Halk plaja akın etti, vatandaş denize giremiyor

Son yıllardaki politik iklim halkı dine küstürdü. Agnostik ve deist sayısındaki artışın sebepleri Türkiye’de siyasidir. Çünkü bizde malumatfüruşluk yaygın ideolojidir. Felsefeden anlamayız. Kritik yapmayı bilmeyiz. Kutsal quadroyu (Hadi Zebur bir nevi ufak nasihatlerden ibarettir) doğru düzgün okumamışızdır. Müslümanlığımız da, Allahsızlığımız da ezberedir. Bizden bir baltaya sap olmamasının sebebi de bu.
*****************************
Türkiye’deki bütün düşmanlıklar ‘RAĞMEN’ yapılır. CHP’ye kızıp Atatürk’e küseriz, AKP’ye kızıp İslam’a. Orijinal değiliz. Sebebi hikmetinden sual olunmayan büyüklerimiz neyi buyurduysa öyle devam ederiz. Dedemiz Roma zamanından beri CHP’liyse aynı koldan türkü yakarız, babamız Refah partiliyse suret-i haktan dindar oluruz, 28 Şubat dillerden düşmez.
*************************
Türkiye’de herkes bir şekilde mağdurdur. Her ideolojinin müntesibi diğerinden sağlam dayak yemiştir. “Ama neler çektik bilseniz” edebiyatı bir süre sonra can sıkmaya başlar. Kimse elini taşın altına koymaz. Proaktif değildir. Korkaktır. “Aman oğlum, kaçanın anası ağlamaz.”
********************************
Seküler görünümlü Bodrum kalamarı da, dindar süslü Üsküdar nargilesi de cehalette ortaktır. Fikri yoktur ki zikri olsun. Deden ne söyledi? Tekerlemelerini tekerrür et. Ya Allah bismillah Allahu ekber. Ya da çıktık açık alınla on yılda her savaştan.
********************
Entelektüel çok kitap okuyana denmez. Ravel’in Bolero’sunu dinleyene de denmez. Hele her akşam iki kadeh şarap içip haftada bir düzenli sevişmek intelijansiya mensubu yapmaz sizi. Makosenleri giyip röpdoşambırı çekmek Beyaz Türklük değildir mesela. Aristokrasi kuşaklar boyu süren bir sülale geleneğidir. Para sizi yoksulluktan kurtarır, ama hödüklükten asla.
***************************
İstanbul seçimlerinin iptali bütün vicdanları yaraladı. Tekrarında umarım ‘hak eden’ kazanır. İşin realist tarafı bir yana, bu ülkedeki muhalefetten neden bir nane olmayacağına sosyal medya vasıtasıyla bir kez daha müdrik oldum. 23 Haziran’da malumdur, İstanbul seçimleri tekrarlanacak. Dünden beri bir telaş, bir telaş. Yırtık dondan fırlar gibi, işi tutan tutmayan pansiyonlar, oteller bir galeyana geldi. 23 Haziran’da deniz yasak, o gün gelmeyin otele almayız, ertesi gün gelin size masaj yaparız… Türlü şebeklikler.
************************
Hâlâ Türkiye’yi bir günlüğüne denize girmemekle kurtaracağına inanan binlerce, en hafif tabirle saf, orta halli, sosyal demokrat Türk seçmeni.
Yozgat’taki dayının dışlanmışlığını, Sivas’taki teyzenin çaresizliğini, asgari ücrete çalışan binlerce AKP seçmeninin sınıf kinini hala idrak edememiş bir ton züppe.
Bu ülkenin genetik kodlarını çözmeden değil seçim kazanmak, Sayısal Loto’da 3’ü tutturmanız bile mucize. Ayda 8-10 bin lira kazanan kendisini Koçzade Vehbi Bey misali creme de la creme tabakaya ait zannediyor. Muhteşem bir sefalet örneği gerçekten…
Genetik kodlar nasıl çözülür? Twitter’da hashtag kasmak bunlardan biri değildir mesela… Türkiye’de plajlara gitmeyerek muhalefet yapılır, Fransa’da kaldırım taşlarını söken öğrenciler “Kaldırım taşlarının altında kumsal var” diyerek meydan okur. Bir de Cumhuriyet gazetesinin zamanında attığı evlere şenlik manşet var tabii: “Halk plaja akın etti vatandaş denize giremiyor…”
************************************
Türkiye’de olmak Tarantino filminin içinde olmak gibi gerçekten. Ortalık kıyamet yeri, aksiyonsuz bir dakika bile geçmiyor, ama sonunda yine hiçbir şey olmuyor…

Hayko Cepkin’in ‘sandığı’ 8 yıl sonra yeniden açıldı…

Bundan tam 8 sene önce Hayko Cepkin ‘rock starlığının’ henüz taze başlangıcındayken kendisiyle bir röportaj yapmıştım. O zamanlar çalıştığım habertaraf.com daha sonra internet yayınına son verdiği için röportajın tam haline rastlamak mümkün olmuyordu. Açıkçası bu hayli uzun ve diğer röportajlara kıyasla ‘farklı’ olan muhabbetin ‘sandığın’ içinde yitip gitmesine gönlüm razı olmadı. Sekiz yıl sonra, bir nevi ilk defa yayınlanıyor yani bu röportaj… Daha doğrusu röportaj demek haksızlık olur. Bir nevi felsefe yaptık da diyebiliriz…

DSCF4885.jpg

Şubat 2010 itibariyle piyasaya çıkan ve – SANDIK – adını taşıyan son albümünü, en aşağı 20 defa baştan sona dinledim… Albümün bana tek bir şeyi hatırlattı, daha doğrusu hatırlatmadı da, gösterdi, o da: ÖLÜM…
Konusu ”ölüm” zaten.
Sandık ”tabutu” mu kast ediyor?
Evet.
Bu albümün konsepti ”ölüm korkusu” mu?
Tanışma Bitti albümünün konusu korkuydu. Onun içerisinde korku temaları vardı. Hem armonik olarak, hem müzik olarak korku armonisi vardı. Hem de konu olarak, insanların kişisel açıdan korkularını hedef alıyordu. Korkularımızdan nasıl sıyrılabiliriz, bu korkuları nasıl atlatabiliriz idi bir önceki albümün konusu… Bu albümün konusu da ”ölüm”. Bunun da teması, bu konuda insanoğlu kendisini ne kadar telkin edebilir?
Bu yok oluşla?
İnsan kendisini bu konuda ne kadar telkin edebilir? Ölüme nasıl alışabilir?
Sen kendini ölüme mi alıştırıyorsun?
Aslında kendi ölümüme değil de, etrafımdaki ölüme alıştırıyorum kendimi… Psikolojik olarak o çok daha ağır ve baskın bir durum.
Yakınlarının ölümüne mi?
Tabi.. İnsan, kendi ölümünden ziyade yakınının ölümünden daha çok korkuyor. Onun telkinlerini arıyor. Bir sürü, duruma göre ölen adamın hikâyesi var albümde…. Betimleme olarak da ölen adam var mesela. ”Gelin Olmuş” şarkısı, ölen birini değil ama, ruhen ölen birini anlatıyor. İstemediği biriyle evlenip, beyaz gelinliğin ona kefen haline dönüşmesini betimliyor.
Sandığım Hazır – parçasında, artık ölüme gitgide yaklaşmakta olan bir adamın serzenişi var…
O parçada kabullenmeye ölümü kabullenmeye çalışıyor… Elbet içi dolacaktır sandığın… Buna hazır olmak lâzım…
Birgün gireceğiz içine…
Hayattaki tek kabullenilmiş nokta bu aslında.
Ölümden kaçış mı?
Ölümden kaçamazsın ki…
Bu, bir nevi ölümü kabullenememe durumu mu?
Kabul etmeye çalışıyor, kendi kendine telkin ediyor… Önce kendime telkin ediyorum, sonra dinleyen, alabildiği, algılayabildiği kadarıyla kendi kendisini telkin edecektir bu konuda…

Toplumsal mesaj içeren şarkıların da var albümün içinde… Meselâ: Doymadınız…
O şarkı, aslında ölmek zorunda olmayan, ama sebebi belli olmayan nedenlerden dolayı, örneğin bir savaş durumunda ölen insanların öyküsü… Ama bunun yanında, buna sebep olan insanların ne kadar rahat olduğunu, fakat bununla beraber aslında ellerinin kan içinde olduğunu haykırıyor…
Madem ölümden başladık, başladığımız gibi gidelim o zaman. Ben felsefe yapacağım biraz. Senin için de bir mahsuru yoktur zannediyorum?
Estağfurullah.
Ölüm hakkında ne düşünüyorsun?
Aslında bütün düşüncelerimi albümüme, şu andaki yaşım ve şu andaki zekâmla alâkalı olarak yansıtmaya çalıştım. Bir de en başta söylediğim gibi, kendi ölümümden çok, aslında etrafım üzerindeki tedirginliği biraz kullanmaya çalıştım. O zaten bende daha büyük bir baskı. Televizyonda seyrettiğimizde dahi görüyoruz; bir annenin evlâdının ölümünü gördükten sonra, keşke beni alsaydın da onun ölümünü görmeseydim gibisinden haykırışları hepimizin malumu… Genele baktığımızda, bireysel olarak herkesin içinden söylediği şey bu. Karşısındakinden önce, ben ölseydim de, beni alsaydı diye düşünür insan. Benim de düşüncem genel olarak böyle. Çok sevdiğim birinin ölümünü göreceğime, benim önceden gitmem çok daha iyi…
İnsanlar – Sandık – albümünü yeteri kadar anlayacaklar mı? Ya da daha doğrusu, amacın birşey anlatmak mı, yoksa geçip gitmek mi?
Vallahi benim düşüncem şu: her yaptığım albüme zaman içerisinde geri dönüşler olacak. Çünkü hepsini bir bütünlük içerisinde yapmaya çalışıyorum. Birinci albümümde bir takım hikâyeler anlattım, ikinci albümümde bir takım hikâyeler anlattım ve üçüncü albümümde bir takım hikâyeler anlattım. Zaten bu anlattığım üç hikâyenin bir konser içerisinde anlamlı bir trafiğinin olması için oturuyorum, konularını birleştirip bir senaryo oluşturuyorum. Her seferinde yaptığım şey bu. Genel olarak albümlerin konularının aslında birbirinden kopukluğu yok.
Birinci albümde (Sakin Olmam Lazım) meselâ, hiç brütal vokal yok…
Şirket maddi bir imkân sağlamadığı, stüdyo oluşturulmadığı için olmadı. Yoksa konserler direkt brütalle başlıyordu.
Üçüncü albüm hepsinden sert… Bundan sonra, bu ivme sürekli yükselecek mi?
Evdeki hesap çarşıya uymayabilir. Meselâ ikinci albümden sonra söylediğim şey, üçüncü albümün çok daha sert olacağıydı. Tonalite olarak öyle oldu, gitar kullanımları açısından öyle oldu, davul yürüyüşleri açısından öyle oldu, bas gitar yürüyüşleri açısından öyle oldu… Ama, vokal melodileri ve içerisinde kullanılan; yaylı, obua, klâsik müzik ezgileri vs. gibi bu tarz melodileri birleştirdiğim zaman daha melodik bir albüm oldu. Sonuç olarak şöyle birşey çıkıyor ortaya: şu ana kadar yaptığım en sert albüm, ama daha melodik… Bana şey diyorlar meselâ; ilk albümünle, ikinci albümünün bileşkesi gibi bir albüm bu…
SANDIK – albümünde daha çok -Orient- havası var..
Ben zaten makam kullanıyordum albümlerimin içerisinde ama, bu albümde iyiden iyiye coştu. Yer yer gazele kaymalar var..
İnsanlar seni yeterince doğru anlayabiliyorlar mı?
Herkesin çok da anlaması gerekmiyor… Herkesin anlamasını beklemiyorum açıkçası.  İlk çıktığım günden beri, beni hemen anlayan bir kitle de oluşmadı.
İlk çıktığın zaman ‘Şu adama bak” mı dediler?
Ne dediği belli olmayan bir adam söz konusuydu… Anlamak için, aslında biraz çaba harcanması gerekiyor, biraz emek harcanması gerekiyor. Onun için şu anda beni kemik bir seyirci kitlesi seviyor. Yıkılmaz, bölünmez ve dağılmaz bir kemik seyircim var.
Seninle her yere geliyorlar değil mi?
Aynen öyle. Anlamaya çalışan, anlamaya çalıştığı şeye mesai harcayan bir seyirci olduğu için tam olarak sana onay verdiğinde seni tamamen kilitliyor. Ben zaten çekirdek bir seyirci kitlesi oluşturma peşindeyim. Genel seyirciyi, tüm potansiyel seyirci beni sevsin diye bir kaygım yok.
Seni her kesimden dinliyorlar. Böyle de bir şey var…
Bu güzel bir şey… Bu da bence şunu getiriyor: zaman içerisinde, demek ki bazı şeyleri kırabiliyoruz, bazı şeyleri atlatabiliyoruz, ve demek ki daha evvel ” tu kaka ” dediğin şeyleri zaman içerisinde kabul edilebilir bir hale sokabiliyorsun…
Belki 20 sene önce çıksaydın çok daha farklı olacaktı. Belki hiç bu kadar tepki görmeyecektin…
Vallahi onlar belirli kıstaslar değil. Bizim hep kendi aramızda söylediğimiz şey şu: 20 sene evvel yapmış olsaydık hiçbir şey olmazdı. Hiç de belli olmazdı, belki de olurdu… Bunu, o dönemi yaşamadan bilemeyeceğimiz için tam net bir şey söylemek mümkün değil. Ama genel müzik piyasasının o dönemki haline baktığım zaman herhalde imkânsızdı, hiç olmazdı diye düşünüyorum. İmkânsızdı çünkü, o zamanlar Unkapanı piyasasına, herhangi bir rock grubu, albüm çıkarmak için gittiğinde, oradaki şirket sahibi tarafından : Ya çocuklar buraları böyle yapmayalım, bakın şurayı şöyle yaparsak çok güzel olacak, aslında güzel bir şarkı! ” gibisinden parçaların değiştirilmeye çalışılması o dönem çok karşılaştığımız bir şeydi… İşte bu yüzden olmama ihtimali daha yüksekti diye düşünüyorum…
SANDIK albümünde özellikle arabesk tınılar dikkat çekiyor…
Var. İlkinde de var, ikincisinde de var, ama bir değişim de söz konusu.. Beş sene içerisinde sahnede verdiğimiz konserler, katıldığımız programlar, karşılaştıklarımız, yaşadıklarımız deneyimlediklerimiz vs. sahnenin beni pişirme ve ekibimi de aynı şekilde pişirme sürecinden sonra gırtlağımı daha fazla kullanabilmeyi öğrendim. Aslında bu dönem bir nevi eğitim süreci gibi geçti…
Şan eğitimi de aldın…
Tabii, geçmişte şan eğitimi aldım ama, aldığım şan eğitimi şu anda kullandığım gırtlağın eğitimi değildi. O dönem, opera-şan gırtlağı eğitimi alıyordum. Şu andaki manzaram, iyiden iyiye gırtlak üzerine kurulmuş bir vokal türü… Konser vere vere, ses iyiden iyiye açıla açıla, doğru yerleri doğru şekilde kullanmayı öğrene öğrene, şu anda sesimi bir oktav daha tizden, gazel armonisini kullanabilecek kadar geniş bir vokal tekniği üzerinden kullanmaya başladım. Meselâ dört sene evvel böyle bir şeyi kullanıp kullanamayacağımı bilmiyordum. Tonum bu kadardı sanıyordum. Çıkarabileceğim ses aralığı bu kadar sanıyordum. Ama konserlerde deneyimleye deneyimleye ve çalışa çalışa şu anda bambaşka bir gırtlağa sahip oldum…

Farklı konseptlerde de çalıştın.. Türk Sanat Müziği de seslendirebildiğimi gösterdin. Geçen sene, Onur Ünlü’ nün çektiği bir klip vardı: Demedim mi?
Evet, TRT için yapılan…
O bir albüm oldu mu? Diğer sanatçılarla birlikte? Bildiğim kadarıyla birçok sanatçı da başka ilâhiler seslendirdi.
Yok o zaten albüm için yapılmadı. Sadece TRT için, Ramazan ayı için yapıldı. Ama sonra TRT’ ye bir teklif gelmiş sanırım. Bir compilation (toplama albüm) içerisinde bunu kullanabilir miyiz ” şeklinde, çünkü bütün hakları TRT’ ye ait… Sordular bana, ” Böyle bir şey sizin için uygun mudur ” diye, ben de: ” Size uygunsa benim için hiç sorun değil ” dedim…
Onur Ünlü mü aracı oldu bu iş için?
Evet… Bütün görselleriyle beraber bu proje, TRT için, daha önceden yayınlanmış eski ilâhilere nazaran daha yenilikçiydi…Eski ilâhilerin yeniden yorumlanabilir hale sokulması ve onların kliplendirilip Ramazan ayında yayınlanabileceği şekliyle yeni görseller istediler bizden. Dediler ki: Sen de bunlardan bir tanesini seslendirebilir misin?”
Sen seçtin değil mi ilâhiyi?
Evet. Hangi ilâhilerin yayınlanmasını istiyorsunuz, neler olacak TRT’ de yayınlanacak ilâhiler? Bir listeniz vardır muhakkak.Yapabileceğimi düşündüğüm, uygun olabileceğini düşündüğüm bir tane varsa tabi ki neden olmasın? ” dedim…
Cem Karaca da söylemişti…
Ama ben Sami Özer’ inkini bilir ve ona çok takılırım. Çünkü o aradaki gazel beni mahvediyordu. Bunu yapabileceğimi düşünüyorum, eğer size de uyuyorsa… Ama bana iki hafta verin, en iyi şekilde yapmaya çalışayım…
Demedim mi? ilâhisini harikulade seslendirdin. Büyük bir kitle tarafından beğenildi. Bazı insanlar: Vay, Hayko’ya bak, neler de yaparmış, neler de söylermiş! ” dediler… Beklenmedik adamlardan beklenmedik tepkiler geldi. Hatta bir kısım, acaba Hayko popülizme mi oynuyor ” eleştirisnde bulundu.. Böyle problemler senin için her zaman olur…
O her zaman olur evet… Ama tabi bu konu üzerime çok yapışmasın diye, popülist bir tavrın içerisinde, kendini sevdirme, ulusal bir kanalda çatır çatır kendini gösterebilme gibi bir mantığın oluşmaması için duruşumu bozmadım. O ilâhi yayınlanmaya başladıktan hemen sonra televizyon programı ve gazete röportajı teklifleri o kadar çok geldi ki, hemen bir basın bülteni yazdık ve şunu söyledik: Bu konu üzerinden nemalanıyormuş gibi gözükmemek için, röportaj ve televizyon programı tekliflerini nezaketen reddediyoruz. Kusura bakmayın, çünkü öyle bir şeyin üzerime yapışmasını istemem. Ben sadece ” TRT ” için böyle bir şey yaptım… Sevdiğim bir nefesi seslendirmekti bütün amacım…
Bektaşı Nefesi deniyor ona…
Evet, ben işin o kısmındayım zaten . ” Evet ben bunu yaptım da, çok güzel oldu da, siz de beğendiniz de, aman da ne hoştu ” diyerek meydan yerine çıkmak istemedim asla ve çıkmadım da…
İsim zikretmeyeyim de, daha önce, kalkıp saçma sapan şarkılar söyleyip, saçma sapan işler yapıp Ramazan gelince birden değişiveren adamlar var bu ülkede…
Nemalanmak işte… Bu mesleğin içerisinde bu mantık var. Ben o mantığı kesinlikle kabul etmiyorum. Zaten hadise çok özel bir konu ve özel bir konumda bulunuyorum ben orada o anda. Onun üzerine, ekstra olarak, kör göze parmak minvalinde bir durum olması çok daha güzel gözükmüş bir şeyi çirkinleştirmekten başka birşey olmayacaktı. Bunu her mantıklı insan zaten düşünür ve kendisini hemen geri çekmeyi bilir.
Onur Ünlü’yle daha önce bir film projesinde yer aldın. – ÇOCUK – filmi. Sen o filmden memnun kaldın mı?
Yok, başarısız oldu film açıkçası.
Hiçbir diyaloğun yoktu filmde…
Evet. Senaryoda yazdıkları karakter öyle bir şeydi. Hiç konuşamayan bir adam.
Bunun dışında film teklifleri geldi mi sana?
Geldi.
Sen ne yaptın?
Olmadı. Onur Ünlü’yle beraber o işe girişmemin sebebi ”Enteresan bir şey çekmeye çalışıyoruz” dediler. Greenbox ve after effects’ ler kullanarak enteresan, yani Türkiye’ de şu ana kadar yoğun olarak kullanılmamış bir işin içerisine girmek istiyoruz, ilk olmasını istiyoruz, iyi de bir bütçe var, bu bütçeyle bu filmi iyi bir şekilde çekebileceğimizi düşünüyoruz” dediler. Çok inanıyorlardı yaptıkları işe. Onur dedim, ben ne yapacağım? Çok kısa sürecek çekimlerin, çünkü zaten diyaloğun yok, dekorların hazır, sete gireceksin, 2 hafta içerisinde çekilecek ve gideceksin… Arkadaş durumu da vardı tabi. Eş-dost sistemi çok işliyor bu sektörde. Abi dedim yani siz o kadar inanıyorsanız, neden olmasın? Bir de Batman’ler, Joker’ler vs. bu filmlerdeki kötü adam karakterleri biraz renkli tipler oluyor ya, ben de biçilmiş kaftandım bu iş için…
ÇOCUK  filminden sonra gelen teklifleri neden kabul etmedin? Kendini sırf müziğe verdin o halde…
Çok yoğun bir konser programımız vardı. Türkiye’ nin her yerine gidebilme gibi amaçlarımız vardı.
Türkiye’ de hiç yapılmamış bir şeyi yaptın. Bir rock müzik sanatçısı olarak bütün Anadolu’yu gezdin. Kars’ a bile gittin. Batman, Diyarbakır vs…
Erzurum, Elâzığ…
Bunu daha önce yapan adam yok…
Böyle bir turne olarak yok. Belediye olarak, davetli olarak gidebiliyorsunuz. Ama, ben kendi turnemi kendim tasarlayıp kendim gittim.

Doğuda nasıl tepkilerle karşılaştın?

37 konserdi sanırım o turne… ve, bunların dokuzunun, yani dokuz Anadolu şehrinin, bizden yana çok bir bilgisi olmayacağını ve kesinlikle başarısız geçebileceğini düşünerek, yanına not koyduğumuz şehirler vardı. Meselâ Batman, Kars, Erzurum… Acaba biliyorlar mıydı bizi? Buralarda, büyük ihtimalle arzu ettiğimiz şeyle karşılaşamayız diye düşündük…

Bilhassa müzikle uğraşan sanatçılar korkuyorlar herhalde Doğu’ya gitmekten. Film çekimi vs. için gidiliyor gerçi ama bir rock müzik sanatçısının konser vermek maksadıyla gidebilmesi cesaret örneği…
Genel olarak oralara gitmek zor.  Bir arabayla gittik. Arabanın içerisine sıkış tıkış 12 kişi bindik. Arkada komple eşyamız, aletlerimiz, edevatlarımız…Bir de işte kamyonumuz, o da ses sistemimizi taşıyor… Kapkaranlık bir yol… Bir düşün… Kapkaranlık bir yolda, ilerde askeri karakolun kırmızı ışığı yanıyor. Akabinde durduruyorlar bizi. Kars yolu, ya da Erzurum muydu, tam olarak yolları hatırlamıyorum. Yukarıdan baksalar herhalde iki tane far ışığı var, başka hiçbir şey gözükmüyor. O kadar karanlık bir yolda gidiyorsunuz. İlerde kırmızı bir ışık sizi durduruyor. Askerler orada kapıyı aç diyorlar, – kim var bu arabanın içinde? – diyorlar… ” Sanatçı aracı ” diyoruz… – Hangi sanatçı? – diyorlar… Hayko Cepkin… Bağırıyor oradan arkadaşına – Abi Hayko Cepkin geldi – diye. Ondan sonra arabadan aşağı in, çay iç, muhabbet et, orada komutanlarla, erlerle fotoğraf çekil bir sürü hadise… Sonrasında bize – hadi hayırlı yolculuklar – deniliyor ve diğer karakolun noktasına kadar, neticede orada da durduruyorlar ilerlemeye devam ediyoruz. Kendi kendime – ulan – dedim. Biliyorlar beni…Enteresan olan buydu. Hatta evet, Kars’ a giderken, aracımızı durdurduklarında oradaki erlerden bir tanesi, benim nişanlım Kars’ ta dedi, konsere gelmek istiyor aslında, yardımcı olabilirseniz seviniriz… Meselâ biz, o erin nişanlısıyla irtibata geçip konuk ettik kendisini…ve bu bahsettiğim şehirlerin hepsinde son derece başarılıydı verdiğimiz konserler… Full çektik…
Tepkiler iyiydi yani?
Süperdi. Herkesin söylediği şey şuydu: geleceğini hiç tahmin etmiyorduk… Kimse zaten gelmiyor…
Bak şu var ama parantez içinde, ”hiç kimse gelmiyor zaten” … Sen bu klişeyi yıktın, gittin oralara…
Kars’ ta meselâ şöyle birşey oldu: Normalde, konser vermek istediğin zaman belediyenin sana tahsis ettiği kültür merkezlerini kiralıyorsun. Orada da ancak ücretli konser verebilirsin. Anadolu’ da belediye ancak halk konserleri verebiliyor, o da haliyle ücretsiz oluyor. Belediye başkanı ya da oradaki karakoldakiler diyor ki: bir çocuk geliyor buraya, kültür merkezi kiralamış. Bilet satmayı planlıyor, öyle bir hedefi var ama garanti patlayacaklar… ” Sonra arada derede soruşturuyorlar bu çocuğun ne oldu konseri, durumu, gidişatı nedir diye… Abi biletleri tükenmiş. ” diyorlar… ” Ne? Kim oğlum bu? ” diye tanışmaya geldiler. ” Biz sizi bilmiyoruz, tanımıyoruz, Kars’a geliyorsunuz, mekân kiralıyorsunuz bir de üstüne bilet satıyorsunuz. Normalde burada belediye işleri olur ve halk konserleri olur. İnsanlar burada ücretsiz konser seyretmeye alışık. Onun için kesinlikle bilet satabileceğinizi düşünmüyorduk biz. Ama bir hafta önceden biletlerin tükenmiş olduğunu öğrenince çok merak ettik kim olduğunuzu ” diyerek tanışmaya geldiler… Velhasıl, güzel ve önemli bir hareketti…
Nedir şu Eurovision geyiği?
Ekstra bir düşüncem yok. Ta ki gerçek mânâda, gerçekten birebir gelip de biri birşey söylemediği sürece Eurovision hakkında pek birşey düşünmüyorum açıkçası.
Eurovision’ un politik bir yarışma olduğunu sağır sultan bile biliyor…
Eurovision zaten kendince politik birşey…Eskisi gibi eğlenceli, elimize gazete kağıdının kupürünü alıp puan verdiğimiz bir dönemde değil. Artık kimse o kadar özenli bir şekilde seyretmiyor. Çünkü artık biliyor ki o dönem kim Türkiye’ yle siyasi bir ilişki içerisindeyse o ona 12 puan verecek, değilse 1 verecek, 5 verecek, 10 verecek, 6 verecek… Orada Manga’ nın, Mor ve Ötesi’ nin ya da Hadise’ nin aldığı puan yok. Orada Türkiye’ nin o dönem kiminle ilişkisi varsa ona göre bir puan sistemi dönüyor, müziğe bakılmıyor. Bu sebeple de aslında ben Türkçe yapılmasının daha çok taraftarı olan bir adamım, çünkü en azından kendi ülkesi adı altında yapılan bir şeyin kendi diliyle söylenmesi o programı seyreden, o yarışmayı seyreden insanlara bilgi vermesi açısından faydalı olacaktır. Norveçli bir adamın Norveççe söylemesi bence güzel birşey…

Çünkü Norveççe şarkının nasıl olduğunu duyuyorum. Türkçe söylersen Türkiye’ deki bir müzisyen Türkçe bir şarkı söylediği zaman nasıl bir tını oluyor? Nasıl bir dilleri var? Türkiye’ yi hiç bilmeyen bir adam böylece Türkçe’ yi ömründe bir kez olsun bir şarkının içerisinde duymuş olacak. Bunların kültürel olarak karşı tarafa aktarılması daha mantıklı geliyor. İngilizce taraftarı değilim asla…
Eurovision, sanki – pop müzik – şarkılarının sergilendiği bir yarışma gibi dursa da, bundan birkaç sene önce meselâ Lordi grubu birinci oldu..
Bu sene Norveç bildiğim kadarıyla black metal grubu yolluyor.
Konsept değişiyor gibi artık yavaş yavaş…
Çeşitleniyor… Bugüne kadar rock müzik kökenli kimse, bu tarz bir yarışma içerisine kendisini sokmazdı. Ama şimdi rock müzik dünya geneline baktığınız zaman en popüler müzik türlerinden bir tanesi haline geldi. Rock, pop müzikten daha eski bir geçmişi olan, daha kalın ve zihnisinir bir müzik, yani daha ağır bir müzik. Ama bu tarz şeylere tenezzül edilmiyordu. Ama şimdi baktığımız zaman, popülizm tanımları da değişmeye başladı. ve black metal grubu da orada ülkesini temsil edebilecek hale geldi. Lordi gibi bir grup meselâ… Aslında rock’n roll diyebileceğim bir tarza sahiptiler.. Ama o kılıkta, kıyafetteki adamların orada bu platformun içerisinde bulunmaları enteresan bir şeydi…
Bu işin en kökünden geliyorsun… Safi bir emekle..Hiç yapılmamış bir şeyle ortaya çıktın ve çok da iyi gidiyorsun, tepkiler de çok iyi..
Sanırım bütün bu denenmemiş şeyleri yapmış olmamın getirisi bu.
Seni takip edenler de gün geçtikçe artıyor. İlk başta çok belli bir kitle vardı… Fakat gittikçe çoğalıyor. Daha da çoğalacak gibi gözüküyor…
Geçtiğimiz senelerde verdiğimiz festivallerde biz yetmiş bin kişiye de çaldık…
Bu sene de büyük bir festival var İstanbul’ da… Metallica’nın arkasında mı çıkacaksın?
Sanırım Rammstein’ ın gününde çıkacağım, Metallica’ yla aynı güne denk gelmiyor.
2008′ de Metallica Türkiye’ye geldiğinde, ondan önceki isim olarak senin adın zikrediliyordu.
Genel olarak böyle festivaller olduğunda bizim adımız bir şekilde geçiyor.
Olmadı zaten… Herhalde bir şayiaydı o.
Sanırım konuştuğumuz süreç içerisinde bizim konser programımıza uymadı.
Ben köprüden önce son çıkış hakkımı kullanıyorum ve müzikten çıkıyorum… Edebiyatla aran nasıl?
Aslında hiç yok.
Ama iyi konuşuyorsun. Herhalde bu cemiyetle alâkalı birşey. Toplum seni yetiştirdi.. Kurduğun cümleler gayet komplike… Düşünen bir adamsın belli ki…
Düşünürüm ve aynı zamanda çok da konuşan, tartışan bir adamım. Çevrem, eşim, dostum var ve tartıştığım adamlar da çoğu zaman okumuş adamlar olabiliyor. Onlarla beraber sanırım pişiyorum. Onlarla konuşa konuşa, tartışa tartışa, fikir ürete ürete, düşüne düşüne… Neticede şu ana kadar söylediğim şeylerin, ya da konuştuğum şeylerin ya da kurduğum cümlelerin, herhangi bir kitaptan alıntı olmaması, kendi fikirlerime güvendiğimin bir göstergesi. Böyle birşey varsa hayatta, böyle bir şey doğruysa, sanırım bunu düşünerek ben de bulabilirim. Ama meselâ kitap okumaya karşı olduğumdan dolayı değil, geçmişte kitap okuduğum zamanları hatırlıyorum da; içine tamamen gömülüp onu tamamen elimden bırakamaz hale geldiğimi biliyorum. Bende biraz saplantısal olabiliyor, obsesyona çevirebiliyor böyle şeyler. Onun için ben kitap okumayı kendime zaman ayıracağım bir döneme saklıyorum. Yatağımda, yatmadan önce bir kitabı bitirebileceğim bir dönemin olacağına inandığım için kendime zaman arıyorum. Öyle bir zaman dilimim mutlaka olacak, olmalı…

” HÂLÂ MAHALLEDE OTURUYORUM VE ÇIKMAK GİBİ BİR NİYETİM DE YOK… ”

Bu sözleri yazan, ölüm konseptiyle bir albüm meydana getiren adamın düşünen bir adam olduğu aşikâr…
Cemiyette piştiğim çok kesin. Bir kere fazlasıyla dünyayı takip eden bir adamım. İkincisi, birebir seyrettiğim yegâne şey: haberler.. Üçüncüsü, mahalle kültürü olan bir herifim. Hâlâ mahallede oturuyorum ve çıkmak gibi bir niyetim de yok. Çünkü oradaki diyalog, oradaki emlâkçıda içtiğim çay, oradaki tesisatçıda ısmarladıkları kahve başka birşey..
Toplumdan uzaklaşmıyorsun…
Hayatta en korktuğum şey… Uzaklaştığım gün biteceğim gündür diye düşünüyorum.K.S: Sana herkes sevecen yaklaşıyor gördüğüm kadarıyla…
Ben kimseye olumsuz yaklaşmıyorum, ondan olabilir.Meselâ şöyle bir ikilem var: ben bir görsel yarattım, kendi projemde. ve o görselde aslında, dokunulmaz, zor, agresif, sinirli bir adam profili çiziyorum. Bunlar hayatımın içerisinde bende olan şeyler zaten, olmayan bir şeyi aslında öyleymişim gibi insanlara gösteremem. Ama onun dışında albümlerimde ya da müziğimde yansıtmadığım bir şey var o da ; eğlenceli, geyik, hoş sohbet bir adam olduğum… Ben müziğimin içerisinde öyle bir konsept düşünmüyorum. Yani müzik yapımımın içerisinde eğlenceli bir adam yok. Genel olarak karanlık şeyleri seviyorum müzik yaparken…

Anlattığım hikâyelerin içerisinde daha karanlık konular yahut ulaşılmayan, dokunulmayan ama aslında can acıtan, dokunamadığın halde can yakan konulara değinmeye çalışıyorum. Benim müzik yaparken kafam buna çalışıyor. Kısacası eğlenceli bir adam değilim müzik yaparken… Ölüme tam olarak dokunamazsın, hissedemezsin ama olduğu zaman canını yakar. Korku meselâ, korkuya dokunamazsın, hissedemezsin ama olduğu zaman ödünü patlatır. Daha dokunulmayan şeylere dokunmaya çalışıyorum. Ama normalde, çıkıp da sohbet ettiğinde, ” herif iyi herifmiş, gülebiliyor ” diyorlar.. Böyle bir durum ortaya çıkıyor. Bu sefer bambaşka bir ikilem yaratıyorsun… Bunun adı da zıtlık…
Seni hiç gülmeyen bir adam olarak düşünüyorlar yahu… Hep somurtan, etrafına sinirli ve agresif bakışlar atan bir adam olduğun vehmine kapılıyorlar…
Agresif, herkese her an dalabilecekmiş bir adam olarak düşünüyorlar beni…
Öyle bir görünüm arz ediyorsun demek ki insanların nazarında. İnsanlar da bunun olmadığını görünce sana sıcak yaklaşıyorlar..
Bu en sevdiğim şey. Bir mekândan içeri girdiğim zaman hemen kendimi sevdirmeye çalışırsam genel bir sevgi kazanmış olurum. Bunu şöyle örnekleyelim: herkesin seveceği bir müzik yaparsan, bütün genelin seveceği ama ortalama sevebileceği bir seyirci kitlesi yakalamış olursun. Bir mekândan içeri girdiğinde, tedirginlik yaratan bir adam olursan, seni fikren veya görseliyle, önyargı dediğin zıkkımı da kenarı itip, seninle diyalog kurmaya çalışan, seni çözmeye çalışan, sana emek veren, sevmek için emek vermeye çalışan bir adam olursan, seni sevmeye karar verdiğimde ömür boyu bırakmam. Müzikte de aynı şeyi yapıyorum… Yaptığım müzik hemen algılanamayacaktır. Hemen sevilen değil, sevilmek için emek harcanan bir adam olmak istiyorum… Çünkü dostluklarımı onun için böyle kurdum ve onun için çok sağlam dostluklarım olduğunu söylüyorum…Seyircim bana emek veriyor!
Zira klişe bir durum vardır. Farazi bir şahıs, bir dönem çok ünlüdür, çok meşhurdur, herkes tanır, ama bir dönem gelir, unutulur gider, yalnız kalır, kabuğuna çekilir..
Ben muhteşem popüler bir adam değilim ki. Hâlâ beni tanımayanlar var. Hâlâ ulusal kanallarda hergün arka arkaya dönen bir klibim yok. Radyolarda çatır çatır çalmıyorum. Belli radyolar çalmıyor bile…
Çok farklı bir şey senin yaptığın müzik bu yüzdendir herhalde.. Türübozuk…
Türübozuk işte… Gazel metal… Üst üste tuğlaları dizmiyorum, araya çimentoyu döküyorum ve tuğlayı üstüne öyle koyuyorum.. Üst üste tuğla koymuyorum, duvar örüyorum. Sağlam bir duvar örüyorum. Tuğlaları üst üste koyup koskocaman bir yükselti yaratabilirim. Ama biri şöyle ittiği zaman darma duman olur o tuğlalar, duvar yıkılır…
”TÜRK ROCK MÜZİK AĞACINA ŞİMDİDEN ADIMI YAZDIRDIM…”
Bir gün öldükten sonra, insanlar acaba arkandan ne konuşacaklar diye hiç düşündüğün oldu mu?
Oluyor tabiİ, olmaz olur mu? Zaten klibini çektiğim parçada; – geçmiş hergün hikâyemdir böyle bilsin sevdiklerim – diyorum yani. Ne hikâye bıraktıysam, ben öldükten sonra da onu konuşacaklar… Doğrusunu bilen doğrusunu konuşacak hikâyenin… Çünkü şehir efsanesi dediğin şey bizde hiç bitmez… Ne hikâye bıraktıysam onu konuşacaklar, eninde sonunda konuşacaklar. Çünkü ben Türk Rock Müzik ağacına şimdiden adımı yazdırdım, bu bir kesinlik. Sonsuz popülarite değil, sonsuz kült kalabilmek gibi hedeflerim var. Kült kalırsam eğer, zaten sonuna kadar gidecektir…
Popüler zaten, kelime itibariyle de, adı üstünde çabuk tüketilen, geçici birşey…
Aynen öyle… Popüler olabilirsin, bugün çok yüksekte olursun, yarın dibe öyle vurursun… Kült olursan hep geri dönüşün olur, geri dönüşlerin olacaktır… Bu konuda rahatım.. Ölüm içinse şunu söyleyebilirim: en huzurlu son nefes…Ciğerdeki tüm nefesin bittiği an, bence en güzel andır…
Korku da, bu bilinememezlikten kaynaklı zaten…
Tabiİ ki… Meselâ cenazemde ne olacak, benim arkamdan ne diyecekler, kim benim hakkımda neler söyleyecek, nasıl olacak, nasıl geçecek… Keşke en azından üç günlüğüne, sadece üç günlüğüne görebilsem… Böyle bir merakım var…H.C: Taş gibiydi, seksen yaşındaydı ama hâlâ kelebek gibi oradan oraya uçuyordu diyecekler belki de… Meselâ bana sordular, niye dediler bu yaşında ölümü işledin?.. Ne var ki yani, haftaya ne olacağımı biliyor muyum, bilmiyorum… Şu an bu konu geldiyse aklıma, bu konu üzerinde düşünüyorsam bunu işlemeye karar vermişim demektir.

Ama 60′ ıma geldiğimde bir daha işlemem gerekiyorsa tekrar işleyeceğim…Şimdi 33 yaşında işlediğim bir ölümle 60 yaşında işlediğim bir ölüm arasında nasıl bir fark olacak acaba, bu da önemli… Böylece o iki albümü karşılaştırabilirim. Şunu diyeceğim belki de o zaman: Artık 60 yaşındayım hani biraz daha yaklaştık meseleye, şimdi ne düşünüyorum?… Çünkü düşünceler değişiyor zamanla… Yaş, düşünceleri etkileyen bir faktör…

 2005′ te ilk albümünü çıkardığın zamandaki düşüncelerinle şimdiki düşüncelerin arasında büyük bir fark var…
Tabi ki. Zaten onun için hep şey derim: en iyi yaptığın şey ne olursa olsun en son yaptığın şeydir.
Yani ne kadar sahnede kopuk bir adam profili çizsen de, sahne dışında çok olgun bir adamsın… Sahnede sanki bambaşka bir dramatis persona’ ya bürünüyor bu adam ve vasıflı bir vodvil oyuncusu oluveriyor bir anda…
Çünkü anlattığım hikâyeyi daha iyi anlatabilmenin tek yolu o adamı o şekilde oynamak… Başka sansım yok yani. Dümdüz anlatamam…
”MESLEKİ OLARAK ATTIĞIM HER ADIMIN, FAYDASINI DA GÖRDÜM, TOKADINI DA YEDİM…”
Ben sana şu yüzden sordum edebiyatla alâkan var mı diye, çünkü aforizmavari cümleler kuruyorsun bazen. Demek ki, iyi konuşabilmek için bazen çok okumak da yetmiyor…Herhalde cemiyette pişmek de adamı iyi bir konuşmacı yapabiliyor. Okumak değil de, hayatın ta kendisi daha iyi öğretiyor…
Bir lâf vardır ya, çok gezen mi bilir, çok okuyan mı diye…Ben de çok gezdim ama gördüğümü daha çok düşünüyorum… Çok rahat bir hayattan gelmemiş olmamın faydasını çok görüyorum… Mesleki olarak attığım her adımın, faydasını da gördüm, tokadını da yedim…Zaten çocukluğumdan beri acayip bir tip olarak dolaştım. Bir kere en büyük problemim sokakta yürümekti. Hayatında yaptığın en rahat şey yürümektir, ama benim için o bile bir çileye dönüşüyordu…
 Niye böyle oluyordu? İnsanların sürekli sana baktığını mı hissediyordun?
Başka bir tiple yürürsen, ilgi çekersin bu kadar basit. Normal bir araban olur, kimse bakmaz geçerken ama Ferrari’ yle geçersen bakarlar…
İnsanlar sana baksın diye bir amacın yok ama…
Tabii ki yok ama ben kendimi böyle rahat hissediyorum. Meselâ bir keresinde sokakta yürürken, adamın teki: Ya şunun saçlarına bak sarı sarı, ne biçim oğluşsun sen lan ” dedi… Döndüm dedim ki: Senin de saçlarını on beş dakika içerisinde sarı yapabilirim… O kadar zor bir şey değil…Ama ben bununla rahatça dolaşabilirim fakat sen o şekilde dolaşmaya cesaret edemezsin! ” Zor bir şey değil yani saçı sarıya boyamak, dövme yaptırmak… Sadece onun felsefesini doğru anlaman gerekiyor. Doğru algılayacaksın…. Amacın ne yani bu dövmeyi yaparken? Bir gül dövmesi yaptırayım koluma da, marjinal olayım demek değil… Ben bunun felsefesini biliyorum. Bu tarihte insanlığın, kavimlerin, kabilelerin, birbirinden ayrılmaları için, aslında familyanın işareti yani… Geçmişteki tarihsel bir işaretleşme. Geçmişte çünkü, doğal olarak şu çağdaki konumumuz yok. Neticede insanoğlu bambaşka dillerle anlaşıyor o dönemlerde. Şimdi tarihi bir felsefeyi, geçmişinde ataların felsefesini, ben şu an üzerimde yaşatmaya çalışıyorum. ve vücudumdaki en sevdiğim yerler dövmeli olan yerler… Mesela sol kolum çıplak kaldı diye huzursuzum. Onu kapatacağım… Sağ kolum bu yüzden en sevdiğim kolum haline geldi… Sol kolum bana çıplak geliyor… Öbür kolum gözüme batıyor…
Bir kadına şarkı yaptın mı hiç?
Yapmadım.. Son Kez ve Gelin Olmuş adını taşıyan şarkılarımı aşk şarkısı zannediyorlar. Hayır, ikisi de aşk şarkısı değil…
Ben senin son albümündeki Gelin Olmuş şarkısını dinlerken, saat gecenin üçüydü galiba…Acayip bir yanlış anlamayla, Gelin Olmuş Gidiyorsun’ u ” Lenin Olmuş Gidiyorsun ” anladım…
Harikaymış, bayıldım vallahi!
 Dedim adam nereden girdi konuya, ” Lenin ” falan demeye başladı, birazdan Marx, Stalin, Troçki diye başka mevzulara gireceksin sandım…
Lenin Olmuş Gidiyorsun, kanadını sürüyorsun… Baya iyi bir yanlış anlaşılma bu ya… Aşk şarkısı yazmadım, yazmaya ihtiyaç duymadım. İlk yaptığım besteler aşk şarkısıydı ama şunu fark ettim, ilk yazdığın sözler genel bir klişe oluyor… İlk yazdığın sözler hemen bir aşk şarkısı oluyor. Çünkü genel, popüler kültür içerisindeki genel geçer yargılara baktığın zaman; sözel olarak, kadına seslenmek, ya da erkeğe seslenmek, ya da kadının erkeğe seslenişi, erkeğin kadına seslenişi, serzenişi, vesairesi, terk etmesi, aldatması, hüpletmesi, hoplatması gibi ıvır zıvırlar var. Bunlar bana göre şeyler değil…
 Bu tür şeyleri basit olarak mı görüyorsun?
Çok işlenen birşey… Her sıkışan buna sarılıyor. Zaten bir sürü örneği var, karşılaşıyoruz. Bir de ben eksik kalayım yani… Benim işleyeceğim bir gün gelecekse de bambaşka bir dille işleyeceğimi düşünüyorum. ” Nerdesin yarim, sensiz fena haldeyim ” diye bir şey işleyeceğimi düşünmüyorum yani. Onun da, o ilişki boyutunu bambaşka bir gözle gözlemleyip, bambaşka bir dille anlatabileceğimi düşünüyorum. Ama şu anda, kendi ruhuma baktığımda ilgilenmem gereken daha başka konular varmış gibi geliyor bana…
Anlatılması gereken daha ”önemli” konular var, evet…
Bir kadının beni niye terk ettiğini ve onun için saatlerce nasıl ağladığımı anlatacak bir durumum yok… ve kendi hayat felsefemde bunun çok büyük bir yeri yok… Bu kadar basit… Giden gitmiştir, kalan sağlar bizimdir…
Bütün sözleri sen yazıyorsun, müzikleri de sen yapıyorsun. Başka ellere ihtiyaç duymuyorsun şu anda…
Kendi kafamdaki şeyleri benden başka kimsenin çıkarabileceğini düşünmüyorum…
Seni başarılı kılan da bu herhalde… Yorumcu değilsin çünkü, tam bir sanatkârsın…
Evet, yorumcu değilim, full her şey bana ait… Kayıtlardan, düzenlemesine kadar…Yani o safhaların hepsi benim… O has safhaları kimseye bırakmam…
Bir gün, başka birisinden şarkı sözü alacak mısın?
Hiç sanmıyorum. Başkasından şarkı sözü aldığım gün, sanırım kendi üreticiliğimin bittiği gün olacaktır.  O zaman benim hissettiğim bir şeyi değil de, başkasının hissettiği şeyi yorumlamış olurum… Ben, tamamen bana ait olan şeyleri daha iyi anlatabileceğimi düşünüyorum. Tamamen bana ait, benim duygum, ben düşünmüşüm, benim fikrimden çıkan birşey… Bunu en iyi şekilde ben dile getirip, sahnede en iyi şekilde ben oynayabilirim. Ama başkasının yazdığı bir sözü o kadar iyi oynayabilir miyim hiç bilmiyorum… Benim çalışma sistemim farklıdır, söze müzik yapmam, müziğe söz yazarım…
Önce müzik mi aklına geliyor?
Önce müziği yaparım… Bu yaptığım müzik bana neyi anlatıyor? Çünkü müzik netice itibariyle bir şey anlatıyor. Melodik olarak bir şey hissettiriyor sana. Melodisinin bana ne hissettirdiği önemlidir…
Bir gün şöyle birşey olsa, bir şekilde hayatından müzik tamamen çıksa, bir daha müzik yapamasan…
Ya sağır olmam lâzım, ya da ellerimin kopması lâzım…
En büyük korkun ne?
Ellerimin olmaması… Piano çalamam… Bittiğim gün olur herhalde… Burnumla gagalaya gagalaya çalarım ama o kadar iyi olmaz galiba…
Bütün mesele insaların seni anlayabilmesinde…
Meselâ yurtdışında böyle bir proje olsa, adam projesini ve kendisini bu kadar deşifre etmek zorunda kalmaz. İnsanlar ona bir proje gözüyle bakarlar…Ama Türkiye’ de daha önce hiç denenmemiş birşey yaptığım için, oturmasıan çalıştığım bir meselenin üzerinde olduğum için insanlar benim her şeyini merak ediyor. Meselâ benim şatoda oturduğumu düşünenler var…
Ama sen diyorsun ki “Ben hâlâ mahalledeyim, oturup emlâkçıda çay içiyorum”…
Mahalleye ilk taşındığım zamanlarda orada beni görenler ”Abi neden böyle bir yerde oturuyorsun?” diyorlardı…  Bu ikilemler çok garip işte… Bak meselâ: Neden böyle bir yerde oturuyorsun abi, sen böyle bir yerde ot’uracak adam değilsin ” diyorlar… Başka bir semte geçsem, şöyle villalı, arazili bir yere gitsem: ” İnsanlardan, halktan koptu, eskiden bu mahalledeydi, ayrıldı gitti ” derler… Yani ne yaparsan yap, birilerini tatmin edemiyorsun, bu bir gerçek… Mahallede oturmama şaşırıyorlar… Neden kontörlü hattın var diyorlar, gerçek bir sanatçı kontörlü hat kullanmaz gibi birşey söylediler geçenlerde bana… Allah Allah dedim… Yani hiçbir şekilde kimseyi tatmin edemiyorsun…

Neden kullanmayayım lan kontörlü hat? Kontör işte anasını satayım. Çünkü ben fatura yatırmayı sevmiyorum. Hiçbir bankada hesabım yok, kredi kartı kullanmıyorum, otomatik ödeme gibi bir haltım yok, yani hiçbir şeyim yok…
Ondan sonra yarın öbür gün kalkıp: Niye arabaya binmiyorsun da motora biniyorsun, senin gibi adam motora mı biner? ” demesinler…
Yahu neler neler diyorlar… O iş bitmez… Neden jeep’ in yok abi, sanatçı dediğin jeep’ le dolaşır, diyorlar…Bir gün olur da dev bir jeep alırsam; ” Ya iyiden iyiye görgüsüz oldu bu herif ” derler.. Hiçbir şekilde o ikilem bitmiyor… Her zaman düşündüğüm bir şey vardır… Bir sorunun her zaman iki cevabı vardır… Biri sana soru sorduğu zaman her zaman iki cevap verebilirsin. Ama verdiğin birinci cevap, o cevabı almak istemeyen adamı tatmin etmiyor. Buna verdiğin cevap da buradaki adamı tatmin etmiyor. Şöyle örnekleyeceğim: trafikte gidiyorsun, bir olay oluyor, adamın teki arabayı geri geri aldı, tak dedi tampona koydu, arabadan indin, ulan dedin senin kullandığın arabayı da, seni de bilmem ne yapayım, haldır huldur birbirinize girdiniz. Öyle bir ilişkilenme içerisine girdiğin için, tahminen kavga çıkacak. İkinci ihtimalde, arabadan indin, abi ne oldu, neyse sorun değil, kredi kartını ver dedin, karşı tarafın iki hareket imkânı var şimdi, kavgayla girdiğin zaman bir hareket imkânın kalıyor: kavga edeceksin. İyi yaklaştın herife… Herif dedi ki: sünepe… Lan sen de orada durmasaydın dedi herif… Bu vereceği birinci cevap. Lan ne demek istiyorsun sen dedin, gene kavga çıktı… İkincisi, adama sert girdin… Öbürü de dedi ki, böyle yapmana gerek yok arkadaşım, düzgün söyleseydin bu kavga çıkmazdı, agresif söyleseydin başka türlü… Yani hep bir ikilem var…
Trafikte bir kaza oldu diyelim… Sen motordan indin, adam arabadan indi. Adam mesela seni tanıyıp: Aaa Hayko naber? ” deyip seninle kavga etmekten vazgeçse orda seninle kavga etmekten. Bunu mu istersin, yoksa adam arabadan inip: Ulan sen napıyorsun deyip, sağlam bir kavga çıksın mı isterdin?
Sağlamını isterim yani…

 Ben Hayko Cepkin’ im ama, hiç önemli değil, trafikteyiz ve bence birbirimize girelim demek daha iyi, daha samimi!
Bence öyle olması gerekiyor zaten… Bir mekândan içeri girdiğimde, vatandaşa gösterilmeyecek bir hak, eğer bana gösteriliyorsa, en nefret ettiğim şeydir bu! Bir şeyi yatırmak için, ya da bir evrağı tamamlamak için gittiğim herhangi bir büroda, devlet dairesinde, tanındım diye, oranın arka tarafında ya da herhangi bir yerde bana: Sen abicim gel böyle otur dendiği zaman asla oturmam… En nefret ettiğim şeydir. Çünkü onu görebilecek, kuyrukta bekleyen insanların hepsinin gözünde; rezil, yerin dibinde bir adam olmaktan başka hiçbir şey olmam. Hayatta yapmam… Abi lütfen, ben burada sıramı bekleyeyim, arzu edersen ödememi yaptıktan sonra çay ısmarlayacaksan, gelir çayını içerim diyorum… Ama elleme beni yani, orada elleme beni… Hayatta en sevmediğim şey…Kendi çalışanıma da söylerim bunu. Benimle beraber çalışan herkesin bildiği bir tek kural var: sakın beni pompalamayın…Yemem…
Takdir etmek başka şey, gazlamak başka şey…
İyi olmadık bir şeyi bana iyiymiş gibi pompalarsanız, ben zaten ondan hoşnut değilsem kabak sizin başınıza patlar…
Eleştiriyi daha çok seviyorsun, övgüden daha çok… Çünkü övgü sana bir şey kazandırmaz..
Övgüden o kadar tırsıyorum ki… Övgüyü sevmem çünkü çok beni yerin dibine sokuyor.
Çünkü verebilecek cevabım yok… En fazla ”teşekkürler, sağolun, eyvallah”… Bundan başka verebilecek hiçbir cevabım yok… Ama bana bambaşka bir konuda bir şey söylense, o konuda konuşabiliriz. Dese ki işte: Sen bunu böyle böyle yapmışsın, tamam iyi ama benim anlamadığım birşey var. Bu ne ki yani? ” dese, o zaman mesai başlar işte… O zaman konuşalım. O zaman konuşacak bir şeyim var… Geçen gün bir programda öyle oldu. O kadar övüldüm, övüldüm, övüldüm sonra şey dedim: Abi yeter ya! Keşke başka bir şey söyleseydiniz ” dedim, çünkü cevabım yok tıkanıyorum yani…
Avrupa’ da hiç konser verdin mi?
Avrupa’ ya bir kere gittim sadece. Hollanda’ ya… Onun dışında, oradaki potansiyelin daha da yükselmesini, daha da güzel bir hale gelmesini oradaki ilgi, alâkanın daha da çoğalmasını bekledim. Çok çağırıldık yurtdışına ama henüz vakti değil deyip reddettik… Bir kere gittim sadece, o da festivaldi. Türk Günü festivaliydi…
 Bu albümden sonra artık tamamdır herhalde…
Şimdi gerçek ve doğru potansiyeliyle bizi bekliyorlar… Avrupa’ya işte şimdi gideceğiz… Çünkü sabrettik, ona da giderdik, neticede para kazanırsın. Ama ben paradan ziyade, orada gerçek bir seyirciyle karşılaşmak istiyorum.
Bu tempoya nasıl dayanabiliyorsun? Az uyuyorsun gibi görünüyor bana… Sürekli bir yerlerdesin çünkü. Sabah bir programdasın, akşam başka bir programdasın…
Düzensizimdir ama, dağınık değilimdir…
Belirli bir uyku düzenin var mı?
Günde sekiz saati tamamlamaya çalışırım. Sabah yedide kalkılacaksa, gece 11′ de yatağa girerim… Disiplin abi, en önemlisi disiplin…
”GÜNÜN DOĞMASINI GÖRMEK, KORKUTUYOR BENİ ARTIK… ”
Bundan önceki hayatında öyle değildin ama…
Darmaduman dönemler oldu canım. Akşam üstü saat 7′ de uyandığım, berbat, gündüz uykusuyla hiçbir enerji alamadığım, rezalet dönemler oldu… Şimdi zaten böyle bir temponun içerisine girersem, şu andaki bedenim bunu kaldıramaz…Düşünsene ben sabahlamışım gelmişim buraya senin karşına armut gibi… Günü kaçırmak eskiden umrumda değildi, şimdi günü kaçırmak en büyük korkum. İşim sebebiyle sabah altıda evde oluyorsam günün doğmasını görmek korkutuyor beni artık…

Sosyal medya mutsuzlarını niçin küçümsemeliyiz?

Sartre ‘Cehennem başkalarıdır’ derken bizim necip milletimiz bundan ne anlıyor acaba? ‘Kafayı dinle lan boşver, tek tabanca takıl’ gibi bir mana çıkarıyorlardır muhtemelen. Dünyada okuduğunu anlama konusunda büyük problemi olan ender milletlerden biriyiz. Kimse kimsenin söylediğini doğru düzgün anlayabilme yeteneğine sahip değil. Kızıyorsunuz ama bunda aşksız, ‘hadi olsun’ mantığıyla yapılan evliliklerin de payı yüksek. İnsan aşık olmadığı biriyle seks yaptığında ölümcül bir saçmalığın içinde bulur kendini. ‘Ne gerek vardı’ der. ‘Yav bırak bu saçmalıkları, ne aşkı kardeşim’ diyen adamların bedenen ne kadar sağlıksız olduklarına bakın, durumu kavrarsınız. Biz gerçekten de nitelikli ve sağlıklı bir nesil değiliz uzun zamandır. Aşktan kasıt ‘kara sevda’ değil. Mecburu ilişkiler, mecburi evlilikleri, bu da nihayetinde sevgisiz çocukları meydana getiriyor.

Toplum olarak ‘hastalıklı biçimde’ seviyoruz. Herkes birbiri üzerinde tahakküm kurmanın iptidai hazzını yaşıyor. Kadın erkek ilişkilerinin temelinde güç paradoksu yatıyor. Sesin kokusu yoktur ama gücün kokusu vardır. Gücün kokusu alınır. İlkel ve vahşi dürtülerin gücün alanına doğru seyreder. Aşık olmaya karar veren ilkel beynin. Preforantal korteksin aşkla meşkle alakası yok. Sen, içgüdüsel olarak üremek istediğin insana yöneliyorsun. Milyonlarca yıldır süreç böyle işliyor. Eskiden bir farkı vardı, vücut kuvveti, geniş omuzlar, güçlü bir çehre seni diğerlerinden ayırır, evrimsel olarak öne geçirirdi. Artık işler değişti. Ecinni gibi bir görünüşe sahip olsan da yeteri kadar şişkin bir cüzdanla kadınları kendine aşık edemesen bile sana katlanabilir konuma getirebilirsin. ‘Her kadın böyle değil’ diyeceksiniz. Gücün ne olduğuna bağlı diyeceksiniz. Ender de olsa böyleleri de vardır, ben kahir ekseriyetten söz ediyorum .Ben bu kapital işlerinden pek hazzetmem, para sadece nitelikli zaman geçirmek için vardır. Bunun dışında istifçilik bana kişilik bozukluğu gibi geliyor.

Özellikle bizim gibi az gelişmiş toplumlarda kimse dengiyle olmak istemiyor. Herkes bir üst basamağa sıçramanın derdinde. Bu yüzden de beceremiyorlar, herkes başarısız, herkes mutsuz. Sınıf atlama kompleksi yüzünden milyonlarca kronik depresyon hastası var Türkiye’de. Sen diyelim 10/5’lik birisin. (Amiyane bir matematik hesabı olarak görmeyin bunu.) 10/5’lik birine denk düşüyorsun mantıken. Ama istediğin 10/8’lik, 10/9’luk biri. Hal böyle olunca da kaza yapmak kaçınılmaz oluyor.

Herkes kendi kulvarına göre hareket etse hiç sorun kalmayacak. Niyeyse millet Kaf Dağı’nın ardındaki Zümrüdüanka’nın peşinde. Nasıl olmasın ki? Sosyal medyaya bir giriyor, 400 tane mutluluk fotoğrafıyla bombalanıyor. Bunları gerçek zannediyor. İşin sırrı şudur ki hiç kimse çok mutlu olduğu bir anda bunu sosyal medyada paylaşmayı aklına getirmez. Gerek yoktur çünkü. Orgazm olurken suratlarınızın aldığı şekli paylaşmak ister misiniz? Yoksa orgazm da mı olamıyorsunuz? Olamazsınız tabii. Ait hissetmeyen ait olamaz. İnsan, doğası gereği düşük IQ’dan kaçar. Kendisiyle eşit olanı ister. Sen değil beynin karar verir buna. Kendini konumlandırmak istemediğin bir yerde bulunman depresyona iter seni.

İnsan, kendisiyle başbaşa kaldığında canı sıkılıyorsa orada bir problem vardır. Mutlu olmak için başkalarından onay beklemek depresyonu tetikler. Kartalların dili olsa da konuşsa, gökyüzünde uçmak için kaçı sürüngenlerden tasdik bekliyor?

Kadir SARIKAYA

Şiddetin ne hoş, ne güzel şefkatin

Gençliğim Schopenhauer okuyarak geçti. Hazretin mizojinistliğinden ikrah gelince ‘Eh hadi be sen de’ diyerek kendisine kapıyı göstermiştim. (Feat. Ajda Pekkan /Arkanı dön ve çık/İstenmiyorsun artık) Tabii bu bazı söylediklerinin doğru olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Schopenhauer’un saplantılı fikirlerini atarsanız fena bir adam olmadığını göreceksiniz, borç isterse verin, kırmayın çocuğu.

İki gündür iki arabesk figürün (biri oyuncu, yekdiğeri şarkıcı) kavgası ülke çapında ana gündem maddesi oldu. Kadın ünlü, adam da hakeza. Toplumun temeline rutubet gibi çöken vasatlık onlara da sirayet etmiş. Niçin? Onlar da vasatı satarak para kazanıyorlar çünkü. Oyuncu olanı dizilerde ‘Senin dalağını s…rim ha” diyerek tokat patlatır, şarkıcı olanı bu kadar şiddet yanlısı değildir, ‘İki satırlık adamları ömrüne musallat ettiğini ve ustasına da kadehi doldurmasını’ tembih eder. Bak ikisine de ne görüyorsun? Aynı yozlaşmışlığın farklı tezahürleri. Şimdi kavgalarıyla, daha doğrusu şarkıcı olanın oyuncudan gördüğü şiddet iddiasıyla gündemdeler. Ben meseleye başka açıdan bakacağım.

Oyuncu bey o gece neler yaşadı, şarkıcı hanımdan neler duydu bilmiyorum. Bu şiddeti meşrulaştırır mı? No monşer, o ayrı bahis. Şarkıcı hanımın ‘Bu yahninin tuzu eksik’ denilerek şiddet görmediği de izahtan vareste. Erkeği bu kadar çıldırtacak şey sonrasında erkek ne yapmalıydı, onu düşünüyorum. Çekip gitmek? Kendi evinden bile olsa? Yazdık bunu ihtimaller arasına. Bütün o öfkeye hakim olup kadına taksi çağırıp kadını yollamak? Bunu da ekledik listeye. Kadına hiç öfkelenmeden kızgınlığını belli etmek? Bunu da ilave ettik. Geriye ne kaldı? Susmak ve kapıyı göstermek. Hadi bu da tamam. Yazmak kadar kolay değil bunları yapabilmek. Dişlerinizi sıkarken kıracak kadar büyük bir irade gerektiriyor. Kendinize hakim olup gerçekten durabilecek misiniz? Hakikaten zor. Sonrasında kadının yaşattığı travmayı nasıl atlatırsınız bilemem, travma mıdır ortada olan onu da bilemem. Tartışma entipütften bir sebepten çıkıp da bu noktaya geldiyse o apayrı bir bahis.

Psikolojik şiddetin de açtığı yara en az fiziksel şiddet kadar ağır. Biri vücutta, diğeri psikolojide derin iz bırakıyor. Vücuttaki iz kalıcı olmasa da ruha açılan gedik kolay kapanmıyor. Görünen köy kılavuz istemez, çeyrek yüzyıla psikolojik şiddet suç olarak kabul edilip ceza kanununa girecek.

İnsanların duygusal boşluklarına kamikaze dalışı yapıp, kişinin bütün değer yargılarını çöp gibi buruşturup atmamayı öğrense herkes, zaten mesele kalmayacak.

Yahninin tuzu örneğinde olduğu gibi, ‘Ne bu evin hali, yemek de yapmamışsın’ kabilinden bir laf söyleyip akabinde şiddet uygulayan erkekle, sürekli psikolojik şiddetle karşılaşıp karşılığında fiziksel şiddet uygulayan erkek arasında nasıl bir fark vardır? İkisi de aynı diyeceksiniz. Hayır, değildir. Birincisinde kadın tamamen suçsuzdur ve o kadına bunu yapan adam sonuna kadar cezalandırılmalıdır. İkincisinde iki taraf da suçludur. (Fiziksel şiddet uygulayan daha fazla suçlu olmak kaydıyla.) Şiddet uygulayan her kim ise, bunu yaptığı için daha fazla cezalandırılmalı ama psikolik şiddet uygulayan da hukuk çerçerevesinde mutlaka ceza almalıdır. Gel gör ki psikolojik şiddeti nasıl ispatlayacaksın? Mesele burada başlıyor. O da yeni nesil hukukçuların ilgi alanı olsun artık.

Ertuğrul Özkök gibi başladım yazıya, uzlaşma kültürüne çim tohumları serptim. Biraz da Fatih Altaylı modumu açacağım şimdi:

E be kardeşim, kimsenin kimseye psikolojik travma yaşatmaya hakkı yok. Patavatsızca konuşuyorsan, karşındakinin de sana yapacaklarından emin değilsen bu riski neden göze alıyorsun? Çok ters bir laf edersin, karşıdakinin gözü döner, mazallah iş iki tokat bir yumruk olayını da aşar, adli vaka başka bir vakaya dönüşür. Ne gerek var?

Şarkıcı olan hanımefendi seneler önce bir şarkı çıkarmıştı piyasaya. Sözlerini aynen paylaşıyorum:

“G…üne güvenen şöyle gelsin/Bıraksın inadı dize gelsin/Sözünden dönen namert çıksın/Bizde böyle bundan sonra/Kendime yararım bundan sonra/İster gelirim ister gelmem/Hesap mı vericez bundan sonra…”

Tam Freud’luk vaka yahu aslında şu olay. Şarkıcı hanım baya öfkeli. Oyuncu adam hayli asabi.  Hal böyle olunca Midnight in Paris filmine dönüşmüyormuş ilişki. Fight Club’a evriliyormuş.

Yeni moda, bayat, kokuşmuş ve çağın foseptiğini işkembesinde taşıyan neo-arabeskimsi kültürü hariç tutarak, arabeski ‘konsept’ olarak değil, ‘müzik’ olarak topluma yansıtan, kelimenin literal anlamıyla ‘hakiki arabeskçi’ Orhan Gencebay’ın şu sözleri bütün kavgaların aslında ‘niçin’ yaşandığının acı ama gerçek vesikası değil midir?

“Belki de çok mutlu olacaktık tutsaydık dilimizi/Bu inat, bu kapris, bu kavgalar, yıprattık sevgimizi/En acı sözler bile söylerken tutmadık dilimizi/Dil yarası, dil yarası en acı yara imiş/Dudaktan kalbe bir yol var ki, sevgi ve şefkattenmiş…”

Kadir SARIKAYA

Maymundan geldiysek şimdiki insanlar niye maymun olmuyor?

“Deryadan ayrılmış sellere döndüm,
Ateşi kararmış küllere döndüm,
Vakitsiz açılan güllere döndüm
Dost senin derdinden ben yana yana”

Evrimleşen insanın tarihçe-i hayatındaki en kallavi dizeler bunlar olabilir. Çünkü apartman dairelerindeki kutularda yaşamayı hak etmiyoruz. Dağların mağaralarını kendine mesken bellemiş, vahşi kırlarda hayvan gırtlaklamış, akşamına kalmadan mideye indirmiş, tabiatla mücadelenin her yöntemini bilen insanın beton bloklar arasına sıkışmasının ızdırabını çekiyoruz.

Yeşili görünce niye sakinleşiyoruz biliyor musunuz? Çünkü genetik kodlarımıza işli. Limbik sistem doğayı özlüyor. Oradan çıktık, yine uçsuz bucaksız ormanları istiyoruz. Bu beton mezarlığı, ısı adaları, rezil gürültü ve görüntü kirliliği bizi boğuyor. Anksiyetenin birincil sebebi.

Vahşi insan mutlu insandı. Ama o vahşi insanda gaddarlık yoktu. Yaşamak ve üremek tek gayeydi. Şimdi işin içine show business girdi. Dünya tarihinin en talihsiz çocukları 2000 sonrası dünyaya geldi. Korkunç bir elektronik kirlilik içinde büyüyorlar.

Bu satırları da burnumdan nefes alamadığım için yazıyorum. Konka hipertrofisi. Burun etlerim alerjik ve genetik sebeplerden dolayı gereğinden fazla şişiyor. Aynı ağızla yemek yerken bir yandan nefes almaya, bir yandan gülmeye falan çalışıyorum.

Evrim de burada zırvalıyor işte. Düşün sen burunsun. Nefes almak için varsın. Ama en asli görevini yerine getirmiyorsun. Yoksa kısmet evrimden daha mı büyük lan? Kısmetizm akımını kursam baya bir mürid toplarım gibime geliyor. Kediciklerle değil de Jediciklerle bu işi alır götürürüm.

Ferhat Ünlü: Üst akıl, devletler gibi tarih içinde dolaşan bir ruhtur

Ferhat Ünlü, nevi şahsına münhasır bir yazar. Romanlarını okumaya başladığınızda ‘Bu adamın bir meselesi var’ diyorsunuz. Sarsmayan ve ‘bir meselesi olmayan yazar’ hedefine ulaşmakta mahir olamaz zaten. Ferhat Ünlü, sarsmayı bilenlerden. Kendisini ‘yazı işçisi, gazeteci ve romancı’ olarak tanımlıyor. Buzdan Gözyaşı, Bir Gölgenin İntikamı, Münasebetsizleri Ayıklama Teşkilatı ve Kötü Roman yazarın diğer romanları. Bu aileye şimdi yeni bir üye daha katıldı: İlahi Kripto! Ferhat Ünlü’yle son romanı İlahi Kripto’yu konuştuk.

Kadir SARIKAYA

İlahi Kripto’nun ana karakteri Atilla Pan’a yüklenilen büyük anlam bana başlarda gerçekdışı geliyordu. Ortada Kronosizm Tarikatı var. Geçmişi yüzlerce yıllık… Kronosistler bu kadar büyük planların tezgâhlayıcısı iken Atilla Pan gibi ketum, tekinsiz, planlarını her an bozabilecek bir adama bunca değer biçilmesi haliyle tuhaftı. Sonra John Fowles’un Büyücü’sünde bir söz karşıma çıktı tesadüfen. Kitabı kurcalıyordum ve altını daha önce çizdiğimi fark ettim. Şöyle diyordu Fowles: “Kimse tek kişi için sinema kurmaz, tabii bu kişiyi çok özel bir amaç için kullanmayacaksa…”

Kronosizm Tarikatı’nın neden Atilla Pan’ı hedef seçtiği romanın başat sorusudur. Neden başkası değil de o? Bunun geçerli sebepleri var. Spoiler vermemek adına hepsini sıralamayayım ama romanın başlarından itibaren biliyoruz ki Atilla Pan, Gizli İlimler Teşkilatı (GİT) adı verilen ve sadece ezoterik örgütler üzerine çalışan bir gizli servisin başkanının oğlu her şeyden önce. Bu, onu doğal olarak Tarikat’ın hedefi yapıyor. Tabii tek sebep bu değil. Hatta asıl sebep başka. Bu sebebin açıklanmasını da sona bıraktım. Şu düsturla: Hayat da en gizemli şeyi, ölümü sona bırakır. Öyleyse bir öykünün en büyük sırrı da ancak sonda ifşa edilirse anlam kazanır.

İlahi Kripto bana Büyücü’ye bir nevi saygı duruşu gibi de geldi. John Fowles’a saygıyla baş selamı veren bir kitap…

John Fowles gerçekten hayranlık duyduğum bir yazar. Fowles okurluğu, bana göre roman okurluğunda önemli bir mertebedir. Mit ve gizemi ustaca harmanlanması, eserlerinin temeline güçlü trajediler yerleştirmesi, Jung başta olmak üzere önemli psikanalistlerin teorilerinden yararlanarak esaslı kurmacalar yaratması, böylelikle insan ruhunun derinliklerine inmesi, kadınları tanıması ve onları iyi anlatması gibi faktörler onu 20. yüzyıl romancıları arasında öne çıkaran faktörler. Koleksiyoncu ve Fransız Teğmenin Kadını’nın yeri de bende ayrıdır ama Büyücü onun başyapıtı. İlahi Kripto, bir yönüyle Fowles’a ve Büyücü’ye bir saygı duruşu evet.

Yaşıyor olsaydı Fowles’un bana “Evlat iyi iş çıkardın. Sen iyi bir romancısın” demesi, inanın şekilli bir edebiyat ödülü almaktan çok daha anlamlı gelirdi bana. Gerçi Fowles tıpkı ‘Tanrı yazar’ rolünü reddettiği için bazı romanlarının finallerinin ucunu açık bırakması gibi edebiyat otoriteri edasıyla “İyi bir romancısın” demeyi de reddederdi. Yine de samimi düşüncesini bir biçimde belli ederdi gibime geliyor.

Genelleştirmek istemem ama İngiltere’de bulunduğum için biliyorum İngilizler, gerçeği saklamayı pek iyi beceren bir doğaya sahipler. Genetik olarak otosansüre meyilli bir yapıya sahipler hatta. Ama Fowles böyle değildi. Hatta “Başka herkes geçmişini sansürleyebilir ama biz yazarlar yapamayız” kabilinden bir sözü de var. Fowles otosansürsüz yazan bir yazardı. Kendi ırkını korkusuzca eleştirdiği satırları da var. Sanırım bir İngiliz yazar olarak onu büyük romancı kılan faktörlerden biri de buydu.

Atilla Pan, yaratılan klasik istihbaratçı imajına uymuyor. Zaafları olduğunu inkâr etmiyor. Buz gibi değil, aksine kadınlarla ilişkisinde yine Fowles’un tabiriyle “Homme sensuel” biri… Duygularına fazla bağlı… Hatta şarap ve kadın tutkusundan yola çıkarsak oldukça ehlikeyif…

İnsan zaaflarıyla var olan bir varlıktır. Mesele bu zaafları bilmek ve ona göre yaşamak. İstihbaratçılar zaafları en iyi tespit eden insanlardır. Zaaflara odaklandıkları için bu konuda deneyim kazanmışlardır çünkü. Bu amaçlarla eğitilirler. Çünkü zaaf, istihbari manada hedef şahsın devşirilmesi için zaruridir. Buna da motif derler. Öte yandan her insanın olduğu gibi istihbaratçıların da zaafları vardır. Yıllar içinde bir istihbarat gazetecisi olarak edindiğim tecrübeye istinaden söyleyebilirim ki çoğunda yıllarca bilgi saklamak zorunda kalmanın verdiği birikmişlikten ötürü konuşma, anlatma arzusu var. Bu da onların motifidir.

İlahi Kripto’daki istihbaratçı karakter Tahir Beyoğlu’nun motifi kendine aşırı güvenmesi ve kendini ayaklı yalan makinesi olarak addetmesi. Özgüveni bu kadar yüksek olduğu için en iddialı yerden vuruluyor. Atilla Pan ise bir istihbaratçının oğlu ve istihbarattan anlayan biri. Ama öyle yaşamıyor. Tutkularının peşinden giden biri. Bu da ona pahalıya patlıyor.

İlahi Kripto zaman zaman öyle bir bilgi bombardımanına tutuyor ki okuyucuyu, insan bir an kendisini üniversite sıralarında bir profesörün karşısında ya da bir toplantı öncesinde brifing alırken hayal ediyor. Hospitalier Tarikatı’nın 104 ülkeyle diplomatik temasları olan ve hâlâ yaşayan tek şövalye topluluğu olduğunu Ferhat Ünlü’den öğrendik mesela. Yazar, aynı zamanda didaktik mi olmalıdır? Mutlaka bir şeyleri gösterme, öğretme telaşında olmalı mıdır?

Roman türünün ciddi evrimler geçirdiği kanaatindeyim. Geçirmek zorunda olduğunu da düşünüyorum. Hikâye anlatmak en eski tarihlerden beri insanoğlunun vazgeçmediği bir şey. Hikâye anlatmanın bana göre en üst formu olan roman türünün ortaya çıkışı ise 16. yüzyılda Don Quijote ile başlıyor. Don Quijote hem klasik, hem modern, hem de postmodern roman unsurlarını bünyesinde barındıran bir prototip. Roman, o günden bu yana çok değişim geçirdi. Ama belki de en çok değişmesi gereken evredeyiz.

Bilgi vermek roman türünün işi olarak görülmeyebilir ama öte yandan okur kurmaca okurken bilgilenmek de istiyor. Dünya okuru, Tapınak Şövalyeleri Tarikatı’nı Umberto Eco’nun Foucault Sarkacı adlı romanından öğrendi. Eğer kurduğunuz öykü, gerçeklikle iç içe geçen bir öykü ise İlahi Kripto’da olduğu gibi istihbari konuları ve ezoterik örgütleri mercek altına alıyorsa bilgi vermenin bir mahzuru olmadığını düşündüm.

Ve zamanımızın ruhuna uyacak şekilde yer yer romanın içine -karakterlerin konuşmalarının arasına- öykünün kurmacası açısından bilinmesinde fayda gördüğüm bilgileri serpiştirdim.

İlahi Kripto’nun temeli üst akıl üzerine kurulmuş. Bunlar zamana tapıyorlar, dünyayı kadınların yönetmesi gerektiğine inanıyorlar. Kronosistler olarak biliniyorlar. The Usual Suspects filminin aforizmasıdır, biliyorsunuz.
“Şeytanın en büyük hilesi aslında var olmadığını tüm dünyayı inandırmaktır.” Kitapta buna da gönderme yapıyorsunuz zaten. Üst akıl gerçekten de var mı gibi abes bir soru sormayacağım elbette. Acaba meseleyi dramatize ediyor olabilir miyiz? Suistimale çok açık ve oldukça gizemli bir mesele. Hatta Kubrick’in, Rotschild Ailesi’nin Mentmore Towers’ta çekmesine izin verdiği Eyes Wide Shut filmini çektikten kısa bir süre sonra ölmesi bile “Fazla ileri gittiği için” üst akıl tarafından verilen bir ceza olarak yorumlanmıştı bazıları tarafından. Üst akıl gizemli kalarak kendilerinden korkmamızı mi istiyor yoksa bütün ana hatlarıyla bilinmek mi?

Üst akıl dediğimiz şey, tıpkı devletler gibi tarih içinde dolaşıp duran bir ruh aslında. Bugün üst akıldan anladığımız şey, güçlü devletlerin de içine yerleşmiş küresel sermaye çıkarlarına hizmet eden bir güç odağı. İroniktir ki, ulus devletlerin kurulmasına vesile olan burjuvazi şimdi küresel sermayenin bayraktarlığıyla tek dünya devleti ideali peşinde koşuyor. Bu amaçla da ulus devletleri tahrip ediyor. Romanda bu ana temayı, üst aklın bu temel stratejisini işledim.

Tabii Kronosizm Tarikatı kurmaca bir tarikat. Gerçekte böyle zamana tapan ve dünyayı kadınların yönetmesi gerektiğini öne süren bir tarikat yok. Ama bu bir sembol. Üst aklı resmeden bir sembol.

Kubrick’in Eyes Wide Shut’ı çektikten sonra ölmesi bir tesadüftür elbette. Aksine inanmak komploya haddinden fazla prim vermek olur. İstihbaratın, yani bilginin tuhaf, paradoksal bir yapısı var. Daha fazla bilgi edindikçe komploya ihtiyaç duymuyorsunuz ama öte yandan çok fazla bilgi edinmek zihninizin komplolara inanma kapasitesini artırıyor. Sanırım zamanımızın en büyük paradokslarından biri de bu. Romanda bu temayı da işlemeye çalıştım.

Örgüt liderinin insanüstü olarak görüldüğü ezoterik örgütlerin amaçlarına ulaşmak için her yolu deneyebileceklerini biliyoruz. Türkiye’de FETÖ’yü “Paralel Devlet” olarak tanımlayan ilk gazetecisiniz. Yaptığınız özel haberler, televizyon programları ve röportajlar FETÖ’ye karşı verdiğiniz mücadelenin ispatı niteliğinde. Bir roman yazarı olmaktan çok, gazeteci kimliğinize yönelttiğim bir soru bu. Bu işi en iyi bilenlerden olduğunuz için… Türkiye, FETÖ’yle mücadelesinde daha uzun yıllara ihtiyaç duyacak mı? Klasik tabirle “tehlike geçti” mi? Dünya tarihindeki ezoterik tarikatlar göz önünde bulundurulduğunda FETÖ’ye benzer bir yapılanması ve taktiksel stratejisi olan bir örgüt var mı?

Paralel Devlet, Amerikalı siyaset bilimci Robert Paxton’ın ürettiği bir kavram. Ben sadece bu tanıma FETÖ’nün uyduğunu gördüm ve altı yıl önce bunu yazdım.

Dünyada FETÖ benzeri bir örgüt yoktur, daha doğrusu onun kadar yaygınlaşmış benzer bir örgüt yoktur dersek abartmış olmayız. Irak’taki Kesnizani Tarikatı’nın FETÖ’ye benzeyen yönleri vardı. Ancak onlar küresel bir yapılanma değildi.

168 ülkede örgütlenmiş, istihbarat örgütü gibi çalışan, Türkiye Cumhuriyeti başta olmak üzere pek çok ülkenin sırlarına vakıf, yatak odasına girmiş başka bir örgüt yok. Ben devletin FETÖ ile mücadelesinde 15 Temmuz 2016’dan beri ciddi mesafe kat ettiği inancındayım. Daha önceki mücadele, bürokrasinin uygitsinci tavrı ile sekteye uğrayan yarım yamalak bir mücadeleydi. Tehlike geçmiş değil ama örgüt deşifre oldu. Devlet bu örgütle mücadelede pratik kazandı. Bu konuda rapor ve iddianamelerle ciddi bir külliyat oluştu. Bu saatten sonra geriye dönüş olmaz. Ama mücadele en az on yıl daha sürer.

Her yazar, biraz da kendini mi yazar?

Milan Kundera’nın güzel bir sözü var bu konuda. “Romanlarımdaki kişiler kendime ilişkin gerçekleşmemiş olabilirliklerdir. Her biri benim ancak kenarında dolaştığım bir sınırı aşmıştır. Ve romanın sorguladığı sır, o sınırın ötesinde başlar” diyor. Buradan bakarsak yazar, kendisinin aşamadığı sınırları aşmış karakterler yaratır. Bunlara gerçek hayatta yaptıramayacağı şeyler yaptırır. Onları büyük mutluluklar ya da büyük trajedilerle sınayan bir kişiye dönüştürür. Hakikaten işin sırrı burada.

Ve her yazar daha iyi tanıyabileceği karakterleri yazar. İlahi Kripto’nun başkarakteri Atilla Pan romancı olduğu için benim tanıyabileceğim, empati kurup anlatabileceğim bir karakter. Babası istihbaratçı olduğu için istihbarat konularında da bilgili. Bu da benim işime geliyor. Zaten karakteri oluştururken bütün bunları hesaplıyorsunuz. Ama Atilla Pan benim ancak sınırlarında dolaşabileceğim eşiklerde gezinen bir karakter. Başına gelenler neredeyse olağanüstü şeyler… Dolayısıyla başkarakterlerden başlayarak yazarların resmettiği karakterler onlardan farklı kişilerdir. Bazı yönleriyle onlara benziyor olabilirler ama esas olarak onlardan farklıdırlar.

Flaubert de “Madame Bovary benim” derken bir kadın karaktere kişilik verirken onunla ne kadar empati kurduğunu anlatıyordu. Kendi kişiliğinin Madame Bovary’e benzediğini değil…
23722011_10156380859337891_2101715586_n

Vahşi kapitalizmi dövmeye Volvo’yla gidiyoruz

Yavuz Turgul’un yedi sene aradan sonra Şener Şen’le bizleri yeniden şerefyab edeceğini duyar duymaz Yol Ayrımı filmine gitmek için düştük yola. Filmden önce Adem Şentürk’le telefonda konuşuyoruz, ateş püskürüyor. Ki çok iyi bir film izleyicisi olduğuna galaksi şahittir. Dedim yapacak bir şey yok geldik, göreceğiz, içimizde kalmasın. Bir yandan da diyorum ki Yavuz Turgul ve Şener Şen ortaklığında nasıl kötü bir iş çıkabilir ki? Belki Adem Bey biraz abartıyor.

Hayır! Abartmamış. Eksik söylemiş. Ortada birbirine eklenmiş hareketli kareler var ve buna film demek zorunda kalıyoruz teknik olarak. Yol Ayrımı’nın film olup olmadığı tartışmalarını kıymetli astronotlarımıza bırakırken filmdeki en mühim noksanı söylemezsem kendimi asla affetmem: Arkadaşlar, filmin senaryosu yok. Yavuz Bey filmi çekmeye başlamış, ‘Boşver olm kervan yolda düzülür’ demiş, senaryoyu sanki sahnelerin üstüne eklemiş.

Şu filmin sinopsisini ben size iki cümleyle yazabilirim. 2 buçuk saat uzatıla uzatıla macun gibi, ortaya garip bir heyula çıkmış. Türkiye’de asla var olmayan bilinçli işçi sınıfı meğer Yavuz Turgul’un grotesk düşlerinde yaşıyormuş. İngiltere işçi sınıfının mücadelesini ezbere bilen devrimci bacımız Nihal Yalçın, sonunda kendisini tazminatsız işten attıran patronuna çay getirip üstünü örtüyor. Tam bizdeki ağlak, kof romantizme yakışır türden bir zırvalık.

Kapitalizmi eleştirmenin de binbir çeşit yöntemi vardır, ama bunu öyle ustaca yaparsın ki hepimize de bir şey öğretmiş olursun. Önemli olan daima kazanmak için hırsla çalışmak ve çok zengin olmak için rakip, arkadaş, mağdur dinlemeden cesetlerini acımadan çiğneyip geçmek ama siz bütün bunları boşverin, yağmur damlalarının tenimizde bıraktığı o saydam ıslaklık ve burnumuza getirdiği esatiri koku her şeyden daha değerlidir. Bir yerlere gelebilmek, bir şeyler başarmış olmak adına nelerden vazgeçiyor ve neleri feda ediyoruz? Temel güzel. Ama üstüne çıkılan katlar çarpık çurpuk. Öyle değil mi Yavuz Bey? Yönetmenliğinize diyecek yok. Ama senaryo, ‘anlatılmak isteneni’ çok ucuz bir dille yapıyor. Klişe bile olmaktan yıldıran klişelerle, 70’lerde örneğini çokça gördüğümüz Yeşilçam filmlerinin modern versiyonu olmaktan öteye gidemiyor Yol Ayrımı.

Bu arada Volvo gerçekten çok sağlam araba. İroni, ya da şaka yapmıyorum. Ben öyle Mercedes, BMW meraklısı bir adam değilim. Size söz Sayın Turgul, âtide mangırı cukkaladığımda altımda bir Volvo olacak.

Şener Şen’in oyunculuğu yine filmi izlenebilir kılan tek şey. Rutkay Aziz’in o klasik edalarını görmekten usanmıştık, bir kez daha usandırıldık, sağolsun. Bas bariton sesiyle yıllardır entelektüel adam rollerinin bir numerolu mümessili olan Rutkay abimiz, boynunda fuları, hayatın gustosunu bilen adam karakteriyle filmlere iltihak etmek için her zaman hazır ve nazır bekliyor. Film çekecek olursanız aklınızda bulunsun. Fularlı enteli Rutkay abi oynayacak.

Bir de şu Galatasaray Lisesi fantezinizi de rafa kaldıralım artık. Scent of a Woman filmindeki meşhur Baird School’u Yarbay Frank Slade on dakikalık konuşmasıyla yerle bir ediyordu. Bu kadar basit, on dakikaya bakar her şey. Bırakın şu ‘Biz tüm Türkiye’ye politikacı, sanatçı, sporcu, yazar ihraç ediyoruz’ kafalarını. ‘Bize Mekteb-i Sultani deyin canım, böyle daha havalı oluyor….’ Hayır, Le lyceé de Galatasaray diyelim, aristokrasi katsayımız artsın. Anlamayanlara da İlber hoca konuyu ‘vülgarize’ etsin.

Filmden çıktıktan sonra arkadaşla konuşuyoruz. “Ulusal bir kanalda dizi yapılsa şu film, 13 bölümden sonra yayından kaldırılırdı” dedim. “Ne 13 bölümü, o kadarı bile görmez’ dedi.

Demek 7 sene beklemek işinde en usta adamları bile hamlaştırabiliyor. Yavuz Bey, Şener Şen’le bu işiniz jübile olmasın. Bu tatsızlığı unutalım. Hiç yaşanmamış farz edelim. Devrimciye varacakken çıtçıtçıya yar olan Emine’nin halet-i ruhiyesine girdik çoğumuz. Yavuz Turgul-Şener Şen birlikteliği sona erecekse bile Yol Ayrımı bu sona layık değil. Benim son bir umudum var. Bir de kendinizi aşsanız da her filmde bir ‘KODAMAN’ göstermekten vazgeçseniz, en azından kendinizi tekrarlamaktan bıktırmamış olursunuz.

Filme dair cebime koyduğum en kıymetli armağan Robert Frost’un ‘Gidilmeyen Yol’ şiirini öğrenmek oldu.Bu hususta Yavuz Turgul benim açımdan teşekkürü hak ediyor. (Borges’i zaten biliyorduk, bununla anca cehl-i mürekkep Cihangir bebelerini tavlayabilirsiniz Yavuz Bey)

“bir ormanda yol ikiye ayrıldı, ve ben –

ben gittim daha az geçilmişinden,

ve bütün farkı yaratan bu oldu işte.”

Kadir SARIKAYA

BAŞARISIZ MÜNTEHİRLER CEMİYETİ

İnsanlar seni kalabalık zanneder ama değilsindir. En ufak bir alakan yoktur onlarla. Günlük heyecanları sana komik gelir, içten olmadıklarını çoktan fark etmişsindir. Alıcıların açıktır. Her kanalı çeker senin beynin. Bu yüzden de alarm zilleri çalmaya başlar muhayyilende. Herkesin farklı yöntemleri vardır kaçış için. Kimi dinde bulur ferahlamayı, kimi bir topluluğa aidiyet hissinde. Kimi alkole sarılır, bir diğeri uyuşturucuya, ya da bir insana bağımlı olmayı tercih eder. Bir ilişkiye kaptırır kendini. En olmadık hayaller peşinde koşabilir. İnsanı öldüren ne kanser, ne savaşlar, ne de 21. yüzyılın cinnetli toplumu. İnsanı yalnızca derin bir can sıkıntısı öldürebilir. Can sıkıntısından başımıza olmadık işler mi almadık, yapması mutlak tehlikeli manyaklıklara mı imza atmadık? Daha milyoncası var. Hangisini saysam kapı hep can sıkıntısına çıkıyor.

En kötüsü de etrafının yüzlercesiyle çevrili olduğu. Dışardan bakıldığında her şeyi tıkırında gözüken, kendisiyle başbaşa kaldığında ne yapacağını bilemeyen robotlar sürüsüyüz artık. Sartre’ın “Cehennem başkalarıdır” demesine aldanmayın. Cehennem biziz. Çünkü akıl kendi kendinin fabrikasıdır, cenneti cehenneme, cehennemi cennete çevirebilir. En mutlu günümde kendimi en rezil anksiyetelerin içine atabilirim düşüne düşüne. Benim en büyük düşmanım frontal lobum. Evet, beynimin forvet hattını suçlu ilan ediyorum. ve her teraneye kendince bir kılıf uydurup kimyamı bozan amigdalamı azmettirici ilan ediyorum. Kendi kendime verdiğim zararı, bugüne kadar nefret listemde yer alanlar, 32 kısım tekmili birden birleşseler, sanıyorum ki milyonda birini veremezlerdi. İçimde bir ben daha var, bana çok kızgın ya da sanırım benden nefret ediyor. Her iki ihtimalde de kendisiyle anlaşamıyoruz. Paranoid şizofreni ya da başka bir şey değil. Bir ara çok şüphelendim kendimden ve ‘Ah keşke’ dedim. ‘Keşke ulan’ Bu denli akıllı görünen ruh hastalarının olduğu yeryüzünde aklı çengele asıp akılsızlık ödülüne kavuşabilsem, daha mutlusu olabilir miydi benden?

İntiharı hiç düşünmediğimi mi sanıyorsunuz? Becerebilme imkanım olmadı, korktum. Korkmamın sebebi ‘Dünya ne kadar müthiş bir yer, sevdiklerimle daha çok vakit geçirmek bla bla’ gibi klasik zırvalar değildi. ‘Burası boktan, ulan ya orası daha boktansa’ diye korktum. Erteledim hep. Bazı zamanlar çok yaklaştım. Hadi bu sefer dedim. Yine ölemedim. Vardır bunda bir iş deyip bıraktım intiharlar peşinde koşmayı. Saldım kendimi. Ne olacaksa olsun dedim. Artık olması gereken her neyse o olsun ve ben de bu cenderede boğulmaktan kurtulayım. Hiçbir şey olmadı. Hiçbir şey olmamaya devam ediyor. Yaşıtlarımla aynı kaygıları taşımıyorum. Akademisyen olma hayalim var, bilmem bu defa tutturur muyum? Milyarda bir ihtimali kovalıyorum. 

Aklımın Polyanna lakaplı sarhoş hücreleri ‘Ya tutarsa?’ diyor. Ulan koskoca göl maya tutar mı diyor şeytanım. Kimin umurunda ki? Ölümün ilk alameti kalbin durması değildir, koca bir yalan bu. En son umut ölür. Umut ölünce artık geri dönüşü yoktur. Keşke zamanında okuldan nefret etmeseydim de Tıp Fakültesi’ne tutunup psikiyatrist olabilseydim. En azından bu kepazeliğin izlerini aramak için bilimsel dayanağım da olurdu. Şimdi maalesef bu ayrıcalıktan yoksunum. Başka psikiyatristlerle durum değerlendirmesi yapıyorum. Reenkarnasyon diye bir şey varsa (ki yok) ben bir zamanlar Carl Gustav Jung idim arkadaşlar, inanın bana. 

Yaşama dair bir beklentim yok. Yine de insana özgü ve kırılması çok zor tiksindirici bir umut var içimde hala. Neyin umuduysa? Bütün kalelerim zapt edilmiş, bütün tersanelerime girilmiş ulan. Ey insan, sen daha neyin peşindesin? Hala mı var içinde o kahrolası umut? Maalesef var. Olmamasını dilerdim. Atlattığım trajik bir ton badireden sonra umudum çoktan gebermiş olmalıydı. Ne yazık ki hala nefes alıyor.

Intime bir yazı gibi durduğuna bakmayın. Sizden de bahsediyorum. Sadece bazılarınızın yapamadığını, yapmak istemediğini, yapmak isteyip de ertelediğini yapıyorum. Yazıyorum ve yüzleşiyorum. Peki bundan sonra ne olacak? Bilmiyorum. Açıkçası umurumda bile değil. Meselenin korkutucu tarafı da bu zaten.

Kadir Sarıkaya

DİN MUTLAK GERİCİLİK, İNANMAMAK KESİN İLERİCİLİK MİDİR?

Yaratıcıya inanıyor olmak insanın zekasını düşürmeyeceği gibi inanmıyor olmak da artırmaz. Özellikle son yıllarda pompalanan zırva bir propaganda var. O da şu: inançsız olmak akıllı olmanın ön koşuluymuş gibi lanse ediliyor. Hayır efendim alakası yoktur. Bu propagandanın temelinde ise kendilerini şeyh zannedenlerin iftiracı ve uyduruk temeller üzerine inşa ettikleri rivayet ve nakil dininin insanlara mantıklı gelmemesi yatıyor.

İslam’ı modernize etmeye çalışmak ya da tarihsellik bataklığına saplanmaya lüzum yoktur. Bugün dinin kendisi bile bütün ontolojik kaygılara cevap bulmaya yeter. Ne var ki İslam’ı kertenkele öldürmenin sevabına, salavat çekmenin hurilere kavuşturacağına, sinek kanadındaki panzehire, deve sidiğindeki şifaya indirenler bu büyük yapıya korkunç boyutta zarar veriyor ve İslam’ı alay konusu yapıyorlar. 

İslam’ı safsatalardan arındırmak bugün şeyh geçinen birçok sahtekarın işine gelmez. Çünkü kazanç kapılarına büyük darbe indirilmiş olur. Bu yüzden gelenekçilik adı altında herkes kendi tarikatının taraftarlığını yapıyor. Üstelik daha geçen sene kendisini alim zanneden tescilli bir manyağın müritlerinin giriştiği darbe teşebbüsüyle büyük bir facia atlatan Türkiye, tarikatların ve sözde dini grupların tehlikesini fark etmişe ve FETÖ örneğinden ders almışa benzemiyor.

Unutulmasın ki bugün FETÖ’ye küfredenler birkaç sene önce kendisine toz kondurmuyor, Hocaefendi diyordu. Yine aynı kişiler bugün başka şeyhlerine toz kondurmuyorlar. Biz bu filmi ikinci kere izlemeyeceğiz. Sizin şeyhlerinizi tanımıyoruz. Tanımayacağız. Eğer aklınızı başınıza toplamazsanız bugün FETÖ’cülerin uğradığı akıbete yarın siz uğrayabilirsiniz. 

Bilinmelidir ki Türk halkında son 15 yıldır dine karşı müthiş bir soğuma gelişti. Bunda din tüccarlarının payı yadsınamaz. Kur’anda çelişki bulduğunu iddia edip Ahzab Suresi’ne takılanları başka bir başlık altında değerlendiririz. Ya da “Ben Kuran’ı okudum kardeşim, kendime uygun bulmadım” diyenlere de kimsenin sözü olamaz, yolları açık olabilir. 

Bugün İslam coğrafyasının geri kalma sebebi dinin kendisi değil din adına uydurulan yaveler, Abbasi-Emevi devriyle başlayan siyaset kavgaları ve terakkinin şeytan işi olduğunu iddia ederek İslam’ı tozlu raflar arasına kaldıran şeyh bozuntularının uyduruk fetvalarıdır.

Hülasa, İslam’ın kendisinde bir arıza yoktur, arıza metotta ve uygulayanlardadır. Modern olmanın birinci koşulu da dine küfretmek değildir. Burcu’lara şirin gözükeceğim derken Nurcuların ekmeğine yağ sürüyorsunuz, farkında bile değilsiniz.

Kadir Sarıkaya

Karolin Fişekçi: Ermeniyim diye Atatürkçü olamaz mıyım?

Belki iki ay önceden sözleştik ama bir türlü denk gelemedik. Sevan Nişanyan gibi ‘Atla gel Bebek’teyim, yapalım şu röportajı’ süratinde gerçekleşmedi. Karolin İstanbul’dayken ben Kıbrıs’taydım, İzmir’deydim. Ben İstanbul’dayken o Fethiye’deydi. Hayatımda en çok sürüncemede kalan ve en sonunda ‘Galiba yapamayacağız bu röportajı’ diye iç geçirdiğim anlardan birini yaşıyordum. Bir türlü bir araya gelemiyorduk. En sonunda Büyükçekmece Sahili’nde buluştuk. Açıkçası önyargılı başladım röportaja. Karolin’in dilinin kemiği yok, diye biliyordum. Şimdi günümüz politikası hakkında öyle sözler söyleyecek ki kendi başını da, benim başımı da yakacak diye düşünüyordum. Öyle olmadı. Karşımda çok mantıklı konuşan, kendi doğrusunu olduğu gibi savunan bir kadın gördüm. Hiçbir şekilde art niyeti yoktu, tamamen saf düşüncelerini söylüyordu ve ‘Tamam’ dedim, ‘İşte beklediğim oldu.’ Önyargılarım böylece kırıldı. Bugüne kadar yaptığım röportajlar arasında neredeyse makaslamadığım tek röportaj diyebilirim. Bu durulukta bir röportajı da makaslamak haksızlık olacaktı zaten.

Kadir Sarıkaya

-Bir sanatçı, bir ressam neden bu kadar siyasetle ilgileniyor?
-Artık ilgilenmiyorum zaten, yeter. İlgilendim ama birçok kişi de ilgilendi. Gezi sürecinde herkes, politik olmayan kişiler bile politik oldular.
-Sen apolitik miydin yani?
-Tamamen apolitik değildim. Bir şeyleri takip ediyordum. Bu kadar değildi. Sosyal medya artık yanında politik tweetlerle geliyor. Böyle bir hale geldi Türkiye’deki durum. Ben biraz daha sanat yönünden olsun istiyorum artık. Müzik, resim, edebiyat, sinema paylaşalım. Her ülkede bizimki gibi bir durum yok. Birbirleriyle atışmalar, kavgalar… Az küfür yemedim, az ülkeden kovulmadım. Cinsel içerikli tehditlerden sonra insan bir yerden sonra ‘Yeter’ diyor. Bir yandan eğlenceli oluyor fakat bir yandan da sulandırılıyor ya da o şiddet dili bunaltıyor. Politikadaki enerji göz önünde bulundurulduğunda Twitter’da bir şekilde rahatlıyorsun.
-Twitter’da çok popülersin.
-Olabilir, ben hiç takipçi satın almadım ama beni takip edenler de nitelikli kişiler.

BANA “YÜRÜ GİT ERMENİSTAN’A” DİYORLAR!

-Bir ton küfür, hakaret yiyorsun. Buna rağmen mi nitelikli kişiler?
-Önceden daha nitelikliydi ama hakkında haberler yapılınca bu sefer hedef gösteriliyorsun. Üstüne kadınsın, hoş bir kadınsın, gayrimüslimsin, o zaman “Bunu demek sana mı kaldı, yürü git Ermenistan’a” diyorlar. Ermenistan’la benim ilgim yok. İstanbul doğumluyum, annem babam Sivaslı. Ermenice bilmem, Ermenistan’a karşı bir ilgi beslemiyorum, “Gezmek istediğin 10 ülkeyi say” deseler, listeme bile girmez. Merak etmiyorum, merak etmek zorunda da değilim. Ermeni tarihiyle de ilgilenmiyorum, ilgilenmek zorunda da değilim.
-O zaman üzerine yapışmış bir yafta bu.
-Yafta. Ayrıca Ermeniyim diye illa ki 1915 Olayları’nı bilmek zorunda değilim ki. Anadolu Ermenisiyiz. Aile kökenimi bilirim, kültürü bilirim ama bazı kelimeler dışında Ermenice bilmem, yakın tarihe de ilgim olmadığından bu konularda asla iddialı değilim.
-Hrant Dink de öyleydi. O da Malatya’nın Ermenilerindendi.
-Aslında Anadolu’daki Ermenililikte bir tek din farkı var. Biraz daha ticaret, zanaat var. Birçok şey Anadolu kültürüyle aynı. Bir fark yok. Saldırmak, sataşmak istiyorlar, bu kasıtlı oluyor.
-İyi de o zaman siyasete niye bulaşıyorsun?
-İnsan bazen sorumluluk hissediyor. Ayrıca biraz rahatlıyorsun, içini döküyorsun.

BEN GEZİ’DE 3-5 AĞACIN DERDİNDEYDİM

-Gezi zamanında aktif miydin Twitter’da?
-Aktiftim. Ama hayatımda slogan atmış değilim. Gidip sokakta mücadele etmedim. Her zaman işin sanat yönüne baktım, daha kapalıydım. O zaman da yazıyordum, “Buraya yardım gerekiyormuş” türünden tweetler atıyordum. Şunu özellikle söyleyeyim; benim niyetim gerçekten 3-5 ağaçtı. Benim derdim buydu.
-Doğasever bir insansın o zaman. Gezi’nin sonradan evrilen tarafını kabul ettin mi?
-Kısmen. İnsan haklarına, demokrasiye önem veririm. Fakat forumlara katılmadım. Forumlarda zaten havanda su dövülmüş. Onu da tahmin ediyordum. Kendim ne yapabilirim diye bakıyordum. Benim en önemsediğim şey doğa.
-Buraya kadar, Gezi’ye sadece ‘doğa yüzünden’ önem verdiğin sonucunu çıkarıyoruz.
-Öyle oldu. Ondan sonra oradaki yardımlaşmayı görünce o kısmı sevdim. Çiçek çocuklar durumu.
-Ama o kuşak apolitikti. Y kuşağı diye tabir edilen türden.
-Ben hiçbir zaman çok politik, yumruk havada biri olmadım. Sol görüşlüyüm, sosyalistim, ama bunun hiçbir zaman slogan atan tarafında olmadım. Yapımda bu yok. Ben resim yaparım, bir şeyler yazarım, benim yolum budur daha çok.
-Okan Bayülgen gibi yapmadın o zaman. Bayülgen gençleri toplamıştı Gezi Parkı’na.
-İstesem belki birilerini toplayabilirdim ama öyle bir durumum yok. Şimdi ben resim yapayım, daha çok bilinçlendireyim istiyorum. Türkiye’de ve Dünyada doğa, adalet ve eğitim sistemini önemsiyorum. Çevremi korumaya özen gösteriyorum. Bu konuda da çevremi uyarıyorum.
-Tamam, iyi hoş da, Twitter’da niye siyasete giriyorsun o zaman?
-Herkes giriyor zaten.
-Senin sanatçı kimliğine zarar vermiyor mu bu?
-Bunlar bir bütün. Zarar veriyor mu bilmiyorum. Düşünüyorum da artık öyle bir noktaya geldi ki olmazsa olmaz. Mesela Bedri Baykam tipik bir CHP’liydi ama o da siyaset kokuyordu. Benim bunu konuşuyor olmam öyle bir durum değil çünkü artık herkes konuşuyor. Bağlam değişti.
-Türkiye’nin geleceğinden bir umudun var mı?
– Hiç belli olmaz. Sadece bazen umutsuzluğa kapılıyorum.
-“Çekip gideyim buralardan” gibi düşüncelerin var mı? Fazıl Say bunu çok söylüyordu mesela.
– Söylüyor ama kendisi de gitmedi. O biraz dert yanma hali. Aslında iyi niyetli bir şeydi. Müziğe onun çapında katkıda bulunmuş çok az insan var. Ülkesini sevmeyen bir insan kültürümüzü taşıyan bu kadar eser veremez. Edebiyat eserlerini şarkılara uyarladı, daha büyük kesimlere yaydı, Nazım Hikmet Korusunu kurdu vesaire.
-Şu anda olan şey nedir peki? Açık bir Tayyip Erdoğan nefreti var.
– Evet var, ama çok seven de var. Ben artık bunları düşünmek istemiyorum zaten. Ben şu anda kişilerle hesaplaşmayı geçtim. Ben nasıl faydalı olabilirim, bunu düşünüyorum.
-Gezi’de de doğacıydın zaten.
-Şuna kızıyorum ama. Ataköy’de de bir sürü ağaç kesildi. İstanbul’un göbeğinde yüzlerce yıllık ağaçlar kesildi. Gezi’ye giden kişiler Ataköy’de de oturuyordu. Belki de kapılarının önündeki ağaçlar kesildi, kimse bir şey yapmadı. Taksim sadece bir simge oldu. Ataköy sahilinin haline bak, residencelar yapıldı. Oralarda bir dolu ağaç vardı. Bunun da korunması gerekirdi. Ataköy’deki ağaçlar için neden bir mücadele olmadı? Mesela buna kızabilirim. Gezi’de biraz patlama hali vardı. 68 yazı gibiydi.
-Gezi’de olan çocuklar niye Ataköy’de yoktular? Ya da Okan Bayülgen’in dediği gibi “Havalar çok sıcak” mıydı?
-Gezi’de bir dayanışma hali vardı. Havalar sıcaktı ondandı dersek o dayanışmaya o sinerjiye büyük haksızlık etmiş oluruz. 68 Yazı için yaz ayıydı da ondan diyebilir miyiz? Gezi’ye de gittim ama olaylara hiç denk gelmedim. Birilerinin dediği gibi mevsimsel sebepleri bahane edemem. Gezi’nin de her gün içinde olmadım, daha çok sosyal medyadan takip ediyordum. Benim gittiğim zaman bir çatışma ortamı da yoktu. Sonsuza kadar parkta yaşayacak değildi insanlar sonuçta.
-Eskiden niye bu kadar siyasiydin? Şimdiden bahsetmiyorum.
-Bir yandan insan üzerinde sorumluluk hissediyor. Sonradan hiçbir şeyi değiştiremediğini görüyorsun. Daha çok kadına şiddet, arazilerin peşkeş çekilmesi gibi konularda yazıyorum.
-Hayır o konularda yazmıyorsun. Ben görüyorum.
-Yazmıyor muyum? Sen de annem babam gibi ‘Kızım, karışma siyasete’ diyorsun. Bir şeylerin değişmeyeceğini ben de görüyorum. Resim, müzik paylaşıyorum. Artık Twitter’da biraz daha sanatsal paylaşım yapmaya çalışıyorum. Televizyonda basit diziler ve yarışmalar dışında bir şey de yok. Gittikçe yeni nesil vasata geçiyor.

ERMENİYİM DİYE ATATÜRKÇÜ OLAMAZ MIYIM?

-Atatürkçü müsün?
-Evet, bundan da gocunmuyorum. Ermeniyim diye Atatürkçü olamam mı? Buna da çok laf ediyorlar. Şunu da itiraf edeyim, seçimden önceydi, CHP’den milletvekili aday adaylığını bile düşündüm. Sonradan vazgeçtim, bu işlerin zor olduğuna kanaat getirdim. Çok yıpranacağımı düşündüm. Sonuçta benim en iyi bildiğim iş resim yapmak. Artık doğaya yöneldim.
-Yaşlandın mı peki sen? Sürekli doğadan bahsediyorsun.
-Etrafta bu kadar çok gökdelenler varken insan doğanın kıymetini daha çok biliyor. Bunlar olmasaydı, doğaya bu kadar sarılmazdım belki de. Siyasette Twitter’da belki aktifim, demek ki taşı gediğine koyuyorum ki sen de bu kadar bana ‘Niye aktifsin?’ diyorsun.
-Seni ne ilgilendiyor, sadece işini yapsan senin için daha iyi olmaz mıydı?
-Herkes “bana ne” derse hiçbir şey olmaz. Biz mi kurtaracağız, bilinmez. Keşke öyle bir şey olsa…

TÜRK-KÜRT MESELESİNDE TARAF OLAMAM, ZORUNLU ASKERLİĞE KARŞIYIM!

-Peki o zaman, son yaşanan olaylar hakkına ne düşünüyorsun?
-Ben son 2 aydaki olaylar beni aşıyor gerçekten. Buradan konuşmak kolay. İnsanlar sürekli birbirini kandırmaya hazır. Ben biraz bundan bıktım. Doğaya yöneldim çünkü doğa yalan söylemez. O yüzden kalsın diyorum, uzak duruyorum. Doğada kandırmaca yok hiç olmazsa.
-Dağları, taşları, denizleri çok seviyorsun yani.
-Dalga geçer gibi soruyorsun.
-Tabii ki dalga geçiyorum. Şimdiye kadar değil ama şimdi söylediklerin bana saçma geliyor. Çünkü siyasisin. Bunu gözardı ediyorsun.
-Şöyle söyleyeyim, ben Türk-Kürt meselesinde taraf olamam çünkü bu konuyu hiç bilmiyorum, hakim de değilim. Bir şey soruyorum, Türkler kızıyor, başka bir şey söylüyorum Kürtler kızıyor. Ben daha çok soru sormayı seviyorum. İnsanlar bazen alınıyor. Oradaki durumu bilemem. Terör tekrar arttı ama bilemiyorum.
-Bilmeden yazdığın bir sürü tweet var, yapma lütfen.
-Ben şehitlerle ilgili şeyler yazıyorum, herkes gibi lanetliyorum, üzülüyorum. Terör çok da baş edilecek bir şey değil. Vahşi bir hayvan gibi düşün. Terörde riske girdiğin zaman zarar görürsün. Bu herkes için geçerli. Ben de üzülüyorum ama üzülmek dışında elimden bir şey gelmiyor, ateş düştüğü yeri yakıyor. O insanlar kocasız, evlatsız kalıyor. Bir kişi bile kıymetli. Karşılıklı inatlaşma yüzünden böyle oluyor. Bizi aşan hesaplaşmalar var. İstanbul’dan konuşmak çok kolay. Hasankeyf’e gitmiştim ama bu da turistik bir geziydi. O yüzden bu konuda ahkâm kesemem. Zorunlu askerliğe de karşıyım ayrıca. HDP o kadar güçlü olsa zaten terörü durdururdu. Demek ki kendilerini aşıyor. Demirtaş, HDP’ye göre fazla Beyaz Türk kaldı hatta. Ben bu yorumları kenardaki bir vatandaş olarak yapıyorum sadece. Siyasete o kadar bulaşmak istemiyorum artık. Çevre ve doğa konularında faydalı işler yapmak istiyorum. Sanatım da buna evriliyor.

Kadir Sarıkaya

twitter.com/SarikayaKa