Ferhat Ünlü: Üst akıl, devletler gibi tarih içinde dolaşan bir ruhtur

Ferhat Ünlü, nevi şahsına münhasır bir yazar. Romanlarını okumaya başladığınızda ‘Bu adamın bir meselesi var’ diyorsunuz. Sarsmayan ve ‘bir meselesi olmayan yazar’ hedefine ulaşmakta mahir olamaz zaten. Ferhat Ünlü, sarsmayı bilenlerden. Kendisini ‘yazı işçisi, gazeteci ve romancı’ olarak tanımlıyor. Buzdan Gözyaşı, Bir Gölgenin İntikamı, Münasebetsizleri Ayıklama Teşkilatı ve Kötü Roman yazarın diğer romanları. Bu aileye şimdi yeni bir üye daha katıldı: İlahi Kripto! Ferhat Ünlü’yle son romanı İlahi Kripto’yu konuştuk.

Kadir SARIKAYA

İlahi Kripto’nun ana karakteri Atilla Pan’a yüklenilen büyük anlam bana başlarda gerçekdışı geliyordu. Ortada Kronosizm Tarikatı var. Geçmişi yüzlerce yıllık… Kronosistler bu kadar büyük planların tezgâhlayıcısı iken Atilla Pan gibi ketum, tekinsiz, planlarını her an bozabilecek bir adama bunca değer biçilmesi haliyle tuhaftı. Sonra John Fowles’un Büyücü’sünde bir söz karşıma çıktı tesadüfen. Kitabı kurcalıyordum ve altını daha önce çizdiğimi fark ettim. Şöyle diyordu Fowles: “Kimse tek kişi için sinema kurmaz, tabii bu kişiyi çok özel bir amaç için kullanmayacaksa…”

Kronosizm Tarikatı’nın neden Atilla Pan’ı hedef seçtiği romanın başat sorusudur. Neden başkası değil de o? Bunun geçerli sebepleri var. Spoiler vermemek adına hepsini sıralamayayım ama romanın başlarından itibaren biliyoruz ki Atilla Pan, Gizli İlimler Teşkilatı (GİT) adı verilen ve sadece ezoterik örgütler üzerine çalışan bir gizli servisin başkanının oğlu her şeyden önce. Bu, onu doğal olarak Tarikat’ın hedefi yapıyor. Tabii tek sebep bu değil. Hatta asıl sebep başka. Bu sebebin açıklanmasını da sona bıraktım. Şu düsturla: Hayat da en gizemli şeyi, ölümü sona bırakır. Öyleyse bir öykünün en büyük sırrı da ancak sonda ifşa edilirse anlam kazanır.

İlahi Kripto bana Büyücü’ye bir nevi saygı duruşu gibi de geldi. John Fowles’a saygıyla baş selamı veren bir kitap…

John Fowles gerçekten hayranlık duyduğum bir yazar. Fowles okurluğu, bana göre roman okurluğunda önemli bir mertebedir. Mit ve gizemi ustaca harmanlanması, eserlerinin temeline güçlü trajediler yerleştirmesi, Jung başta olmak üzere önemli psikanalistlerin teorilerinden yararlanarak esaslı kurmacalar yaratması, böylelikle insan ruhunun derinliklerine inmesi, kadınları tanıması ve onları iyi anlatması gibi faktörler onu 20. yüzyıl romancıları arasında öne çıkaran faktörler. Koleksiyoncu ve Fransız Teğmenin Kadını’nın yeri de bende ayrıdır ama Büyücü onun başyapıtı. İlahi Kripto, bir yönüyle Fowles’a ve Büyücü’ye bir saygı duruşu evet.

Yaşıyor olsaydı Fowles’un bana “Evlat iyi iş çıkardın. Sen iyi bir romancısın” demesi, inanın şekilli bir edebiyat ödülü almaktan çok daha anlamlı gelirdi bana. Gerçi Fowles tıpkı ‘Tanrı yazar’ rolünü reddettiği için bazı romanlarının finallerinin ucunu açık bırakması gibi edebiyat otoriteri edasıyla “İyi bir romancısın” demeyi de reddederdi. Yine de samimi düşüncesini bir biçimde belli ederdi gibime geliyor.

Genelleştirmek istemem ama İngiltere’de bulunduğum için biliyorum İngilizler, gerçeği saklamayı pek iyi beceren bir doğaya sahipler. Genetik olarak otosansüre meyilli bir yapıya sahipler hatta. Ama Fowles böyle değildi. Hatta “Başka herkes geçmişini sansürleyebilir ama biz yazarlar yapamayız” kabilinden bir sözü de var. Fowles otosansürsüz yazan bir yazardı. Kendi ırkını korkusuzca eleştirdiği satırları da var. Sanırım bir İngiliz yazar olarak onu büyük romancı kılan faktörlerden biri de buydu.

Atilla Pan, yaratılan klasik istihbaratçı imajına uymuyor. Zaafları olduğunu inkâr etmiyor. Buz gibi değil, aksine kadınlarla ilişkisinde yine Fowles’un tabiriyle “Homme sensuel” biri… Duygularına fazla bağlı… Hatta şarap ve kadın tutkusundan yola çıkarsak oldukça ehlikeyif…

İnsan zaaflarıyla var olan bir varlıktır. Mesele bu zaafları bilmek ve ona göre yaşamak. İstihbaratçılar zaafları en iyi tespit eden insanlardır. Zaaflara odaklandıkları için bu konuda deneyim kazanmışlardır çünkü. Bu amaçlarla eğitilirler. Çünkü zaaf, istihbari manada hedef şahsın devşirilmesi için zaruridir. Buna da motif derler. Öte yandan her insanın olduğu gibi istihbaratçıların da zaafları vardır. Yıllar içinde bir istihbarat gazetecisi olarak edindiğim tecrübeye istinaden söyleyebilirim ki çoğunda yıllarca bilgi saklamak zorunda kalmanın verdiği birikmişlikten ötürü konuşma, anlatma arzusu var. Bu da onların motifidir.

İlahi Kripto’daki istihbaratçı karakter Tahir Beyoğlu’nun motifi kendine aşırı güvenmesi ve kendini ayaklı yalan makinesi olarak addetmesi. Özgüveni bu kadar yüksek olduğu için en iddialı yerden vuruluyor. Atilla Pan ise bir istihbaratçının oğlu ve istihbarattan anlayan biri. Ama öyle yaşamıyor. Tutkularının peşinden giden biri. Bu da ona pahalıya patlıyor.

İlahi Kripto zaman zaman öyle bir bilgi bombardımanına tutuyor ki okuyucuyu, insan bir an kendisini üniversite sıralarında bir profesörün karşısında ya da bir toplantı öncesinde brifing alırken hayal ediyor. Hospitalier Tarikatı’nın 104 ülkeyle diplomatik temasları olan ve hâlâ yaşayan tek şövalye topluluğu olduğunu Ferhat Ünlü’den öğrendik mesela. Yazar, aynı zamanda didaktik mi olmalıdır? Mutlaka bir şeyleri gösterme, öğretme telaşında olmalı mıdır?

Roman türünün ciddi evrimler geçirdiği kanaatindeyim. Geçirmek zorunda olduğunu da düşünüyorum. Hikâye anlatmak en eski tarihlerden beri insanoğlunun vazgeçmediği bir şey. Hikâye anlatmanın bana göre en üst formu olan roman türünün ortaya çıkışı ise 16. yüzyılda Don Quijote ile başlıyor. Don Quijote hem klasik, hem modern, hem de postmodern roman unsurlarını bünyesinde barındıran bir prototip. Roman, o günden bu yana çok değişim geçirdi. Ama belki de en çok değişmesi gereken evredeyiz.

Bilgi vermek roman türünün işi olarak görülmeyebilir ama öte yandan okur kurmaca okurken bilgilenmek de istiyor. Dünya okuru, Tapınak Şövalyeleri Tarikatı’nı Umberto Eco’nun Foucault Sarkacı adlı romanından öğrendi. Eğer kurduğunuz öykü, gerçeklikle iç içe geçen bir öykü ise İlahi Kripto’da olduğu gibi istihbari konuları ve ezoterik örgütleri mercek altına alıyorsa bilgi vermenin bir mahzuru olmadığını düşündüm.

Ve zamanımızın ruhuna uyacak şekilde yer yer romanın içine -karakterlerin konuşmalarının arasına- öykünün kurmacası açısından bilinmesinde fayda gördüğüm bilgileri serpiştirdim.

İlahi Kripto’nun temeli üst akıl üzerine kurulmuş. Bunlar zamana tapıyorlar, dünyayı kadınların yönetmesi gerektiğine inanıyorlar. Kronosistler olarak biliniyorlar. The Usual Suspects filminin aforizmasıdır, biliyorsunuz.
“Şeytanın en büyük hilesi aslında var olmadığını tüm dünyayı inandırmaktır.” Kitapta buna da gönderme yapıyorsunuz zaten. Üst akıl gerçekten de var mı gibi abes bir soru sormayacağım elbette. Acaba meseleyi dramatize ediyor olabilir miyiz? Suistimale çok açık ve oldukça gizemli bir mesele. Hatta Kubrick’in, Rotschild Ailesi’nin Mentmore Towers’ta çekmesine izin verdiği Eyes Wide Shut filmini çektikten kısa bir süre sonra ölmesi bile “Fazla ileri gittiği için” üst akıl tarafından verilen bir ceza olarak yorumlanmıştı bazıları tarafından. Üst akıl gizemli kalarak kendilerinden korkmamızı mi istiyor yoksa bütün ana hatlarıyla bilinmek mi?

Üst akıl dediğimiz şey, tıpkı devletler gibi tarih içinde dolaşıp duran bir ruh aslında. Bugün üst akıldan anladığımız şey, güçlü devletlerin de içine yerleşmiş küresel sermaye çıkarlarına hizmet eden bir güç odağı. İroniktir ki, ulus devletlerin kurulmasına vesile olan burjuvazi şimdi küresel sermayenin bayraktarlığıyla tek dünya devleti ideali peşinde koşuyor. Bu amaçla da ulus devletleri tahrip ediyor. Romanda bu ana temayı, üst aklın bu temel stratejisini işledim.

Tabii Kronosizm Tarikatı kurmaca bir tarikat. Gerçekte böyle zamana tapan ve dünyayı kadınların yönetmesi gerektiğini öne süren bir tarikat yok. Ama bu bir sembol. Üst aklı resmeden bir sembol.

Kubrick’in Eyes Wide Shut’ı çektikten sonra ölmesi bir tesadüftür elbette. Aksine inanmak komploya haddinden fazla prim vermek olur. İstihbaratın, yani bilginin tuhaf, paradoksal bir yapısı var. Daha fazla bilgi edindikçe komploya ihtiyaç duymuyorsunuz ama öte yandan çok fazla bilgi edinmek zihninizin komplolara inanma kapasitesini artırıyor. Sanırım zamanımızın en büyük paradokslarından biri de bu. Romanda bu temayı da işlemeye çalıştım.

Örgüt liderinin insanüstü olarak görüldüğü ezoterik örgütlerin amaçlarına ulaşmak için her yolu deneyebileceklerini biliyoruz. Türkiye’de FETÖ’yü “Paralel Devlet” olarak tanımlayan ilk gazetecisiniz. Yaptığınız özel haberler, televizyon programları ve röportajlar FETÖ’ye karşı verdiğiniz mücadelenin ispatı niteliğinde. Bir roman yazarı olmaktan çok, gazeteci kimliğinize yönelttiğim bir soru bu. Bu işi en iyi bilenlerden olduğunuz için… Türkiye, FETÖ’yle mücadelesinde daha uzun yıllara ihtiyaç duyacak mı? Klasik tabirle “tehlike geçti” mi? Dünya tarihindeki ezoterik tarikatlar göz önünde bulundurulduğunda FETÖ’ye benzer bir yapılanması ve taktiksel stratejisi olan bir örgüt var mı?

Paralel Devlet, Amerikalı siyaset bilimci Robert Paxton’ın ürettiği bir kavram. Ben sadece bu tanıma FETÖ’nün uyduğunu gördüm ve altı yıl önce bunu yazdım.

Dünyada FETÖ benzeri bir örgüt yoktur, daha doğrusu onun kadar yaygınlaşmış benzer bir örgüt yoktur dersek abartmış olmayız. Irak’taki Kesnizani Tarikatı’nın FETÖ’ye benzeyen yönleri vardı. Ancak onlar küresel bir yapılanma değildi.

168 ülkede örgütlenmiş, istihbarat örgütü gibi çalışan, Türkiye Cumhuriyeti başta olmak üzere pek çok ülkenin sırlarına vakıf, yatak odasına girmiş başka bir örgüt yok. Ben devletin FETÖ ile mücadelesinde 15 Temmuz 2016’dan beri ciddi mesafe kat ettiği inancındayım. Daha önceki mücadele, bürokrasinin uygitsinci tavrı ile sekteye uğrayan yarım yamalak bir mücadeleydi. Tehlike geçmiş değil ama örgüt deşifre oldu. Devlet bu örgütle mücadelede pratik kazandı. Bu konuda rapor ve iddianamelerle ciddi bir külliyat oluştu. Bu saatten sonra geriye dönüş olmaz. Ama mücadele en az on yıl daha sürer.

Her yazar, biraz da kendini mi yazar?

Milan Kundera’nın güzel bir sözü var bu konuda. “Romanlarımdaki kişiler kendime ilişkin gerçekleşmemiş olabilirliklerdir. Her biri benim ancak kenarında dolaştığım bir sınırı aşmıştır. Ve romanın sorguladığı sır, o sınırın ötesinde başlar” diyor. Buradan bakarsak yazar, kendisinin aşamadığı sınırları aşmış karakterler yaratır. Bunlara gerçek hayatta yaptıramayacağı şeyler yaptırır. Onları büyük mutluluklar ya da büyük trajedilerle sınayan bir kişiye dönüştürür. Hakikaten işin sırrı burada.

Ve her yazar daha iyi tanıyabileceği karakterleri yazar. İlahi Kripto’nun başkarakteri Atilla Pan romancı olduğu için benim tanıyabileceğim, empati kurup anlatabileceğim bir karakter. Babası istihbaratçı olduğu için istihbarat konularında da bilgili. Bu da benim işime geliyor. Zaten karakteri oluştururken bütün bunları hesaplıyorsunuz. Ama Atilla Pan benim ancak sınırlarında dolaşabileceğim eşiklerde gezinen bir karakter. Başına gelenler neredeyse olağanüstü şeyler… Dolayısıyla başkarakterlerden başlayarak yazarların resmettiği karakterler onlardan farklı kişilerdir. Bazı yönleriyle onlara benziyor olabilirler ama esas olarak onlardan farklıdırlar.

Flaubert de “Madame Bovary benim” derken bir kadın karaktere kişilik verirken onunla ne kadar empati kurduğunu anlatıyordu. Kendi kişiliğinin Madame Bovary’e benzediğini değil…
23722011_10156380859337891_2101715586_n
Reklamlar

Vahşi kapitalizmi dövmeye Volvo’yla gidiyoruz

Yavuz Turgul’un yedi sene aradan sonra Şener Şen’le bizleri yeniden şerefyab edeceğini duyar duymaz Yol Ayrımı filmine gitmek için düştük yola. Filmden önce Adem Şentürk’le telefonda konuşuyoruz, ateş püskürüyor. Ki çok iyi bir film izleyicisi olduğuna galaksi şahittir. Dedim yapacak bir şey yok geldik, göreceğiz, içimizde kalmasın. Bir yandan da diyorum ki Yavuz Turgul ve Şener Şen ortaklığında nasıl kötü bir iş çıkabilir ki? Belki Adem Bey biraz abartıyor.

Hayır! Abartmamış. Eksik söylemiş. Ortada birbirine eklenmiş hareketli kareler var ve buna film demek zorunda kalıyoruz teknik olarak. Yol Ayrımı’nın film olup olmadığı tartışmalarını kıymetli astronotlarımıza bırakırken filmdeki en mühim noksanı söylemezsem kendimi asla affetmem: Arkadaşlar, filmin senaryosu yok. Yavuz Bey filmi çekmeye başlamış, ‘Boşver olm kervan yolda düzülür’ demiş, senaryoyu sanki sahnelerin üstüne eklemiş.

Şu filmin sinopsisini ben size iki cümleyle yazabilirim. 2 buçuk saat uzatıla uzatıla macun gibi, ortaya garip bir heyula çıkmış. Türkiye’de asla var olmayan bilinçli işçi sınıfı meğer Yavuz Turgul’un grotesk düşlerinde yaşıyormuş. İngiltere işçi sınıfının mücadelesini ezbere bilen devrimci bacımız Nihal Yalçın, sonunda kendisini tazminatsız işten attıran patronuna çay getirip üstünü örtüyor. Tam bizdeki ağlak, kof romantizme yakışır türden bir zırvalık.

Kapitalizmi eleştirmenin de binbir çeşit yöntemi vardır, ama bunu öyle ustaca yaparsın ki hepimize de bir şey öğretmiş olursun. Önemli olan daima kazanmak için hırsla çalışmak ve çok zengin olmak için rakip, arkadaş, mağdur dinlemeden cesetlerini acımadan çiğneyip geçmek ama siz bütün bunları boşverin, yağmur damlalarının tenimizde bıraktığı o saydam ıslaklık ve burnumuza getirdiği esatiri koku her şeyden daha değerlidir. Bir yerlere gelebilmek, bir şeyler başarmış olmak adına nelerden vazgeçiyor ve neleri feda ediyoruz? Temel güzel. Ama üstüne çıkılan katlar çarpık çurpuk. Öyle değil mi Yavuz Bey? Yönetmenliğinize diyecek yok. Ama senaryo, ‘anlatılmak isteneni’ çok ucuz bir dille yapıyor. Klişe bile olmaktan yıldıran klişelerle, 70’lerde örneğini çokça gördüğümüz Yeşilçam filmlerinin modern versiyonu olmaktan öteye gidemiyor Yol Ayrımı.

Bu arada Volvo gerçekten çok sağlam araba. İroni, ya da şaka yapmıyorum. Ben öyle Mercedes, BMW meraklısı bir adam değilim. Size söz Sayın Turgul, âtide mangırı cukkaladığımda altımda bir Volvo olacak.

Şener Şen’in oyunculuğu yine filmi izlenebilir kılan tek şey. Rutkay Aziz’in o klasik edalarını görmekten usanmıştık, bir kez daha usandırıldık, sağolsun. Bas bariton sesiyle yıllardır entelektüel adam rollerinin bir numerolu mümessili olan Rutkay abimiz, boynunda fuları, hayatın gustosunu bilen adam karakteriyle filmlere iltihak etmek için her zaman hazır ve nazır bekliyor. Film çekecek olursanız aklınızda bulunsun. Fularlı enteli Rutkay abi oynayacak.

Bir de şu Galatasaray Lisesi fantezinizi de rafa kaldıralım artık. Scent of a Woman filmindeki meşhur Baird School’u Yarbay Frank Slade on dakikalık konuşmasıyla yerle bir ediyordu. Bu kadar basit, on dakikaya bakar her şey. Bırakın şu ‘Biz tüm Türkiye’ye politikacı, sanatçı, sporcu, yazar ihraç ediyoruz’ kafalarını. ‘Bize Mekteb-i Sultani deyin canım, böyle daha havalı oluyor….’ Hayır, Le lyceé de Galatasaray diyelim, aristokrasi katsayımız artsın. Anlamayanlara da İlber hoca konuyu ‘vülgarize’ etsin.

Filmden çıktıktan sonra arkadaşla konuşuyoruz. “Ulusal bir kanalda dizi yapılsa şu film, 13 bölümden sonra yayından kaldırılırdı” dedim. “Ne 13 bölümü, o kadarı bile görmez’ dedi.

Demek 7 sene beklemek işinde en usta adamları bile hamlaştırabiliyor. Yavuz Bey, Şener Şen’le bu işiniz jübile olmasın. Bu tatsızlığı unutalım. Hiç yaşanmamış farz edelim. Devrimciye varacakken çıtçıtçıya yar olan Emine’nin halet-i ruhiyesine girdik çoğumuz. Yavuz Turgul-Şener Şen birlikteliği sona erecekse bile Yol Ayrımı bu sona layık değil. Benim son bir umudum var. Bir de kendinizi aşsanız da her filmde bir ‘KODAMAN’ göstermekten vazgeçseniz, en azından kendinizi tekrarlamaktan bıktırmamış olursunuz.

Filme dair cebime koyduğum en kıymetli armağan Robert Frost’un ‘Gidilmeyen Yol’ şiirini öğrenmek oldu.Bu hususta Yavuz Turgul benim açımdan teşekkürü hak ediyor. (Borges’i zaten biliyorduk, bununla anca cehl-i mürekkep Cihangir bebelerini tavlayabilirsiniz Yavuz Bey)

“bir ormanda yol ikiye ayrıldı, ve ben –

ben gittim daha az geçilmişinden,

ve bütün farkı yaratan bu oldu işte.”

Kadir SARIKAYA

BAŞARISIZ MÜNTEHİRLER CEMİYETİ

İnsanlar seni kalabalık zanneder ama değilsindir. En ufak bir alakan yoktur onlarla. Günlük heyecanları sana komik gelir, içten olmadıklarını çoktan fark etmişsindir. Alıcıların açıktır. Her kanalı çeker senin beynin. Bu yüzden de alarm zilleri çalmaya başlar muhayyilende. Herkesin farklı yöntemleri vardır kaçış için. Kimi dinde bulur ferahlamayı, kimi bir topluluğa aidiyet hissinde. Kimi alkole sarılır, bir diğeri uyuşturucuya, ya da bir insana bağımlı olmayı tercih eder. Bir ilişkiye kaptırır kendini. En olmadık hayaller peşinde koşabilir. İnsanı öldüren ne kanser, ne savaşlar, ne de 21. yüzyılın cinnetli toplumu. İnsanı yalnızca derin bir can sıkıntısı öldürebilir. Can sıkıntısından başımıza olmadık işler mi almadık, yapması mutlak tehlikeli manyaklıklara mı imza atmadık? Daha milyoncası var. Hangisini saysam kapı hep can sıkıntısına çıkıyor.

En kötüsü de etrafının yüzlercesiyle çevrili olduğu. Dışardan bakıldığında her şeyi tıkırında gözüken, kendisiyle başbaşa kaldığında ne yapacağını bilemeyen robotlar sürüsüyüz artık. Sartre’ın “Cehennem başkalarıdır” demesine aldanmayın. Cehennem biziz. Çünkü akıl kendi kendinin fabrikasıdır, cenneti cehenneme, cehennemi cennete çevirebilir. En mutlu günümde kendimi en rezil anksiyetelerin içine atabilirim düşüne düşüne. Benim en büyük düşmanım frontal lobum. Evet, beynimin forvet hattını suçlu ilan ediyorum. ve her teraneye kendince bir kılıf uydurup kimyamı bozan amigdalamı azmettirici ilan ediyorum. Kendi kendime verdiğim zararı, bugüne kadar nefret listemde yer alanlar, 32 kısım tekmili birden birleşseler, sanıyorum ki milyonda birini veremezlerdi. İçimde bir ben daha var, bana çok kızgın ya da sanırım benden nefret ediyor. Her iki ihtimalde de kendisiyle anlaşamıyoruz. Paranoid şizofreni ya da başka bir şey değil. Bir ara çok şüphelendim kendimden ve ‘Ah keşke’ dedim. ‘Keşke ulan’ Bu denli akıllı görünen ruh hastalarının olduğu yeryüzünde aklı çengele asıp akılsızlık ödülüne kavuşabilsem, daha mutlusu olabilir miydi benden?

İntiharı hiç düşünmediğimi mi sanıyorsunuz? Becerebilme imkanım olmadı, korktum. Korkmamın sebebi ‘Dünya ne kadar müthiş bir yer, sevdiklerimle daha çok vakit geçirmek bla bla’ gibi klasik zırvalar değildi. ‘Burası boktan, ulan ya orası daha boktansa’ diye korktum. Erteledim hep. Bazı zamanlar çok yaklaştım. Hadi bu sefer dedim. Yine ölemedim. Vardır bunda bir iş deyip bıraktım intiharlar peşinde koşmayı. Saldım kendimi. Ne olacaksa olsun dedim. Artık olması gereken her neyse o olsun ve ben de bu cenderede boğulmaktan kurtulayım. Hiçbir şey olmadı. Hiçbir şey olmamaya devam ediyor. Yaşıtlarımla aynı kaygıları taşımıyorum. Akademisyen olma hayalim var, bilmem bu defa tutturur muyum? Milyarda bir ihtimali kovalıyorum. 

Aklımın Polyanna lakaplı sarhoş hücreleri ‘Ya tutarsa?’ diyor. Ulan koskoca göl maya tutar mı diyor şeytanım. Kimin umurunda ki? Ölümün ilk alameti kalbin durması değildir, koca bir yalan bu. En son umut ölür. Umut ölünce artık geri dönüşü yoktur. Keşke zamanında okuldan nefret etmeseydim de Tıp Fakültesi’ne tutunup psikiyatrist olabilseydim. En azından bu kepazeliğin izlerini aramak için bilimsel dayanağım da olurdu. Şimdi maalesef bu ayrıcalıktan yoksunum. Başka psikiyatristlerle durum değerlendirmesi yapıyorum. Reenkarnasyon diye bir şey varsa (ki yok) ben bir zamanlar Carl Gustav Jung idim arkadaşlar, inanın bana. 

Yaşama dair bir beklentim yok. Yine de insana özgü ve kırılması çok zor tiksindirici bir umut var içimde hala. Neyin umuduysa? Bütün kalelerim zapt edilmiş, bütün tersanelerime girilmiş ulan. Ey insan, sen daha neyin peşindesin? Hala mı var içinde o kahrolası umut? Maalesef var. Olmamasını dilerdim. Atlattığım trajik bir ton badireden sonra umudum çoktan gebermiş olmalıydı. Ne yazık ki hala nefes alıyor.

Intime bir yazı gibi durduğuna bakmayın. Sizden de bahsediyorum. Sadece bazılarınızın yapamadığını, yapmak istemediğini, yapmak isteyip de ertelediğini yapıyorum. Yazıyorum ve yüzleşiyorum. Peki bundan sonra ne olacak? Bilmiyorum. Açıkçası umurumda bile değil. Meselenin korkutucu tarafı da bu zaten.

Kadir Sarıkaya

DİN MUTLAK GERİCİLİK, İNANMAMAK KESİN İLERİCİLİK MİDİR?

Yaratıcıya inanıyor olmak insanın zekasını düşürmeyeceği gibi inanmıyor olmak da artırmaz. Özellikle son yıllarda pompalanan zırva bir propaganda var. O da şu: inançsız olmak akıllı olmanın ön koşuluymuş gibi lanse ediliyor. Hayır efendim alakası yoktur. Bu propagandanın temelinde ise kendilerini şeyh zannedenlerin iftiracı ve uyduruk temeller üzerine inşa ettikleri rivayet ve nakil dininin insanlara mantıklı gelmemesi yatıyor.

İslam’ı modernize etmeye çalışmak ya da tarihsellik bataklığına saplanmaya lüzum yoktur. Bugün dinin kendisi bile bütün ontolojik kaygılara cevap bulmaya yeter. Ne var ki İslam’ı kertenkele öldürmenin sevabına, salavat çekmenin hurilere kavuşturacağına, sinek kanadındaki panzehire, deve sidiğindeki şifaya indirenler bu büyük yapıya korkunç boyutta zarar veriyor ve İslam’ı alay konusu yapıyorlar. 

İslam’ı safsatalardan arındırmak bugün şeyh geçinen birçok sahtekarın işine gelmez. Çünkü kazanç kapılarına büyük darbe indirilmiş olur. Bu yüzden gelenekçilik adı altında herkes kendi tarikatının taraftarlığını yapıyor. Üstelik daha geçen sene kendisini alim zanneden tescilli bir manyağın müritlerinin giriştiği darbe teşebbüsüyle büyük bir facia atlatan Türkiye, tarikatların ve sözde dini grupların tehlikesini fark etmişe ve FETÖ örneğinden ders almışa benzemiyor.

Unutulmasın ki bugün FETÖ’ye küfredenler birkaç sene önce kendisine toz kondurmuyor, Hocaefendi diyordu. Yine aynı kişiler bugün başka şeyhlerine toz kondurmuyorlar. Biz bu filmi ikinci kere izlemeyeceğiz. Sizin şeyhlerinizi tanımıyoruz. Tanımayacağız. Eğer aklınızı başınıza toplamazsanız bugün FETÖ’cülerin uğradığı akıbete yarın siz uğrayabilirsiniz. 

Bilinmelidir ki Türk halkında son 15 yıldır dine karşı müthiş bir soğuma gelişti. Bunda din tüccarlarının payı yadsınamaz. Kur’anda çelişki bulduğunu iddia edip Ahzab Suresi’ne takılanları başka bir başlık altında değerlendiririz. Ya da “Ben Kuran’ı okudum kardeşim, kendime uygun bulmadım” diyenlere de kimsenin sözü olamaz, yolları açık olabilir. 

Bugün İslam coğrafyasının geri kalma sebebi dinin kendisi değil din adına uydurulan yaveler, Abbasi-Emevi devriyle başlayan siyaset kavgaları ve terakkinin şeytan işi olduğunu iddia ederek İslam’ı tozlu raflar arasına kaldıran şeyh bozuntularının uyduruk fetvalarıdır.

Hülasa, İslam’ın kendisinde bir arıza yoktur, arıza metotta ve uygulayanlardadır. Modern olmanın birinci koşulu da dine küfretmek değildir. Burcu’lara şirin gözükeceğim derken Nurcuların ekmeğine yağ sürüyorsunuz, farkında bile değilsiniz.

Kadir Sarıkaya

Karolin Fişekçi: Ermeniyim diye Atatürkçü olamaz mıyım?

 

Belki iki ay önceden sözleştik ama bir türlü denk gelemedik. Sevan Nişanyan gibi ‘Atla gel Bebek’teyim, yapalım şu röportajı’ süratinde gerçekleşmedi. Karolin İstanbul’dayken ben Kıbrıs’taydım, İzmir’deydim. Ben İstanbul’dayken o Fethiye’deydi. Hayatımda en çok sürüncemede kalan ve en sonunda ‘Galiba yapamayacağız bu röportajı’ diye iç geçirdiğim anlardan birini yaşıyordum. Bir türlü bir araya gelemiyorduk. En sonunda Büyükçekmece Sahili’nde buluştuk. Açıkçası önyargılı başladım röportaja. Karolin’in dilinin kemiği yok, diye biliyordum. Şimdi günümüz politikası hakkında öyle sözler söyleyecek ki kendi başını da, benim başımı da yakacak diye düşünüyordum. Öyle olmadı. Karşımda çok mantıklı konuşan, kendi doğrusunu olduğu gibi savunan bir kadın gördüm. Hiçbir şekilde art niyeti yoktu, tamamen saf düşüncelerini söylüyordu ve ‘Tamam’ dedim, ‘İşte beklediğim oldu.’ Önyargılarım böylece kırıldı. Bugüne kadar yaptığım röportajlar arasında neredeyse makaslamadığım tek röportaj diyebilirim. Bu durulukta bir röportajı da makaslamak haksızlık olacaktı zaten.

Kadir Sarıkaya

 

 

 

-Bir sanatçı, bir ressam neden bu kadar siyasetle ilgileniyor?
-Artık ilgilenmiyorum zaten, yeter. İlgilendim ama birçok kişi de ilgilendi. Gezi sürecinde herkes, politik olmayan kişiler bile politik oldular.
-Sen apolitik miydin yani?
-Tamamen apolitik değildim. Bir şeyleri takip ediyordum. Bu kadar değildi. Sosyal medya artık yanında politik tweetlerle geliyor. Böyle bir hale geldi Türkiye’deki durum. Ben biraz daha sanat yönünden olsun istiyorum artık. Müzik, resim, edebiyat, sinema paylaşalım. Her ülkede bizimki gibi bir durum yok. Birbirleriyle atışmalar, kavgalar… Az küfür yemedim, az ülkeden kovulmadım. Cinsel içerikli tehditlerden sonra insan bir yerden sonra ‘Yeter’ diyor. Bir yandan eğlenceli oluyor fakat bir yandan da sulandırılıyor ya da o şiddet dili bunaltıyor. Politikadaki enerji göz önünde bulundurulduğunda Twitter’da bir şekilde rahatlıyorsun.
-Twitter’da çok popülersin.
-Olabilir, ben hiç takipçi satın almadım ama beni takip edenler de nitelikli kişiler.IMG_6907

 

BANA “YÜRÜ GİT ERMENİSTAN’A” DİYORLAR!

 

-Bir ton küfür, hakaret yiyorsun. Buna rağmen mi nitelikli kişiler?
-Önceden daha nitelikliydi ama hakkında haberler yapılınca bu sefer hedef gösteriliyorsun. Üstüne kadınsın, hoş bir kadınsın, gayrimüslimsin, o zaman “Bunu demek sana mı kaldı, yürü git Ermenistan’a” diyorlar. Ermenistan’la benim ilgim yok. İstanbul doğumluyum, annem babam Sivaslı. Ermenice bilmem, Ermenistan’a karşı bir ilgi beslemiyorum, “Gezmek istediğin 10 ülkeyi say” deseler, listeme bile girmez. Merak etmiyorum, merak etmek zorunda da değilim. Ermeni tarihiyle de ilgilenmiyorum, ilgilenmek zorunda da değilim.
-O zaman üzerine yapışmış bir yafta bu.
-Yafta. Ayrıca Ermeniyim diye illa ki 1915 Olayları’nı bilmek zorunda değilim ki. Anadolu Ermenisiyiz. Aile kökenimi bilirim, kültürü bilirim ama bazı kelimeler dışında Ermenice bilmem, yakın tarihe de ilgim olmadığından bu konularda asla iddialı değilim.
-Hrant Dink de öyleydi. O da Malatya’nın Ermenilerindendi.
-Aslında Anadolu’daki Ermenililikte bir tek din farkı var. Biraz daha ticaret, zanaat var. Birçok şey Anadolu kültürüyle aynı. Bir fark yok. Saldırmak, sataşmak istiyorlar, bu kasıtlı oluyor.
-İyi de o zaman siyasete niye bulaşıyorsun?
-İnsan bazen sorumluluk hissediyor. Ayrıca biraz rahatlıyorsun, içini döküyorsun.

 

BEN GEZİ’DE 3-5 AĞACIN DERDİNDEYDİM

 

 

-Gezi zamanında aktif miydin Twitter’da?
-Aktiftim. Ama hayatımda slogan atmış değilim. Gidip sokakta mücadele etmedim. Her zaman işin sanat yönüne baktım, daha kapalıydım. O zaman da yazıyordum, “Buraya yardım gerekiyormuş” türünden tweetler atıyordum. Şunu özellikle söyleyeyim; benim niyetim gerçekten 3-5 ağaçtı. Benim derdim buydu.
-Doğasever bir insansın o zaman. Gezi’nin sonradan evrilen tarafını kabul ettin mi?
-Kısmen. İnsan haklarına, demokrasiye önem veririm. Fakat forumlara katılmadım. Forumlarda zaten havanda su dövülmüş. Onu da tahmin ediyordum. Kendim ne yapabilirim diye bakıyordum. Benim en önemsediğim şey doğa.
-Buraya kadar, Gezi’ye sadece ‘doğa yüzünden’ önem verdiğin sonucunu çıkarıyoruz.
-Öyle oldu. Ondan sonra oradaki yardımlaşmayı görünce o kısmı sevdim. Çiçek çocuklar durumu.
-Ama o kuşak apolitikti. Y kuşağı diye tabir edilen türden.
-Ben hiçbir zaman çok politik, yumruk havada biri olmadım. Sol görüşlüyüm, sosyalistim, ama bunun hiçbir zaman slogan atan tarafında olmadım. Yapımda bu yok. Ben resim yaparım, bir şeyler yazarım, benim yolum budur daha çok.
-Okan Bayülgen gibi yapmadın o zaman. Bayülgen gençleri toplamıştı Gezi Parkı’na.
-İstesem belki birilerini toplayabilirdim ama öyle bir durumum yok. Şimdi ben resim yapayım, daha çok bilinçlendireyim istiyorum. Türkiye’de ve Dünyada doğa, adalet ve eğitim sistemini önemsiyorum. Çevremi korumaya özen gösteriyorum. Bu konuda da çevremi uyarıyorum.
-Tamam, iyi hoş da, Twitter’da niye siyasete giriyorsun o zaman?
-Herkes giriyor zaten.
-Senin sanatçı kimliğine zarar vermiyor mu bu?
-Bunlar bir bütün. Zarar veriyor mu bilmiyorum. Düşünüyorum da artık öyle bir noktaya geldi ki olmazsa olmaz. Mesela Bedri Baykam tipik bir CHP’liydi ama o da siyaset kokuyordu. Benim bunu konuşuyor olmam öyle bir durum değil çünkü artık herkes konuşuyor. Bağlam değişti.
-Türkiye’nin geleceğinden bir umudun var mı?
– Hiç belli olmaz. Sadece bazen umutsuzluğa kapılıyorum.
-“Çekip gideyim buralardan” gibi düşüncelerin var mı? Fazıl Say bunu çok söylüyordu mesela.
– Söylüyor ama kendisi de gitmedi. O biraz dert yanma hali. Aslında iyi niyetli bir şeydi. Müziğe onun çapında katkıda bulunmuş çok az insan var. Ülkesini sevmeyen bir insan kültürümüzü taşıyan bu kadar eser veremez. Edebiyat eserlerini şarkılara uyarladı, daha büyük kesimlere yaydı, Nazım Hikmet Korusunu kurdu vesaire.
-Şu anda olan şey nedir peki? Açık bir Tayyip Erdoğan nefreti var.
– Evet var, ama çok seven de var. Ben artık bunları düşünmek istemiyorum zaten. Ben şu anda kişilerle hesaplaşmayı geçtim. Ben nasıl faydalı olabilirim, bunu düşünüyorum.
-Gezi’de de doğacıydın zaten.
-Şuna kızıyorum ama. Ataköy’de de bir sürü ağaç kesildi. İstanbul’un göbeğinde yüzlerce yıllık ağaçlar kesildi. Gezi’ye giden kişiler Ataköy’de de oturuyordu. Belki de kapılarının önündeki ağaçlar kesildi, kimse bir şey yapmadı. Taksim sadece bir simge oldu. Ataköy sahilinin haline bak, residencelar yapıldı. Oralarda bir dolu ağaç vardı. Bunun da korunması gerekirdi. Ataköy’deki ağaçlar için neden bir mücadele olmadı? Mesela buna kızabilirim. Gezi’de biraz patlama hali vardı. 68 yazı gibiydi.
-Gezi’de olan çocuklar niye Ataköy’de yoktular? Ya da Okan Bayülgen’in dediği gibi “Havalar çok sıcak” mıydı?
-Gezi’de bir dayanışma hali vardı. Havalar sıcaktı ondandı dersek o dayanışmaya o sinerjiye büyük haksızlık etmiş oluruz. 68 Yazı için yaz ayıydı da ondan diyebilir miyiz? Gezi’ye de gittim ama olaylara hiç denk gelmedim. Birilerinin dediği gibi mevsimsel sebepleri bahane edemem. Gezi’nin de her gün içinde olmadım, daha çok sosyal medyadan takip ediyordum. Benim gittiğim zaman bir çatışma ortamı da yoktu. Sonsuza kadar parkta yaşayacak değildi insanlar sonuçta.
-Eskiden niye bu kadar siyasiydin? Şimdiden bahsetmiyorum.
-Bir yandan insan üzerinde sorumluluk hissediyor. Sonradan hiçbir şeyi değiştiremediğini görüyorsun. Daha çok kadına şiddet, arazilerin peşkeş çekilmesi gibi konularda yazıyorum.
-Hayır o konularda yazmıyorsun. Ben görüyorum.
-Yazmıyor muyum? Sen de annem babam gibi ‘Kızım, karışma siyasete’ diyorsun. Bir şeylerin değişmeyeceğini ben de görüyorum. Resim, müzik paylaşıyorum. Artık Twitter’da biraz daha sanatsal paylaşım yapmaya çalışıyorum. Televizyonda basit diziler ve yarışmalar dışında bir şey de yok. Gittikçe yeni nesil vasata geçiyor.

 

ERMENİYİM DİYE ATATÜRKÇÜ OLAMAZ MIYIM?

 

 

-Atatürkçü müsün?
-Evet, bundan da gocunmuyorum. Ermeniyim diye Atatürkçü olamam mı? Buna da çok laf ediyorlar. Şunu da itiraf edeyim, seçimden önceydi, CHP’den milletvekili aday adaylığını bile düşündüm. Sonradan vazgeçtim, bu işlerin zor olduğuna kanaat getirdim. Çok yıpranacağımı düşündüm. Sonuçta benim en iyi bildiğim iş resim yapmak. Artık doğaya yöneldim.
-Yaşlandın mı peki sen? Sürekli doğadan bahsediyorsun.
-Etrafta bu kadar çok gökdelenler varken insan doğanın kıymetini daha çok biliyor. Bunlar olmasaydı, doğaya bu kadar sarılmazdım belki de. Siyasette Twitter’da belki aktifim, demek ki taşı gediğine koyuyorum ki sen de bu kadar bana ‘Niye aktifsin?’ diyorsun.
-Seni ne ilgilendiyor, sadece işini yapsan senin için daha iyi olmaz mıydı?
-Herkes “bana ne” derse hiçbir şey olmaz. Biz mi kurtaracağız, bilinmez. Keşke öyle bir şey olsa…

 

 

TÜRK-KÜRT MESELESİNDE TARAF OLAMAM, ZORUNLU ASKERLİĞE KARŞIYIM!

-Peki o zaman, son yaşanan olaylar hakkına ne düşünüyorsun?
-Ben son 2 aydaki olaylar beni aşıyor gerçekten. Buradan konuşmak kolay. İnsanlar sürekli birbirini kandırmaya hazır. Ben biraz bundan bıktım. Doğaya yöneldim çünkü doğa yalan söylemez. O yüzden kalsın diyorum, uzak duruyorum. Doğada kandırmaca yok hiç olmazsa.
-Dağları, taşları, denizleri çok seviyorsun yani.
-Dalga geçer gibi soruyorsun.
-Tabii ki dalga geçiyorum. Şimdiye kadar değil ama şimdi söylediklerin bana saçma geliyor. Çünkü siyasisin. Bunu gözardı ediyorsun.
-Şöyle söyleyeyim, ben Türk-Kürt meselesinde taraf olamam çünkü bu konuyu hiç bilmiyorum, hakim de değilim. Bir şey soruyorum, Türkler kızıyor, başka bir şey söylüyorum Kürtler kızıyor. Ben daha çok soru sormayı seviyorum. İnsanlar bazen alınıyor. Oradaki durumu bilemem. Terör tekrar arttı ama bilemiyorum.
-Bilmeden yazdığın bir sürü tweet var, yapma lütfen.
-Ben şehitlerle ilgili şeyler yazıyorum, herkes gibi lanetliyorum, üzülüyorum. Terör çok da baş edilecek bir şey değil. Vahşi bir hayvan gibi düşün. Terörde riske girdiğin zaman zarar görürsün. Bu herkes için geçerli. Ben de üzülüyorum ama üzülmek dışında elimden bir şey gelmiyor, ateş düştüğü yeri yakıyor. O insanlar kocasız, evlatsız kalıyor. Bir kişi bile kıymetli. Karşılıklı inatlaşma yüzünden böyle oluyor. Bizi aşan hesaplaşmalar var. İstanbul’dan konuşmak çok kolay. Hasankeyf’e gitmiştim ama bu da turistik bir geziydi. O yüzden bu konuda ahkâm kesemem. Zorunlu askerliğe de karşıyım ayrıca. HDP o kadar güçlü olsa zaten terörü durdururdu. Demek ki kendilerini aşıyor. Demirtaş, HDP’ye göre fazla Beyaz Türk kaldı hatta. Ben bu yorumları kenardaki bir vatandaş olarak yapıyorum sadece. Siyasete o kadar bulaşmak istemiyorum artık. Çevre ve doğa konularında faydalı işler yapmak istiyorum. Sanatım da buna evriliyor.

 

Kadir Sarıkaya

twitter.com/SarikayaKa

Tüket, İtaat Et, Vefat et!

Hepiniz mi bu kadar salaksınız ya da kandırılmışsınız anlamıyorum. Bütün dünya üstünüzden geçiyor ama buna ses çıkaramıyorsunuz. Elbette problemlerimiz var, elbette maddi sıkıntılarımız var, kabul. Peki ya kendinizi hiç düşündüğünüz oluyor mu? Tabii ki hayır. Yıllık izninin bir bölümünü kullanırken borçlandığının farkında olmayan binlerce ahmağın arasında yer almak istemiyorum. Belki de yıllık izin saçmalığını kullanmayan akıllılardan biriyim. Yıllık izin ‘patronun sana deh demesidir’. ‘Haydi git bir müddet kendini toparla, sonra yine bana köpeklik et.’ İtirazı olan?

Şimdi size çok sert hakikatlerden bahsederdim ancak anlatamayacak kadar yorgunum. Bu yüzden daha soft gitmem gerekiyor. Prangalarınızı yırtamıyor ve daima aynı amaca hizmet ediyorsunuz. Birilerini daha çok zengin etmek için çalışıyor ve bunun bir parçası oluyorsunuz. Düşünce, hikmet, tefekkür diye bir şey kalmamış sizde. Her zaman daha fazlasını istiyor ve sonunda avucunuzu yalıyorsunuz. Neden? İşte bu tamahkarlığınız, ne yapacağını bilemez biçimde araba arkasında sallanan peluş oyuncak gibi davranmanız yüzünden. Hiçbir şekilde başınızı kaldıracak haliniz kalmamış. Sistem sizi de yok ediyor ve birer robota dönüştürüyor. Robotluktan çıkış imkanınız da kalmamış, her yerden kuşatılmışsınız.

İyi bir lisede oku. İyi bir üniversite kazan. Diplomanı al. İş bul. Evlen. Çocuk sahibi ol. Devam et. Devam et. Devam et. Vaktin gelince de öl. Emin olun üç gün bile hatırlamayacaklar sizi. Mezara girdiğiniz andan itibaren yoksunuz. O halde bu keşmekeş niye? Haftaya yetiştirilecek raporların canı cehenneme, kişiliğinizi kaybediyorsunuz, farkında mısınız?

Rust Cohle’un dediği gibi evrim sürecinde bu kadar ilerlememeliydik. Bir yerlerde yanlış yaptık ve bunun bedelini ödüyoruz. Sonunda, yani öldüğünüzde elinizde ne kalacak sanıyorsunuz? Hiç. Büyük bir ‘hiç’. Hiçbir şey yapmamış gibi bu dünyadan çekip gideceksiniz ve halen kendinizi bir şeylere adama peşindesiniz. Halbuki hiçbir şey olmayacak. Hiçbir şey rayına oturmayacak. Daha iyi bir hayat sürmeyeceksiniz. Daha iyi evlerde oturmayacaksınız. Daha iyi arabalara binmeyeceksiniz. Daha büyük hesaplar ödemeyeceksiniz. Her şey, patronlarınızca kararlaştırılmış durumda.

O halde?

Partiye devam etmekte halen kararlı mısınız? Yoksa buna ‘dur’ diyecek o mutlak cesaret içinizde var mı?

Kadir Sarıkaya

Kapitalizmin Merhametsiz Vicdanı

Bak, kendimi bir realist olarak görüyorum.Ama felsefi terimlere göre buna pesimist deniyor.

Marty : Tamam. O ne demek peki?

Rust : Partiler bana göre değil demek.

Bence insan bilinci evrimde trajik bir şekilde ilerledi.Çok fazla bilinçlendik.Doğa kendinden bağımsız bir bakış açısı yarattı.

Bizler doğa kanunlarına göre var olmaması gereken yaratıklarız.

Hepimiz bir yanılsama içindeyken duyusal deneyimler ve hislerin gelişimi sayesinde birey olduğumuzu sanan fakat aslında bir hiç olan bireyleriz.

Marty : Yerinde olsam bu saçmalığı etrafta söylemezdim.Buradaki insanlar böyle düşünmüyor. Ben öyle düşünmüyorum.

Rust : Bence türümüzün yapması gereken onurlu davranış programlamamızı reddedip ,üremeyi durdurmak ve hep birlikte soyumuzu tüketerek kardeşçe bu haksızlığa bir gecede son vermektir.

Marty : O halde ne diye sabah yataktan kalkıyoruz ki?

Rust : Ben de kendime bunu soruyorum ama aslında bu sorunun cevabı intihar etme cesaretimin olmamasıdır.

True Detective dizisinden

Sizi hiç ilgilendiriyor mu bilmiyorum ama ben dünyanın bu kadar kalabalık olmasından çok sıkıldım. Farkında mısınız, birileri hiçbirşey yapmadan istihkakımızı çalıyor ve buna ‘dur’ diyemiyoruz. Dediğimiz anda ‘uyumsuz, kafadan kontak, deli, çıldırmış, düzene başkaldıran’ ilan ediliyoruz. Peki ne yapmalı sorusunun bir cevabı ne yazık ki yok. Nietzsche gelsin de Nihilizm öğrensin demeyeceğim ama Dünya bana yokuş aşağı yuvarlanan ve frenleri çoktan patlamış bir kamyon gibi geliyor.

Patrona gösterdiğin saygıyı ailene göstermiyorsun, onu anladık. Şirketin verdiği arabayla, tabletle, kıytırık İphone’la caka satıyorsun, hadi onu da anladık, peki bu köleliğe neden ‘evet’ diyorsun? İşte bunu anlamıyorum. Her Allahın günü sabahın köründe kalkıp akşam güneş batınca evine gelmek gerçekten ‘meşguliyet’ mi, para kazanmak mı, aidiyet mi, yoksa ‘mecburiyet’ mi? Hayır, hiçbirisi değil. Her şeyi bırakıp gidebilirsin. Seni prangalara vuran bütün zincirleri kırma hakkına sahipsin. ‘İşsiz kalın, sürünün’ demiyorum. Sadece biraz daha ‘dik duruş’ istiyorum. Bu cesareti gösterecek olanlarımız aramızda pek az. Ya Malcolm X’in sözleri ne olacak;

“Bütün uyuyanları uyandırmaya tek bir uyanık yeter.”

Elimden geldiğince değil, hançeremi yırtarak bugüne kadar bir ton yazı yazdım. Ben artık dünyada bir şeylerin değişebileceğine, daha farklı bir geleceğe, hele umutlu bir geleceğe yol alacağımızı asla düşünmüyorum. Buna ister karamsarlık deyin, ister nihilizm, ister egzistansiyalizm, umurumda bile değil. Şu koşullarda, insanların şartlanmış olduğu gerçekler o kadar beş para etmez ki büyük mağazaların kataloglarından perde seçen birer primata dönüştüğümüzün farkında bile değiliz.

Vicdanı, merhameti, empatiyi, saygıyı, sevgiyi, aşkı, dostluğu, arkadaşlığı, paylaşmayı unuttuk. Artık herkes cüzdanındaki kredi kartının limiti kadar. Yokuş aşağı yuvarlanan bu kamyon öyle bir duvara toslayacak ki sonunda kapitalizmin ne menem bir iblis olduğunu çok iyi anlayacaksınız. İş işten geçmiş olacak. Geriye dönüşünüz imkansız olacak. ‘Ah vah, tüh tüh’ edeceksiniz, nafile. ‘Kapitalizme karşı çıkın’ demek ‘Alışveriş yapmayın’ anlamına gelmiyor. Böyle düşünen salakları bir köşeye alalım, derdimizi onlara daha sonra anlatırız. Tek hakikat şu ki kapitalizmin vicdansız merhameti üstümüzden silindir gibi geçiyor; bizi eziyor, ezmekle kalmıyor, ruhumuzu kemiriyor ve ortaya George Orwell’ın 1984 romanındaki robotik karakterleri haline dönüşen yığınlar kalıyor.

Her gün bir yığının parçası oluyoruz ve buna dur diyecek kimseyi de tanımıyoruz. Öyle biri yok. Hiç gelmedi. Gelmeyecek de.

Sokakta çerçöp toplayan çocuğun gözlerine bakıyorum, o bakamıyor, neden?

Garsonlar bana neden ‘Efendim’ diye hitap etmek zorunda, neden?

Beyaz yakalılar patronlarının Paris’te tatil yapması için sömürüldüğünün farkına bir türlü varamıyor, neden?

Mavi yakalılara bunca eziyet edilirken sesini çıkarmayan beyaz yakalılar, üst merciiler tarafından kovulduklarında veryansın ediyorlar, neden?

Anlatmaktan bıktım, anlamamaktan bıkmadınız.

Kapitalizmin, Firavunların piramit inşa eden köleleri sömürdüğü gibi bütün insanlığı sömürdüğünün, mahvettiğinin, iğdiş ettiğinin farkına varamıyorsunuz, neden?

Ellerinizde şirketlerin verdiği Sodexho’lar, ticket’lar, arabalar, laptoplar, tabletler işten atıldığınızda geri alınıyor. Yani siz sadece kullanılan bir araçsınız. Size verilen o kartvizitler emanet. O emaneti bir gün geri alıyorlar, tıpkı canınızın alınacağı gibi. Bütün bunlara göz yumuyor ve kariyer hedefleri yapıyorsunuz. Bu söylediğimden ‘Evde oturun, çalışmayın’ anlamı çıkaracak budalaları da bir köşeye itelim, onlara da derdimizi sonra anlatırız.

Bunca körlük içinde ayna satmaya çalışmanın ne kadar zor olduğunu nihayet kavradım.

Bu iştiyaklı köleliğiniz bir gün elinizde patladığında, mutluluğun kartvizitinizde yazan ünvanda olmadığını anladığınızda ne olacak biliyor musunuz?

Son süratinizle kımıldamayan bir engele çarpacaksınız.

Sizi Firavun’un kölesi olmaktan kurtaracak bir Musa gelmeyecek, boşa heveslenmeyin.

Bütün çareleri, bütün çıkış noktalarını, köprüden önce son çıkışları kendi ellerinizle kapattınız. Patronların verdiği üç kuruş maaşlarla Nevizade’de ziftlenmekten ben bıktım, ya da iş arkadaşlarımla haftasonu güya eğlenmekten. Siz aynen devam edebilirsiniz.

Ne diyordu Rust Cohle?

“Partiler ‘artık’ bana göre değil”

Kadir SARIKAYA

 

BEN CIA AJANIYIM VE DİYORUM Kİ: ALLAH BİRDİR!

  • BEN CIA AJANIYIM VE DİYORUM Kİ: ALLAH BİRDİR!
  • Beşiktaş’tayım. Biraz sonra Taksim’e geçip Atatürk Havalimanı’na doğru yola çıkacağım. Maksadım bayrama kadar ailemin yanında vakit geçirmek. Bayramın ikinci günü askerden dönecek olan kardeşimi de görmeden İstanbul’a dönmek istemiyorum. İstikametim İzmir. Bir şeyler oluyor. Telefonum çalıyor. Arayan Edip Yüksel. Türkiye’ye gelmiş. Röportaj için uygunum diyor. Her şeyi iptal edip yanına seyirtiyorum. Bir daha nerede yakalayacağım? Üstelik böyle aykırı bir ismi. 47 dakika (bir röportaj için aslında oldukça uzun bir süredir) süren röportajdan sonra duyduğumuz tek his: karşılıklı saygı. Röportaj sonunda bana Kur’an çevirisini hediye ediyor, bir de fotoğraf çektiriyoruz tarihe hatıra bırakarak. İyisiyle, kötüsüyle, doğrusuyla, yanlışıyla Edip Yüksel’le yaptığım röportajı yayınlamaktan kendi adıma memnuniyet duyuyorum. Umarım siz de okurken aynı memnuniyet hissini yaşarsınız. Farklı fikirlere tolerans, peygamberin de temel prensibiydi. Bu düsturu unutmadan okursanız, hiçbir şekilde öfkelenmezsiniz. Muhatabına yani Edip Yüksel’e yine de öfkelenmek istiyorsanız kendisiyle mailleşebilir, uygun olursa konuşabilirsiniz de. Ben yarım metre yakınına kadar yaklaştım, kimseyi ısırmıyor.

  • Kadir Sarıkaya

-Geleneksel Sünni İslam’a yazılarına baktığımda karşı çıktığını görüyorum.
-Sünni İslam ifadesi yanlış aslında. İslam dininin mezhepleri olmaz. “Onlar ki dini mezheplere ayırırlar. Senin onlarla ilişkin yoktur” diyor Kur’an’da. 6. Sure, 159. Ayet ve 30. Sure’nin 32.ayetinde böyle söylüyor. Mezhep de aynı şey. Bir tek din vardır, o da İslamdır. Muhammed peygamber Şafii miydi, Maliki miydi, Hanbeli miydi, değildi. Nakşi miydi? Değildi. O halde mezhepler uyduruktur. Sünnilik ve Şiilik ayrı bir dindir. Sünnilik dininin 4 mezhebi kalmış şimdi. Eskiden daha çok vardı ve bu mezhepler birbiriyle savaşıyordu. Mesela İmam-ı Azam Ebu Hanife hakkında “zındıktır” demişlerdir.
-Zaten İmam-ı Azam Ebu Hanife büyük işkenceler görmüştür.
-Zaten mezhebi kuran da o değil.
-Sen, La ilahe illallah diyorsun. Ama bunun orijinali La ilahe illlallah Muhammeden Resulullah’tır.
-Tam tersi, orijinali La ilahe illallah’tır.
-Bu dediğin tam olarak ne ifade ediyor?
-Kur’an mı, hadis mi? Kur’an daha güvenilir değil mi? Kur’an’da çelişkiler yoktur ama hadislerde vardır. O yüzden hadisleri doğruluk sırasına göre 31 kategoriye ayırırlar. Mevzu hadisten güya mütevatir hadise kadar. O halde Kur’an ‘La ilahe illallah’ diyor.
-Muhammedün Resulullah diye bir ayet var ama.
-39 ayette La ilahe illallah geçer. Kelime-i tevhid birleme demektir. Bugün ikileme yapılıyor. Halbuki birlemedir. Allah’ın birliğinden bahsediyor. Meleklerin kabul ettiği şehadet ‘La ilahe illallah’tır. İman kelimesini de zanla karıştırıyorlar. İman, delil üzere güvenmek demektir. Emniyet de oradan gelir.
-Tevekkül gibi mi?
-Ben bu telefonu alıp bıraktığım vakit bunun yere düşeceğine güveniyorum. İki kere ikinin dört edeceğine inanıyorum. Bunlara inanıyorum.
-Bunlar zaten matematiksel gerçekler.
-Kur’an’a iman da matematiksel gerçek gibidir, zan değildir. Kur’an ne diyor? “İman etmeyenler Allah’ın ismi tek başına zikredilince hoşlarına gitmez. Ama Allah’tan başkası eklenince hoşlanırlar, diyor. Bu aslında inkarcıların tavrıdır, diyor Kur’an. Bugünkü münafıklar şehadet getiriyorlar ama gerçekten peygamberin elçiliğine iman etmiyorlar. Etseler Buhari’ye, Müslim’e Kur’an’a ortak koşmazlar. Muhammed peygamberi ilahlaştırmaya çalışıyorlar.
-Mesela bir hadis var: Levlake levlak lema halaktül eflak. Sen olmasaydın, bu felekleri yaratmazdım.
-Bu Allah’a ve peygambere iftira etmektir. Allah’a söz isnad etmektir.
-Buna Hadis-i Kudsi diyorlar.
-Allah’a yapılan iftiralara Hadis-i Kudsi diyorlar.
-Bu sana göre böyle.
-Hem iftira, hem de Kur’an’la açıkça çelişiyor. Peygamberi de yaratan Allah. Hem de Adem’in çocuğu olarak. Muhammed peygamber diyor ki ‘Ben İbrahim’in dinine uyuyorum.’ Peygamber İbrahim’i izliyor. Muhammed peygamber, Kur’an’dan önce yoldan çıkmış bir insandı. Kur’an’da diyor ki ‘Seni sapıtmış buldu, yola getirdi Allah.’ Demek ki Muhammed peygamber gökten zembille inmiş bir melek değildi. Kur’an’da bir ayet var: Günahlarından dolayı insanları cezalandırsaydım, yeryüzünde bir tek varlık kalmazdı.
-Sizin yerinize başka bir kavim getirirdik, diye devam ediyor o ayette.
-Demek ki Muhammed peygamber de bunun içinde. Bir tek Allah hata işlemez.
-Peygamberin küçük hatalarına zelle diyorlar. Onlar var ama, o ayrı.
-Muhammed peygamber Kur’an olmadan önce doğru yolda değildi.
-Ama putlara tapmıyordu.
-Tam tersi. Kur’an diyor ki: ‘Seni yanlış yolda buldu, seni doğru yola getirdi. Belki de agnostikti. Belki de tapıyordu. Kur’an gelince peygambere düşman oldular. Mesela Nakşilerle Selefiler aralarında kavga ederse beni davet ederler mi, ben onların dininden olmazsam? Ben müminim. Muhammed peygamber ‘La ilahe illallah’ diyerek onların putlarını reddetti ve ondan sonra düşman kesildiler.
ŞEFAAT İNANCI YALANDIR
-Bakara Suresi’nin girişinde ‘Sakın yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın, dediğimizde biz aslında düzelticileriz’ diyenler kimler?
-Onlar münafıklar. Mekke’li müşriklere söylüyor bunu. Hem onlar ateist de değildiler. Yine Allah’a inanıyorlardı.

-Allah’ın yanında başka ilahlar edinmişlerdi ama.
-Onlar da haram işliyorlardı. Atalarının dinini izliyorlardı, bir sürü haramlar uydurmuşlardı. Kur’an’a göre ‘Kendi yalanlarınızı Allah’a mâl ediyorsanız’ müşriksiniz. Atalarınızı ve alimlerinizi ortak koşuyorsunuz demektir. Şefaate inanıyorlardı. Aynı bugünkiler gibi.
-Şefaat inancı yalan mıdır?
-Kesinlikle yalandır. Kur’an’a göre müşriklerin inancıdır. Farklı fikirlere karşı toleransları yoktu. Bugünkü gibi. Dinden döneni öldürmek isterlerdi. Hurafelere inanırlardı, ölülerden yardım isterlerdi. Din, akıl dini değil, nakil dini derlerdi Mekke müşrikleri. O yüzden Kur’an ‘Siz akletmez misiniz?’ diyor. Bugünkü Şiilerin ve Sünnilerin de akletmeye karşı alerjileri var.
-Ortadoğu’nun en büyük terör örgütlerinden biri olan IŞİD’in yaptıklarını biliyorsunuz. Selefiler’in yaptıklarını biliyorsunuz. Bütün mezar taşlarını, türbeleri harabeye çeviriyorlar.
-Bunlar da Şeytan’ın bir başka türü. Selefiler İbn-i Hanbel’in kitabını Kur’an gibi görüyorlar! Klasik sünnilerden daha fazla hadise bağlılar! Klasik sünni mezhepleri der ki: ‘Hadisleri de müçtehid olmadan anlayamazsınız.’ Dört sünni mezhebine göre hadis okumak da bidattir. Müçtehidsen anlayabilirsin. Hadis usulünü çok iyi bilmen lazım. ‘Normal bir avam eğer hadis okursa delalete girerler’ diyorlar. Selefiler ‘Hadisleri okumamız lazım’ diyorlar. IŞİD, taşlama cezasına inanıyor. Kur’an’da yoktur. IŞİD’le aradaki farkı görebilmek için söylüyorum: ölülerden yardım istemek açıkça şirktir, beyinsizliktir. IŞİD türbeleri yıkıyor ama biz yıkmayız. Kur’an yıkın demiyor. Kiliseler serbesttir. Allah şeytanı serbest bıraktı. dilersen Allah’ı inkar et, şirk koş, istediğin günahı işle, ama suç işlersen onun cezası var. Ama kendin istediğin gibi günah işliyorsun, günah işleme hakkın var. Bizim iktidarımız olsa biz türbeleri, tekkeleri yıkmayız. Yeter ki başkalarına zorla dayatma.
-Mekke’ye girdikten sonra peygamber bütün putları yıktı peygamber.
-Yalan.

360’dan fazla put vardı.
-Sonradan uydurma bunlar. Bir tane arkeolojik delil yok. Hepsi hikâye. İbrahim döneminde heykeller vardı. Bugünkü Nakşi tarikatında veya herhangi bir mezhepte gördüğün taşperestlik vardı. Ramazan’da Sakal-ı Şerif öpmek de putperestliğin daniskasıdır. Şeytan taşlıyorlar ama şeytan kafalarında. Birbirlerini taşlamaları lazım.
-“Üzerinde 19 vardır” ayetini konuşalım mı artık?
-19’u araştırmamış, incelememiş, bir sürü beyinsiz hemen 19 için hurafe diyor. Matematiğe alerjileri var. Bunlara ‘Kur’an’a niye inanıyorsun?’ diye sorduğun zaman kem küm ederler. Fasid daire safsatasını yaparlar.
-Tevbe Suresi’nin son iki ayetinde…
-Niye onu soruyorsun?
-Orada tam olarak…
-Kim soruyor bunu?
-Ben soruyorum.
-Sen niye soruyorsun? Niye umurunda bu iki ayet?
-İnandığım için.
-Neye inanıyorsun?
-Allah’ın varlığına, birliğine ve Kur’an’ın mucize olduğuna inanıyorum.
-Kur’an’ın mucize olduğuna dair delillerin nerede?
-Kur’an’ın muhteşem bir belagata sahip olduğunu görüyor ve biliyorum.
-Buna dair delilin ne?
-Peygamber ümmiydi. O belagat nereden geldi?
-Alevi bir şair vardı ne diyordu: Uzun ince bir yoldayım.
-Aşık Veysel’i diyorsun.
PEYGAMBER OKUMA YAZMA BİLİYORDU!
-Hah. O da kördü. Ama güzel şiir söylerdi. Bir kere Muhammed peygamber okur yazardı, o da ayrı bir yalan! Muhammed peygamber zekiydi. Zeki bir insana kitap vahyediliyor. O kitap ‘oku’ diyor. Bu palavralara göre dikte edilmiş, kendisi yazamamış, başkalarına yazdırmış. Kaç yıl boyunca? 23 yıl boyunca. 23 yıl boyunca bir adam, hayatını uğruna vakfettiği kitabı yazdırıyor, ve 28 harfi öğrenemiyor, öyle mi? 28 harfi normal zekadaki bir çocuğa 1 saatte öğretirim. Meydan okuyorum. Hiç Arapça bilmeyen bir çocuğa 1 saatte öğretirim. 23 yıl boyunca yazdıracak ama 28 harfi tanımayacak, bu mümkün değil.
-Peygamberin okuma yazma bilmediği söylendiğinde ne oluyor peki?
-Peygamberin okuma yazma bilmediğini iddia etmek peygamberin zekasına hakarettir. Peygamber uluslararası tüccar. Not alması lazım değil mi? O günkü rakamlar da Ebced sistemiydi.
-40 yaşına kadar 28 harfi bilmemesi imkânsız mı diyorsun?
-İmkansız demeyelim. Çok çok az bir ihtimal. Hadi diyelim ki bilmiyordu, Kur’an geldikten sonra öğrenmesi gerekirdi. Kur’an ‘Oku’ diyor. Güzel örnek olacak olan elçinin kendisi okuma-yazma bilmiyor öyle mi? Hadi diyelim okuma yazma bilmiyordu peygamber. Okuma yazma bilmeyen bir insan güzel konuşamaz mı? Bu da onlardan birisi niye olmasın? O halde niye kafayı bu iki ayete takıyorsun?
-Ben takmıyorum.
-Göreceksin ki onlar Kur’an’a inanmıyorlar. Onlar münafıklar. Kur’an ayetlerini onlara söylediğin vakit hadisleriyle, şeyhleriyle çeliştiği vakit Kur’an’a kör ve sağır kesilirler. Kur’an’ı anlamıyorsan, tutup da iki ayete kafaya takıyorsan sen münafıksın demektir. Senin delilin ne bu iki ayete dair? Bunu söylediğin vakit kelle sayısından başka delilin yok.
-O ne demek?
-Bizim atalarımız ona inanıyordu, demek. Onlar Kur’an’ın reddettiği yolla Kur’an’a inanıyorlar. Bugün Muhammed peygamber gelse, aynı Mekke müşriklerinin yaptığı gibi onu suçlarlar. Sorgulamadan izleyen adamlar, Hindistan’da iyi bir hindu olurlardı. Meksika’da doğsa katolik olurlardı. Mantık aynı. Dinini hiç sorguladın mı? Atalarınının dinini ne kadar sorguladın? Bana yönelttiğin soruların kaçını şeyhine sordun? Dininin mukallidi olmak demek bu.
-Mukallid: taklitçi demek.
-Şeyhine ölü gibi teslim olan.
-Gassal elinde meyyit gibi.
MENKIBECILER BEYİN YAMYAMIDIR
-Kendi tarikatına göre sorgulamadan izliyorlar bunlar. Hakları var mı? Sorgulama cesaretini onurunu göstermeleri lazım. Bunlar korkağın teki. Zerre kadar hakikate saygıları yok. En çok yalanı söyleyen politikacılara, Allah’a en büyük iftiraları yakıştıran hikayeci din tüccarlarına inanıyorlar.
-O konuda bir anekdot düşeyim: Ramazan ayında özellikle ortaya çıkıyorlar. Menkıbe anlatan hocalar. İslam’ın sosyal adalet anlayışından bahsetmezler, İslam’ın hukuk kurallarından bahsetmezler, ekonomik modelinden bahsetmezler ama hikaye tarzında menkıbe anlatarak insanlara hitap ederler. Buna ne diyorsun?
CÜBBELİ’NİN IŞİD’TEN HİÇBİR FARKI YOKTUR!
-Kürtlerin dili yasaklandı mesela. Allah’ın ayetlerinden olan bir dil. En büyük zulümlerden birisi. Bir halkın dilini yasaklıyorsun. ırkçılık yapıyorlar. Buna karşı çıktılar mı? Diyanet İşleri Başkanı bunu eleştirdi mi? Yok! Bunların işi gücü para, makam, mevki kazanmak. Menkıbeciler beyin yamyamıdır. Bunlara uyan halk gerçeği aramıyor. Dindar insanların yüzde 99.9’u palavracıdır, yalancıdır, sahtekardır. Bunu ilan ediyorum. Buyursunlar. Ellerine imkan geçerlerse zalimleşirler. Al gör, İran’daki mollalara bak. Hepsi lüks içinde. Taliban için de aynısı geçerli. İktidara gelince kelle kesmeye başladılar. IŞİD için de aynısı geçerli. Cübbeli’yi görüyorsun ya, Cübbeli’nin IŞİD’ten hiçbir farkı yoktur. Cübbeli demiyor mu, dine girerken çükünü keserler, dinden çıkarken kafanı keserler. Cübbeli’nin de üstünde olan bir şeyh var, bu adamın benimle olan tartışmasında, şöyle dedim, dinden çıksam ne olur, o zaman keserim, dedi. bu adam işte. Kıldan tüyden bahsediyorlar. Ellerine devlet geçse, bu defa kılıçtan bahsedecekler. Bunların ışidden farkı olur mu?

BANA CIA AJANI DİYORLAR, CIA AJANI OLSAM NE OLACAK?
-Bütün Kur’an’ı Kerim’ler meal olarak nitelendirilirken senin yaptığın meal neden ‘Mesaj’ olarak adlandırılıyor?
-Meal arapça bir kelime. Mesaj deyince de bu bir Kur’an çevirisidir. Güzel bir haber vereyim sana; Nihat Hatipoğlu’ndan Cübbeli’ye, Fethullah Gülen’e, Yusuf Kaplan’a kadar, Zaman’da, Yeni Akit’te yazanlar, tutuşuyorlar: Kur’an müslümanlığı, büyük tehlike! diyorlar.
-Neden?

İSLAMCI DEĞİLİM, BARIŞÇIYIM
-Çünkü menfaatlerini, palavralarını ortaya çıkarıyor Kuran Müslümanlığı. Ben çevirimden bir kuruş kazanmıyorum. Ben bu iş için hayatımı tehlikeye atmışım. Bunlar hem para hem mevki kazanıyorlar, bir de utanmadan beni eleştiriyorlar. Bana CIA ajanı diyorlar, CIA ajanı olsam ne olur yani? Ben CIA ajanıyım ve diyorum ki: iki kere iki dörttür, Allah birdir, Allah’a ortak koşmayın, kadınlarınıza zulmetmeyin, sahtekar olmayın, din ticareti yapmayın. CIA mi diyor bunları? Başörtü konusunda, başörtüsünün Kur’an’ın emri olmadığını Türkiye’de ilk dile getiren İslamcı benim 1986’da.
-Kendini İslamcı olarak mı görüyorsun?
HADİSLER KUR’AN’A ORTAK KOŞMAK İÇİN ÜRETİLDİ
-Şimdi değilim. Şimdi barışçıyım. Müslüman kelimesinin Türkçesi. Benim dinim barışçıl bir din. Sünnilerle de barışçıl yaşamak isterim. Benim iktidarımda istedikleri kadar ölülere tapabilirler. Yeter ki kadınlara zorla o torbayı dayatmasınlar. Yeter ki sokaklardaki insanları taciz etmesinler. Kendi dinlerine istedikleri gibi inansınlar. Onlara zulmedilirse ilk karşı çıkan ben olurum. Refah Partisi’ni savunan bir yazı bile yazdım. Müslümanlık bütün insanlığın kardeşliğini savunur. Müşrik de olsa kardeşindir. Müslümanlığın kendisi bu. Kardeşi bölüyorlar. Biz barış ve adalet zemini içerisinde bu dünyada yaşamak zorundayız. Buna kılıçla karşı çıkarsan, ben o zaman buna ortak olmamam.

-Türkiye’de özellikle senin üstüne neden bu kadar çok geliyorlar?
-Çünkü tartışmalarda ne kadar aciz kaldıklarını fark ediyorlar. İnsanların kafasında sorular oluşturduğumu görüyorlar. Günde yüzlerce mail alıyorum. Bunların çoğu: ‘Allah’a hamd olsun, daha önce şöyleydim, böyleydim, bu sorularımın cevabını buldum, hayatım değişti’ diyor. Büyük bir değişim var. Bunu fark ediyorlar. Az önce saydığım isimler, Kur’an Müslümanlığını fitne olarak görüyorlar. Zaman gazetesinde bu adam Ebu Davud’daki yalanlarından birisini söylüyor. Ebu Davud ne demiş, Bana Kuran ve misli verildi! Bunu yazmış adam. 52:34’de diyor ki: ‘Eğer doğru sözlülerse Kur’an’ın benzerini getirsinler!’ Buna karşı Ebu Davud ne diyor: Bana misli hadis verildi! Bizimkiler de buna uyuyor. Korkunç bir şey! Hadisler Kur’an’a ortak koşmak için üretildi.
-Hadis, sonradan gelen demek zaten.
-Hadis söz demektir aynı zamanda. Hadis kullanıldığı vakit, Kur’an dışında kullanılıyor. 46:5’de ‘Allah’tan ve ayetlerden sonra hangi hadise inanırlar?’ diyor. Hadisler peygamberin ölümünden tam 230 yıl sonra yazılıyor. Bunları niye peygamber döneminde yazmadılar o zaman? Dinin yüzde 90’ı orada ne yazık ki. Bu iki ayet konusunda mangalda kül bırakmayanlara söylüyorum, bir sürü mezhep uydurmuşsunuz, birisinde helal olan birisinde haram. Bir mezhebe göre Besmele bile mekruh! Fatiha’nın ilk ayetini şeytan mezhep yoluyla mekruh ediyor! Şeytan hadis uyduruyor: Yasin Suresi’ni ölülerinizin üzerine okuyun. Halbuki Yasin Suresi diriler içindir. Şeytan gülüyor bunlara.

 

Edip Yüksel vs. Kadir Sarıkaya

Trajik bir ölümün pek de adaletli olmayan kısa öyküsü

Dün bir trajedi yaşandı. Hiçbirinizin bundan haberi olmadı. 65 yaşında, hiç evlenmemiş, devletin verdiği 250 lira aylıkla geçinen, onun bunun evinde kuru ekmekle beslenen bir kadının üstüne yolda yürürken demir kapı düştü ve beyin kanamasından hayatını kaybedip öteye geçti. Bana kalırsa Allah kurtardı. Öldüğü yere 200 metre mesafedeydim, aldığı ucuz ayakkabılar ve kan lekeleri yerde duruyordu. Üzülmekten ziyade adaletsiz dünyanın haline lanet ettim.

Biz her şeyden şikayet ediyoruz ama bakın görün, nasıl hayatlar var, bilin istedim.

Umarım gittiği yerde güzel karşılanmıştır ve bu dünyada çektikleri öte alemde ona kefaret olur.

İsmini bilmediğim kadın, yattığın yer nur olsun.

Kadir Sarıkaya

İstanbul’ün üstünden geçmişler matmazel!

Görmemişin bir arabası olmuş, tutmuş dört nala sürmüş. Daha doğrusu benim değil. 15 günlüğüne benim. Seçimin ertesi günü, 8 Haziran’da iade edeceğim. Evde hafakanlar basıyor, iki gündür 500 km yol katettim İstanbul’da. Etmez olaydım demeyeceğim. Şehrin bütün trafiği, pisliği, isi, pisi üstüme çullandı. Güzelim İstanbul çoktan harabeye dönmüş meğer. E bir de yüksek nem oranı. Ona bir şey yapamıyorsun. Her yeri su anasını satayım. Alerjik riniti olan benim gibi ademoğullarının nefes almasını zorlaştırıyor sadece. Bu cümleleri kurarken zorlanıyorum, çok yorgunum. Ama fiziki değil ruhani bir yorgunluk. Bıkmış gibiyim ama devam edeceğim. Tam kırmızı ışık yanarken birden yeşile döner ve sen ikinci vitese takar hızlanırsın ya, işte benim hayatım da öyle.

Kanaldan çıktım yola, yani Bayrampaşa’dan. Unkapanı Köprüsü’nden sonra Mecidiyeköy. Ortaklar Caddesi. Tango yapan hatuna ‘Köprü açık karşıya geçelim’ dedim. ‘Dans etmeye devam edeceğim’ dedi. Doğru. Danssız devrim, devrim olur mu? Olmaz tabii. O yoruladursun, ben U dönüşleriyle trafik kurallarını hiçe sayarak vitesi üçten beşe takarak ilerlemeye devam ettim. Sonra Barbaros Bulvarı. (Sabah Gazetesi İstihbarat Müdürü Ferhat Ünlü Barbaros ismini çok sever.) Sonra Beşiktaş. Sonra Maçka Yokuşu’ndan Taksim. Sağda Lale İşkembecisi. İçeri girer girmez iki sırtlanın şüphe çeken bakışları. Gittiğim her yerde sivil polis zannetmeseler iyi olacak.

Gerçi gecenin bir vakti, deri ceket, yelek ve kuşkulu bakışlarla ayılmak için çorba içen sarhoşların arasına ayık girersen başka ne sanabilirler ki?

Apar topar kalktı zırtlanlar. Sırtlan değil, zırtlan. Kuşku tüm hücrelerini sarmıştı. Çorbalarını bile bitiremeden toz oldular. Kafaları alkol kafası değildi. Başka şey aldıkları on kilometreden belli oluyordu. Gecenin karanlığında kim bilir hangi masumun gırtlağına çökmek için İstikal’in arka sokaklarında kayboldular.  Umarım böyle bir şey olmamıştır. Umarım bir yerlerde zıbarıp kalmışlardır. Travis Bickle gibi sosyopat olsaydım (belki de öyleyimdir, kim bilir) iyi bir yağmurun yağmasını ve şehirdeki tüm pislikleri temizlemesini isterdim.

İnce kıyılmış işkembe çorbası. Hesap 11 lira. Ödedim çıktım. İstikamet? Bilmiyorum ki. Tünelden çevreyolu. İkinci köprüye doğru yollandım. Bastım, basıyorum. Nereye gideceğimi bilmiyorum. Bekleyen biri yok. Sadece gaza basıyorum. Yollar boş. Tenha. Arada züppelerin BMW’leriyle beni geçmelerine müsaade ediyorum. Sonra yakalıyorum onları sağından solundan. Alfa Romeo, adıyla müsemma beygir gibi şaha kalkıyor. İzin vermiyorum şov yapmalarına. Onlar 200’ü vuruyorsa, ben 220’ye çıkıyorum. Güzergah? Vallahi bilmiyorum. Otobandan devam ediyorum.

Anadolu Hisarı’ndan sapıp Çengelköy üzerinden Boğaz Köprüsü yapacakken vazgeçiyorum. Kent leş gibi uyku kokuyor. Günde 4 saatini yolda geçiren, 10 saat çalışanların leş uykusu. Uyku değil onlar. Zıbarmak da diyebilirsiniz. Bostancı sahile iniyorum. Sonra Pendik’e doğru sürgit devam eden sahilyolu. Kenarda fahişeler bekleşiyor. Kırmızı ışıkta duruyorum. 200 lira diyor. Gerek yok, teşekkür ederim diyorum. 150 de olur diyor. Yeşil ışık yanıyor, ben ilerliyorum. Fahişe geride kalıyor, başka bir arabayı kırmızı ışıkta yakalamayı, ya da sağa çekip yanaşacak bir hanzoyu bekliyor. Şimdi kim bilir kimin altında, koltukaltı deodorant görmemiş bir abullabutun terlemiş göğsünün kötü kokan rayihalarını çekmekle meşguldür. Sabah altıda yatacak. Ertesi gün devam.

Tırnakçılar, yan kesiciler, sarhoşlar, esrarkeşler, hapçılar. Her yerdeler. Kartal’a kadar gidiyorum. Eski okulumun oralara. Üstüme hüzün çöküyor biraz. Halbuki kanaldan çıkarken bir daha sigara içmemeye yemin etmiştim. Dayanamayıp yakıyorum bir tane. U dönüşüyle yeniden Maltepe istikameti üzerinden Bostancı. Bağdat Caddesi sakin. Züppeler ortada yoklar. Haftasonu çıkacaklar. Haftaiçi bütün yollar benim. Haftaiçi İstanbul’un gecelerinin bütün yollarında ben varım. Hayalet sürücü. Nereye gittiği belli olmayan. Dikkat edin. Her yerden çıkabilirim. Siyah arabanın içinde kapkaranlık oturuyorum. Bangır bangır Ahmet Kaya çalıyor. ‘Demedim mi Haydar, demedim mi sana, bu İstanbul yutar adamı’ diyor. Hak veriyorum, gaza basıyorum.

Bağdat Caddesi, Kadıköy, çevreyolu. Boğaz Köprüsü açık. Gün içindeki keşmekeş yok. 120 km’yle köprüyü geçmek büyük zevk. Ancak gece ikide mümkün olabiliyor. Gündüzleri üstünüze çöken karabasan. Zaten Necip Fazıl da demiyor muydu, Paris’te yazdığı o harikulade şiirinde; ‘Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları.’ Cohen demiyor muydu ‘Karanlığı yakaladım.’ Darkness şarkısı. İyidir, dinleyin.

Köprüden sonra Gayrettepe sapağı. Evdeyim. Yarın program var. Programdan önce Arapça sınavı. Özbekistanlı arkadaşım Sencer X 6 almış ucuzundan Özbekistan’da. Seneye arabayı İstanbul’a getirmeyi planlıyor. Bayrampaşa metroya gidene kadar yolda ettiğim küfürleri duydukça vazgeçiyor. ‘Yok lan’ diyor (Türkçeyi birçok Türkten daha iyi konuşuyor, tüm küfürlere, sinkaflara hakim) İstanbul’da araba falan kullanılmaz.’ Ha şunu bileydin diyorum. En güzeli metro. Metro varken, şehrin cinayetle bezeli, sinir harbiyle kuşatılmış caddelerinde gündüz araba kullanılmaz diyorum. Ta Orta Asya’dan buraya araba getirmek mi? Are you fuckin kidding me? Boşver Özbek kardeşim, boşver.

Bu şehir taşımıyor artık kimseyi. Olduğun yerde kal. Etrafın sarıldı. Ellerini başının arkasına koy ve diz çök. Sakın kıpırdamaya kalkma. İlk hareketinde ensene mermiyi yiyeceksin. Unique BCF-66. Babamın silahı. Fransız model. 10’ludur. Enseden girdi mi frontal lobtan çıkar. Şakaya gelmez.

Şimdi Gayrettepe’de, gökdelenlere bakarak bir kez daha küfrediyorum dışımdan. Yahya Kemal’in Aziz İstanbul’u, Necip Fazıl’ın Canım İstanbul’u gitmiş. Betonarme yığınlardan müteşekkil moloz yığını kalmış geriye.

İzmir’i özlüyorum. Çocukluğumun geçtiği kenar mahalleyi. O sakinliği, huzuru arıyorum. Bulamıyorum.

Zaten ben bulamam. Daima arayanlardanım. Bulduğum an, sırrına ermiş olurum ve sıkılırım. Hep aramaya bakın, hiç bulmayın. Zaten sırlar çözüldükten sonra artık orada kalınamaz.

İstanbul’un bütün sırları çözüldü bu gece. Gözümdeki bütün cazibesini yitirdi. İstanbul’a doydum. Boşaldım kırk bin kere ve artık rahatladım. İstanbul yaşayan değil, üstüne antidepresan uyuşukluğu çökmüş bir bipolar bozuk artık.

Geriye ne kaldı?

Hiçbir şey. Nothing. Şehrin asaleti 60 sene önce terk ettiği için buraları uzatmaları oynuyor koca kent. Megaköy. Metropol. Metropolitan Municipality. Ne derseniz deyin.

İstanbul çoktan dikmiş nalları. Siz hala methiye düzmeye devam edebilirsiniz. Eğer bütün iş imkanlarım burada olmasaydı saniye düşünmezdim burada yaşamak için. ‘El mahkum, göt gardiyan’ derlerdi ağzı bozuk bizim kenar mahalle serserileri. Aynen öyle.

İstanbul, seni yaşadım. Yaşadım ve bittin.

İçimde hiçbir aşk kalmamış eski sevgililerim gibisin artık. Yabancısın. Uzaksın. Öyle kal. Bulaşma bana. Bir gün iyi bir yağmur yağdığında ve içindeki bütün ifrazatları kustuğunda bana haber ver. Bakarsın yeniden barışırız. Bakarsın yeniden eski, güzel günlere döneriz. Ölü arkadaşım Fatih’le Sarıyer’de kalamar yemeye gideriz. Afganistan’da öldü. Mezarı yok. Gelemez ki. Ben de tek başıma yerim o zaman. Senin için de bir porsiyon karşıma koyarım. Garson bana ‘Manyak herhalde’ diye bakar. Ya da ‘Misafiriniz gelmeyecek sanırım’ der, yavşak gülümsemesiyle. Gelmeyecek çünkü ölü. Ölü bir adamı bekliyorum burada. Görmüyor musun? Göremezsin. Çünkü ölü. Hesap lütfen.

Üstü kalsın İstanbul.

Kadir SARIKAYA

twitter.com/SarikayaKa