün uzuvlarımla gülüyorum. Aradığım bir şey yok. Amaç mı? Ne amacı? Tek bir şey biliyorum; yaşıyorsam, yapacağım şeyler vardır.

Bir gönüle girebilmek. Bir kalbi kazanmak. O kalple birlikte yoğrulmak. Project House’un kreatif direktörüyle yaptığım iş görüşmesinde ‘HSBC’nin yıllar önce yaptığı bir reklam vardı, hatırlıyor musun?’ dedim. ‘Hayır’ dedi. ‘Bak’ dedim, dünyanın belki de kapitalle en çok sevişen bankası bile ‘Evdeki huzur, zenginlik budur’ mottosuyla yapmıştı reklamını. Bu ne demektir biliyor musun? Aslında hepiniz sahtâkarsınız. Alamadım işi. Alamadığım onca şey olduğu gibi. İyi ki de almamışım.

Kendi yolunda ilerlemek gibisi var mı? Kendini gerçekleştirmenin yolu klasik feminizm geyiğiyle ‘kendi ayakları’ üzerinde durman değildir ama. Beraber olabilmektir. Birlikte adım atabilmektir. Kibir benim büründüğüm kaftan. İçinde aba var. Abanın altında sopa var. Gerektiği yerde çıkarıp vuruyorum, hepsi bu.

İsmet Özel’in ‘Bir kez öpüşebilseydik dünyayı solduracaktık’ demesi gibi. Benim ‘Akordu bozuk sazların tamircisi ünvanı kartvizitimde yazmaz, kendimi takdim edeyim; galib olan bu yolda mağlub bir kumarbaz’ demem gibi. (Ah, bu da mı kibir acaba?)

‘Fayrap’ sevişmeler gerilerde kaldı. Şimdi ‘quickie’ oldu adı. Plazalara tevarüs ettik. Teneşir taksitle o ayakkabıyı almazsak rahat edemiyoruz. İphone çıktı, hadi 6’sını alalım. 64 gb kesmedi, 128’i yok mu? Var aslanım var, 500’ü de var. Ne yeter sana? Cigabaytlarla yaşamını ölçecek kadar dangalak mısın?

Bütün bu gevelemelerim aslında neyi işaret ediyor? Sıkılıyorum T. Çok sıkılıyorum. Surat asmıyorum, eğlendiriyorum insanları. ‘Entertainment’ çağında değil miyiz? Hadi, eğlendir bizi. Güldür. İyi hissettir. İyi vakit geçirelim. İyi olan ne varsa yapalım. Peki bu kadar mı? Pazar sabahı sevişmelerine mi kaldı bütün sanatçı taifesi? Koko çekip, esrarın ucuna asıldıktan sonra mı bulacaklar gerçeği?

Gerçek burada. Tam karşında. Başka hiçbir yerde değil. İşte o yüzden sana yazının bidayetinde demiştim ki ‘Omnia vincit veritas.’

Bu, hayatımda yazdığım en tuhaf yazıydı.

Kadir SARIKAYA

twitter.com/SarikayaKa

 

Meçhul Kadın Ağıtı

Eskiden kadınlar üzerine çok analiz yapardım. Daha doğrusu yapmaya çalışırdım. Anlaşılmaz olduklarına kanaat getirdiğim günden beri aklımın iplerini saldım. Artık devir ‘sevgiyi belli etmeme’ devri. Kaçak güreşme devri. Yalan söyleme devri. Belki de becerip kaçma devri. Kurnazlık devri. Dalavere devri. (Bak bu laf fonetik açıdan güzel oldu) Dalavere devri. Dalavere devri. Dalavere devri. Üç defa söyleyince Joker gelip ‘Why so serious?’ deyip ağzına bıçak sokuyormuş. ‘Bu yaralar nasıl oldu biliyor musun, sana hikâyemi anlatayım mı?’

Escortun yatağına girdiğinde bile ona ‘kadın’ muamalesi yapan adamlar. Yani onun da bir ruhunun ve kalbinin olduğunu bilen adamlar. Yıllar önce Rus bir escortla otel odasında buluşmuş, hiç sevişmeden iki saat sohbet etmiştim. Ukrayna’da bir kızı varmış, sonra ölmüş. İzmir’de para kazanmaya çalışıyormuş. Hayatı buydu. ‘Sen Rus erkeklerine benziyorsun ama onlar gibi kaba değilsin, bir de yüzün esmer’ demişti. Hatırımda kalan tek şey bu.

Kadınlar hususunda (kadınlar diyerek genelleme yapıyorum değil mi) söyleyeceğim şeyleri Platon iki bin sene önce söylemiş zaten. Oscar Wilde da ‘Kadınları anlamaya çalışmayın, sadece sevin. Kadınlarsa erkekleri sadece anlasınlar, sevmeseler de olur’ diyerek noktayı koymuş.

Oscar Wilde hapisteyken, Reading Zindanı Baladı adıyla maruf harika şiirlerinin arasında ‘Oysa herkes öldürür sevdiğini’ ismiyle bir inci parçası bırakmıştı tarihin yaprakları arasına. Hikâyesi bin yıl sürecek. Hiç eskimeyecek. Gelecek kuşaklar da bu şiirle sükun bulacaklar. Sonradan bu Ramiz Dayı geyikleriyle paçavraya döndü ama ben bir kez daha hatırlatayım.

oysa herkes öldürür sevdiğini
kulak verin bu dediklerime
kimi bir bakışıyla yapar bunu
kimi dalkavukça sözlerle
korkaklar öpücükle öldürür
yürekliler kılıç darbeleriyle
kimi yeterince sevmez
kimi fazla sever
kimi satar kimi de satın alır
kimi gözyaşı döker öldürürken
kimi kılı kıpırdamadan
çünkü herkes öldürür sevdiğini
ama
herkes öldürdü diye
ölmez…

Ruhlar çıfıt çarşısına dönmüş artık. 21.yüzyıl. Her şeyin olduğu ama bu kadar varlık içinde mutsuzlukta zirveye oynayan ahmaklar sürüsü. Nankörlüklerinin farkına yaş 35’e gelince varıyorlar. İş işten geçmiş oluyor tabii. Nerede o sevgililerinden aylarca haber alamayıp mektup gözleyenler? Onlar çoktan tarih oldular. Gökyüzünde belki birer yıldızlardır şimdi. Hani Sezen Aksu’nun ‘Oturup yıldızlardan bakalım dünyadaki resmimize’ dediği yerdedirler.

Sonra berdevam. Sonra müstemirren bombok, ruhsuz sevişmeler ve 40’ında çökmüş bir hayat. Öngörü mü demiştin. Al sana öngörü. Duvarına mı asarsın, aklına mı çakarsın, orası sana kalmış.

Kadir Sarıkaya

twitter.com/SarikayaKa

Modern Çağın Özgür Köleleri

Aşkın yakıtı özlemdir. Gençliğin heyecan. Evliliğin tahammül. Politikanın bazen yalan. Bazen makyavelizm. Bazen pragmatizm. Bazen konformizm. Bazen hiçbir şey. Bazen işler sadece olması gerektiği gibi yürür. Senin müdahalelerin işe yaramaz.

Ya içinde nefes tükettiğin toplumun yakıtı ne? ‘Bir olma duygusu’ mu? Artık böyle düşünmüyorum. Toplum diye bir şey yoktur, tek tek bireyler vardır diyordu bir İngiliz politikacı. Artık bireyler bile yok. Sanal gerçeklik var. Facebook’tan yaptığın siyaset, Twitter’dan kustuğun analizlerin var. Y kuşağı tabiriyle öyle analiz manaliz ‘kasacak’ zihinsel faaliyetlerden yoksunsan eğer Instagram var. Selfie çek, Retrica’yla parlat, sonra like bekle, kasabın önünde ciğer bekleyen kedi gibi. Asla doyurulmamış ruhunu sanal gerçeklikle takviye et. Başka türlüsü mümkün değil. Başka türlü ölürsün. Başka türlü ızdıraplara gark olursun. Başka türlüsü ‘anarşik’ neyim olursun, ‘kötü arkadaşlar’ edinirsin, aman yavrum eroine alıştırırlar (eroin mi kaldı, artık bonzai var), içkine ‘ap’ atarlar (hap değil ap).

‘Toplum’ kelimesinin bir karşılığı yok artık. Toplum içi boş bira bardağı. Dibi tutmuş pilav. Demlene demlene katrana dönmüş çay. Filtresine kadar içilmekten tadı leş gibi olmuş sigara. Havalandırılmamış ev. Yıkanmamış bulaşıklar. Toplum kendi kendini yedi, bitirdi. Geriye birey halinde yüzbinlerce iskelet kaldı.  Her akşam işlerinden evlerine, olmadı iki tek atmaya bir yerlere karşı konulamaz güdülme dürtüleriyle akın eden milyonlarca basmakalıp insan. İnsan mı dedim? Gönüllü modern köleler. Maaş yatmış mı? Yatmış. E o halde haydi bunu ıslatalım. Yılın çok küçük bir bölümünde iyi yaşamak için yılın çok büyük bir bölümünde hayatımızı, vaktimizi, benliğimizi kiraya veriyoruz. Bunun adına modernite ‘çalışmak’ diyor, inanmayın siz. Adıyla sanıyla prangasız mahkumiyettir bunun adı. Başka türlü açıklanamaz, hatta açıklanabilemez.

‘İnsan sevdiği işi yapıyorsa çalışmış sayılmaz’ diyordu Evropa’dan birileri. Ben ezelden beri hep sevdiğim işi yaptım. Tanrı’nın yamacına aldığı kullarındanım. Buna rağmen dar kalıpların arasında sıkıştırılmış hissettim kendimi. Sevdiğim işin bile beni sınırlandırdığını görünce dünyada ‘sevilen iş’ diye bir şeyin olmadığını nihayet anladım.

Metrodan çıkıp nereye yürüyoruz? O otobüs bizi nereye götürüyor, ne yapmaya? O çok önemli işimiz ne? O taksiye binip ‘Nereye gidelim’ istiyoruz? Amaçsızlığımıza amaç arıyoruz. Bunu söylemek size çok zor geliyor, korkutuyor, biliyorum. Bu amaçsızlığı bir kere fark etseniz depresyonlara, bunalımlara, intiharlara sürükleneceksiniz, bu yüzden çaktırmıyorsunuz. Çaktırmamak için de ‘Reiki öğrendim şekerimler’, ‘Burada sergi varmış canımlar’, ‘Abi sıcak şarap içelimler’ bizi kuşatıyor. Fatih’te nargile içmekten, Taksim’de kafaları çekmekten, AVM’lerde bowling oynayıp eğleniyormuş gibi yapmaktan bıkmadık mı?

Eskiden olsa, bütün sene çılgınlar gibi çalışıp borçsuz tatile gidenler, şimdi 10 günlük kıytırık tatil için kredi kartına 12 taksit yaptırıyorlar. Yaptığın tatilin bedelini önümüzdeki yıl ödüyorsun. Finans-kapitalin sivri dişli vahşileri seni hayatın bir adım gerisinden gelmeye mecbur bırakıyor. Geçen sene sürdüğün sefa gelecek sene seni tırmalıyor.

Bir hücrede, ayağında prangalarla, paslı zincirlerle bağlı olsan, hiç olmazsa mahkumiyetinin bilincinde olur, çilesini çekersin. Çünkü zincirler gerçektir, prangalar orada durmaktadır. Dokunabilirsin onlara. Somutturlar ve sapına kadar hakikidirler.

İşin kötü yanı ne biliyor musun? Postmodern şehir yaşamı seni öyle bir zincire vurmuş ki kıpırdayacak bir metrakere yerin olmadığı halde her yere gidebileceğini zannediyorsun. İşin daha da kötü yanı ne biliyor musun? Gideceğin onca yer olduğu halde hiçbir yere gidemeyeceğinin farkındasın ama yine çaktırmıyorsun. Daha daha kötü yanı ne biliyor musun? Keşke prangalar ve zincirler görünür olsaydı. Hiç olmazsa onlardan kurtulmanın yollarını arardın. Şimdi prangalar ve zincirler bize Wİ-Fİ ile bağlı. Görünmüyorlar. Ama her yanımızdalar. Kurtulamıyorsun! Kurtulamayacaksın! Kurtulamazsın!

Modern insan diye bir şey yoktur, modern toplum diye bir şey olmadığı gibi. Son modern insan bilgisayarın icadından önce öldü. Biz başka bir formuz. Metamorfoza uğramış varlıklarız artık. İnsan görünümünde ama güdümlü çalışan yarı robotik mekanizmalarız. Akıllı telefonlarımız, tabletlerimiz, laptoplarımız yüzünden hayatı ıskalıyoruz gibi bayatlamış geyikleri yapmayacağım. Ben de akıllı telefon kullanıyorum. 16 yaşındayken hayatımın ilk aşkından ayrıldığımda yaşadığım duygusal boşluğu telefonumu kaybettiğimi sandığım zamanda yaşamamıştım. Öyle bir panik hali ki, beni kendimden utandırdı. Ne yapıyordum ben? Kıçıkırık bir telefon işte, değil mi? Beni öpebilir, sarılabilir, sevişebilir mi benimle? Bir bok yapamaz halbuki.

Nesneleri tanrılarımız yaptık, icad ettikçe tapıyoruz. Helvadan putlar yapıp yiyen eski çağın cahilleri bizim yanımızda solda sıfır kaldılar. Bu halimizi görseler nereleriyle gülerlerdi, organ tahminlerini size bırakıyorum.

Biz seyirciler bu tiyatrodan çok sıkıldık. İçimizden ‘Durdurun bu saçmalığı, ne yapıyorsunuz siz yahu?’ diyecek bir uyanık çıkmadığı için de zoraki seyre devam ediyoruz. Oyun bittiğinde çok pişman olacağız. ‘Bu kepazeliğe nasıl katlandık?’ diye hayıflanacağız.

Boşverin bütün bunları şimdi. Haftasonu bilmem nerede falancanın konseri varmış, gidelim mi? Gidelim anasını satayım. Maaş yatmış çünkü. Gidelim ve birkaç saatliğine kablosuz ağlarla çevrilmiş zincirlerimizi çözermiş gibi yapalım.
Hamster gibi tekerleği çevirmeye devam. Kafesin üstünden de havucu sarkıtıyorlar. Havuca ulaşmaya çalışıyoruz. Tekerleği çevirdikçe havuç bizden uzaklaşıyor. O uzaklaştıkça biz daha hızlı koşuyoruz.

Aslında havuç yokmuş meğer. Kandırılmışız.

Kadir SARIKAYA

twitter.com/SarikayaKa

Aradığınız kişi şu anda sizi seviyor, lütfen tekrar deneyiniz

Titreyerek asansöre bindi. Asansörün halatları hızla onu zemine doğru çekiyordu. Düşmenin zevkine vardı. Sokağa çıktı. Etrafına bakındı, hiç kimse yoktu. Adımlarını sıklaştırmasına gerek yoktu. Bir yere gitmiyordu. Bir yerden gelmiyordu. Sağa ya da sola dönebilir, düz ya da çapraz gidebilirdi. Sadece yürümekle görevliydi. İnsan kalabalığının aktığı şehrin en işlek caddesine seyirtti. Eskiler buraya Cadde-i Kebir, yeniler İstiklâl adını vermişti.

Dizlerine kadar çektikleri çizmelerinin içinde kaybolmuş müşteri bekleyen kevaşeleri gördü,  yakalanmaları halinde analarını en az yedi sene ağlatacak esrarı zulalarında saklayan torbacıları gördü, Ağa Camii’ne girip çıkan mü’minleri gördü, Ağa Camii’ne girip çıkmayan mü’minleri gördü, camiinin kapısında bekleşen dilencileri seyretti, Çiçek Pasajı’ndan yükselen anason kokusunun sponsorluğunda atılan yapay kahkahaları işitti, soğuktan gözbebekleri büzüşmüş Suriyeli bir çocuğa vicdanı ilişti, birbirleriyle hayli sert münakaşa eden bir çifti izledi (2 saat sonra sevişirler diye düşünmeyi ihmal etmedi), karşıdan karşıya geçen topal bir adama takıldı bakışları, topal adamın koluna çiçekçi bir kadının girdiğini gördü, aksi istikametten sırtındaki çantasında taşıdığı T cetveliyle muhtemelen mimarlık öğrencisi bir kız geçiyordu. Birbirlerine baktılar. T cetvelli kız, seni unutmayacağım. En çok da hayallerini merak edeceğim. 10 sene sonra bir rezidınsın 26.katında yeşil çayını mı yudumlayacaksın, yoksa Cihangir’de bir evde, hani anlarsın ya… Benimle…

Bütün bunları boşverdi. Odakule’yi geçti genç adam. Dilenci bir kadının ‘Allah ne muradın varsa versin’ dediğini işitti. Birkaç metre kadar ilerlemişti ki geri döndü, kadına 50 kuruş uzattı. Dönüp gidecekken liseden arkadaşı Murat’ın ona doğru gülümseyerek geldiğini gördü. Seneler olmuştu görüşmeyeli. Allah muradını hemencecik verivermişti. Karşıdan gelenin ilk aşkı Dilara olmasını isterdi, olmadı. Onun yerine elimizde Murat kalmıştı. Depodaki tüm Dilaralar tükenmişti. Mevsim değişikliği yüzünden olmalıydı. Herkes birbirinin elini tutmuştu, ben açıkta kalmıştım. Her zamanki gibi sezon sonunu beklemeliydim. İndirime giren, alıcı bulamayan, modası geçmiş bütün ruhlara taliptim. Çünkü benim yaralarım vardır. Yaraları olan da gelir beni bulur. Sağaltırız birbirimizi. Ben onları yaralarından öperim, onlar benim yaralarımı överler. Biz birbirimizi nerede görsek tanırız. En büyük acılar gözlerde yaşar, bu yüzden gözlerimizle anlaşırız. Biz biraz daha farklı bakarız gökyüzüne. Hani böyle harcıalem bakışlarla değil, yıldızlarda umut arayan nazarlarla süzeriz felekleri. Çünkü göklerden gelecek kararları hep beklemişizdir. İstanbul her gün yazılan yeni bir romandır. Her gün yeniden okunur, sonu bilindiği halde okunur. ‘Sıkıldım’ dersin, yine okursun. ‘Yeter’ dersin, yine istersin. ‘Bitti’ dersin, bitiremezsin. Ulan sen de İstanbul gibisin. Hiç çekilmezsin, ama çok güzelsin!

Kadir Sarıkaya

İntihar Etmeler Cumhuriyeti

İçimden böyle bir yazı yazmak hiç gelmiyor. Şu anda kadın erkek ilişkilerinin ekonomik tabanlı toplumsal kırılmalarını yazabilirdim. Ya da Eyes Wide Shut filmini tamamladıktan bir hafta sonra esrarengiz bir şekilde öte tarafı boylayan Stanley Kubrick’in ne denli tuhaf bir adam olduğunu anlatabilirdim. Yok, içimden gelmiyor. Ülkemde, 61 yaşında, evet ulan, 61 yaşında, Antep’te seyyar satıcılık yaparak hayatını idame ettirmeye çalışan Cemil Bozkuş intihar etti. Bundan daha büyük bir kıyamet olamaz. Mide kabul etse, ruh kusar. Topluma bakıyorum, umurlarında bile değil.

Cemil Bozkuş’un siyasi görüşünü bilmiyoruz, hiçbir zaman bilmeyeceğiz, umrumuzda bile olmayacak. Çünkü Cemil Bozkuş, akşam evine geldi, hepimiz gibi. Hepimiz gibi odasına çekildi. Ama hepimizin yapmadığı bir şeyi yaptı. Tavandaki demire astı kendisini. Eşi salonda uyuyordu. Haberi bile olmadı kocası ruhunu ötelere teslim ederken. Çığlık attı kocasını ipte sallanırken görünce, evlatlarını çağırdı, maket bıçağıyla ipi kestiler (maket bıçağı ulan evet maket, Bursa içi paslanmaz çelik değil) indirdiler cansız bedenini aşağıya.

‘La rahate fi-d dünya’ düsturunu duyduk. Arapça’da ‘Dünya hayatında rahat yoktur’ manasına geliyor. Ancak bu düstur, ekmeğini kazanmanı kahpece engelleyen insanlar yüzünden kendini sıvaları dökülmüş bir tavana asmanı gerektirmiyor aslında. Aylar önce intihar eden yazılım mühendisi Mehmet Pişkin’in trajedisini yazmıştım. Onunla da ister istemez empati kurmuştum. Mehmet’in arkadaş çevresi ona o kadar yabancıydı, onu o kadar anlamıyordu ve uzaktı ki bir başına kendini yok etmesine göz yumdular. Mehmet Pişkin’in intiharından bahsederken, ondan birkaç sene önce evine 10 lira getiremediği için Diyarbakır’da kendisini benzer şekilde tavana asan seyyar satıcı Hacı Örüç’ün hikâyesine de değinmiştim. O da temelde aynı, fakat gerçekte ‘farklı’ bir sebeple hayatından vazgeçmişti.

Ne garip ülke? Her şeyin değişiyor. Refah düzeyin, maaş bordron, kredi kartının limiti, yaşadığın muhit. Ama değişmeyen tek bir şey var bu coğrafyada: ölüm biçimin. İlla ki birileri senin huzur içinde yaşamana müsaade etmiyor, gelip kancayı takıyor. Sonra arkanda bir dram bırakıyorsun. Sen toprağın bağrında bedeninin çürüyüşüyle haşır neşirken arkanda siyasi komplolar, seçim kampanyaları, politikanın kirli irinlerinin döküldüğü meydanlar kalıyor geride.

Şunu soruyorum; bir ülkede, dürüstüçe ekmeğini kazanan bir insanın rızkına Deccal’e taş çıkartacak zorbalıkla göz dikmek hangi sosyal devletin başarısı olabilir ki? Neymiş? Seyyar satıcılar vergi vermiyormuş. Seyyar satıcının vereceği vergiden ne olacak? Devlet abad mı olacak? Siz o vergileri kayıt dışı kazançlarla her geçen gün servetini şişiren kan emici alçaklardan almanın yollarını arasanıza!

Evine ekmek götürmekten başka bir telaşı olmayan, belki gelecek ay nasıl geçineceğini bile bilmeyen 61 yaşında bir adam intihar etti bu ülkede: adı Cemil Bozkuş. Bürokrasinin ruh üflediği zabıtalık denen kurum kökünden değiştirilmediği sürece hiç unutulmaması gereken adam; Cemil Bozkuş. İntiharıyla bizlere bu köhne dünyayı bırakan adam. “Alın ulan arabalarınız, evleriniz, akıllı telefonlarınız sizin olsun, ben ailemin rızkını bile birkaç işgüzar yüzünden temin edemeyeceksem, yaşamak bana zul gelir’ diyen adam: Cemil Bozkuş.

Babam gençlik devresinde, seyyar satıcılık yaparak kendisine bir gecekondu dikti. Yetmedi, beş çocuğuna ve karısına baktı. Her gün o zabıtalardan nasıl kaçtığını CIA ajanları duysalar şapka çıkarırlardı. Bugün bütün seyyar satıcıların CIA ajanlarına ‘kaçış’ dersi vermesi gerekiyor. Daha acı gerçeği söyleyeyim mi? Birçok seyyar satıcı zabıtalara rüşvet vermek durumunda kalıyor. Çünkü biliyor ki o rüşveti vermezse onu orada tutmayacaklar.

Peki meclisin bu konudaki yaklaşımı nedir? Zabıtalığın bir zorbalık kurumu olarak yıllardır süregelmesinde devletin otoriter aldırmazlığığının olduğu aşikardır. Çözüm sunulmuş mudur? Hayır. Hiç kimsenin umurunda olmadan, bu ülkede milyonlarca seyyar satıcı her sabahın köründe ekmek kavgası namına sokaklara dökülmektedir. Hani, o vapurdan indiğinizde gördüğünüz sıcak su torbası satan adam, hani ‘Çocuğunu sevindir abicim, ablacım, peluş oyuncaklar 5 lira’ diyen adam, hani sana anahtarlık satıp yanında kalem hediye eden o adam, onların hepsi dünyanın en büyük, en esaslı, en kallavi adamlarıdır. O kadar insanlardır ki, dört duvar hanelerine ekmek götürmek için gün içinde yüzlerce insanın önünde serenat yapmaktan aslan gocunmazlar!

Seyyar satıcılar, Romalı lejyonerlerden, kolezyumda vahşi hayvanlarla dövüşen gladyatörlerden, Interstellar’da başka galaksilere gitmeyi göze alan o kahraman astronotlardan çok daha cesur adamlardır. Çünkü yaşadıkları hayat ilüzyon, gösteri ve ya kurmaca değil, hakikatin ta kendisidir!

Türkiye Cumhuriyeti son 10 senede her alanda reform hareketleriyle, sivilleşmeyle yeniden yapılanıyor. Peki sorarım, bürokrasiye neden hiç dokunulmuyor? O köhnemiş, çürüye çürüye leş gibi kokmuş bürokrasinin köküne neden kibrit suyu dökülmüyor? Zabıtalık kurumu, evine üç kuruş götürmek için canhıraş mücadele eden insanların gırtlağına baldıran zehri dökmek için mi vardır? Sorumlu kurumların ve meclisin bu doğrultuda adım atmasının vakti çoktan geçmiştir.
Yine de geç değildir. Neden biliyor musunuz?

Çünkü şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nin en üst düzey makamında gençliğinde simitçilik yaparak ailesine katkı sağlamış biri oturmaktadır…

Kadir Sarıkaya