Karolin Fişekçi: Ermeniyim diye Atatürkçü olamaz mıyım?

 

Belki iki ay önceden sözleştik ama bir türlü denk gelemedik. Sevan Nişanyan gibi ‘Atla gel Bebek’teyim, yapalım şu röportajı’ süratinde gerçekleşmedi. Karolin İstanbul’dayken ben Kıbrıs’taydım, İzmir’deydim. Ben İstanbul’dayken o Fethiye’deydi. Hayatımda en çok sürüncemede kalan ve en sonunda ‘Galiba yapamayacağız bu röportajı’ diye iç geçirdiğim anlardan birini yaşıyordum. Bir türlü bir araya gelemiyorduk. En sonunda Büyükçekmece Sahili’nde buluştuk. Açıkçası önyargılı başladım röportaja. Karolin’in dilinin kemiği yok, diye biliyordum. Şimdi günümüz politikası hakkında öyle sözler söyleyecek ki kendi başını da, benim başımı da yakacak diye düşünüyordum. Öyle olmadı. Karşımda çok mantıklı konuşan, kendi doğrusunu olduğu gibi savunan bir kadın gördüm. Hiçbir şekilde art niyeti yoktu, tamamen saf düşüncelerini söylüyordu ve ‘Tamam’ dedim, ‘İşte beklediğim oldu.’ Önyargılarım böylece kırıldı. Bugüne kadar yaptığım röportajlar arasında neredeyse makaslamadığım tek röportaj diyebilirim. Bu durulukta bir röportajı da makaslamak haksızlık olacaktı zaten.

Kadir Sarıkaya

 

 

 

-Bir sanatçı, bir ressam neden bu kadar siyasetle ilgileniyor?
-Artık ilgilenmiyorum zaten, yeter. İlgilendim ama birçok kişi de ilgilendi. Gezi sürecinde herkes, politik olmayan kişiler bile politik oldular.
-Sen apolitik miydin yani?
-Tamamen apolitik değildim. Bir şeyleri takip ediyordum. Bu kadar değildi. Sosyal medya artık yanında politik tweetlerle geliyor. Böyle bir hale geldi Türkiye’deki durum. Ben biraz daha sanat yönünden olsun istiyorum artık. Müzik, resim, edebiyat, sinema paylaşalım. Her ülkede bizimki gibi bir durum yok. Birbirleriyle atışmalar, kavgalar… Az küfür yemedim, az ülkeden kovulmadım. Cinsel içerikli tehditlerden sonra insan bir yerden sonra ‘Yeter’ diyor. Bir yandan eğlenceli oluyor fakat bir yandan da sulandırılıyor ya da o şiddet dili bunaltıyor. Politikadaki enerji göz önünde bulundurulduğunda Twitter’da bir şekilde rahatlıyorsun.
-Twitter’da çok popülersin.
-Olabilir, ben hiç takipçi satın almadım ama beni takip edenler de nitelikli kişiler.IMG_6907

 

BANA “YÜRÜ GİT ERMENİSTAN’A” DİYORLAR!

 

-Bir ton küfür, hakaret yiyorsun. Buna rağmen mi nitelikli kişiler?
-Önceden daha nitelikliydi ama hakkında haberler yapılınca bu sefer hedef gösteriliyorsun. Üstüne kadınsın, hoş bir kadınsın, gayrimüslimsin, o zaman “Bunu demek sana mı kaldı, yürü git Ermenistan’a” diyorlar. Ermenistan’la benim ilgim yok. İstanbul doğumluyum, annem babam Sivaslı. Ermenice bilmem, Ermenistan’a karşı bir ilgi beslemiyorum, “Gezmek istediğin 10 ülkeyi say” deseler, listeme bile girmez. Merak etmiyorum, merak etmek zorunda da değilim. Ermeni tarihiyle de ilgilenmiyorum, ilgilenmek zorunda da değilim.
-O zaman üzerine yapışmış bir yafta bu.
-Yafta. Ayrıca Ermeniyim diye illa ki 1915 Olayları’nı bilmek zorunda değilim ki. Anadolu Ermenisiyiz. Aile kökenimi bilirim, kültürü bilirim ama bazı kelimeler dışında Ermenice bilmem, yakın tarihe de ilgim olmadığından bu konularda asla iddialı değilim.
-Hrant Dink de öyleydi. O da Malatya’nın Ermenilerindendi.
-Aslında Anadolu’daki Ermenililikte bir tek din farkı var. Biraz daha ticaret, zanaat var. Birçok şey Anadolu kültürüyle aynı. Bir fark yok. Saldırmak, sataşmak istiyorlar, bu kasıtlı oluyor.
-İyi de o zaman siyasete niye bulaşıyorsun?
-İnsan bazen sorumluluk hissediyor. Ayrıca biraz rahatlıyorsun, içini döküyorsun.

 

BEN GEZİ’DE 3-5 AĞACIN DERDİNDEYDİM

 

 

-Gezi zamanında aktif miydin Twitter’da?
-Aktiftim. Ama hayatımda slogan atmış değilim. Gidip sokakta mücadele etmedim. Her zaman işin sanat yönüne baktım, daha kapalıydım. O zaman da yazıyordum, “Buraya yardım gerekiyormuş” türünden tweetler atıyordum. Şunu özellikle söyleyeyim; benim niyetim gerçekten 3-5 ağaçtı. Benim derdim buydu.
-Doğasever bir insansın o zaman. Gezi’nin sonradan evrilen tarafını kabul ettin mi?
-Kısmen. İnsan haklarına, demokrasiye önem veririm. Fakat forumlara katılmadım. Forumlarda zaten havanda su dövülmüş. Onu da tahmin ediyordum. Kendim ne yapabilirim diye bakıyordum. Benim en önemsediğim şey doğa.
-Buraya kadar, Gezi’ye sadece ‘doğa yüzünden’ önem verdiğin sonucunu çıkarıyoruz.
-Öyle oldu. Ondan sonra oradaki yardımlaşmayı görünce o kısmı sevdim. Çiçek çocuklar durumu.
-Ama o kuşak apolitikti. Y kuşağı diye tabir edilen türden.
-Ben hiçbir zaman çok politik, yumruk havada biri olmadım. Sol görüşlüyüm, sosyalistim, ama bunun hiçbir zaman slogan atan tarafında olmadım. Yapımda bu yok. Ben resim yaparım, bir şeyler yazarım, benim yolum budur daha çok.
-Okan Bayülgen gibi yapmadın o zaman. Bayülgen gençleri toplamıştı Gezi Parkı’na.
-İstesem belki birilerini toplayabilirdim ama öyle bir durumum yok. Şimdi ben resim yapayım, daha çok bilinçlendireyim istiyorum. Türkiye’de ve Dünyada doğa, adalet ve eğitim sistemini önemsiyorum. Çevremi korumaya özen gösteriyorum. Bu konuda da çevremi uyarıyorum.
-Tamam, iyi hoş da, Twitter’da niye siyasete giriyorsun o zaman?
-Herkes giriyor zaten.
-Senin sanatçı kimliğine zarar vermiyor mu bu?
-Bunlar bir bütün. Zarar veriyor mu bilmiyorum. Düşünüyorum da artık öyle bir noktaya geldi ki olmazsa olmaz. Mesela Bedri Baykam tipik bir CHP’liydi ama o da siyaset kokuyordu. Benim bunu konuşuyor olmam öyle bir durum değil çünkü artık herkes konuşuyor. Bağlam değişti.
-Türkiye’nin geleceğinden bir umudun var mı?
– Hiç belli olmaz. Sadece bazen umutsuzluğa kapılıyorum.
-“Çekip gideyim buralardan” gibi düşüncelerin var mı? Fazıl Say bunu çok söylüyordu mesela.
– Söylüyor ama kendisi de gitmedi. O biraz dert yanma hali. Aslında iyi niyetli bir şeydi. Müziğe onun çapında katkıda bulunmuş çok az insan var. Ülkesini sevmeyen bir insan kültürümüzü taşıyan bu kadar eser veremez. Edebiyat eserlerini şarkılara uyarladı, daha büyük kesimlere yaydı, Nazım Hikmet Korusunu kurdu vesaire.
-Şu anda olan şey nedir peki? Açık bir Tayyip Erdoğan nefreti var.
– Evet var, ama çok seven de var. Ben artık bunları düşünmek istemiyorum zaten. Ben şu anda kişilerle hesaplaşmayı geçtim. Ben nasıl faydalı olabilirim, bunu düşünüyorum.
-Gezi’de de doğacıydın zaten.
-Şuna kızıyorum ama. Ataköy’de de bir sürü ağaç kesildi. İstanbul’un göbeğinde yüzlerce yıllık ağaçlar kesildi. Gezi’ye giden kişiler Ataköy’de de oturuyordu. Belki de kapılarının önündeki ağaçlar kesildi, kimse bir şey yapmadı. Taksim sadece bir simge oldu. Ataköy sahilinin haline bak, residencelar yapıldı. Oralarda bir dolu ağaç vardı. Bunun da korunması gerekirdi. Ataköy’deki ağaçlar için neden bir mücadele olmadı? Mesela buna kızabilirim. Gezi’de biraz patlama hali vardı. 68 yazı gibiydi.
-Gezi’de olan çocuklar niye Ataköy’de yoktular? Ya da Okan Bayülgen’in dediği gibi “Havalar çok sıcak” mıydı?
-Gezi’de bir dayanışma hali vardı. Havalar sıcaktı ondandı dersek o dayanışmaya o sinerjiye büyük haksızlık etmiş oluruz. 68 Yazı için yaz ayıydı da ondan diyebilir miyiz? Gezi’ye de gittim ama olaylara hiç denk gelmedim. Birilerinin dediği gibi mevsimsel sebepleri bahane edemem. Gezi’nin de her gün içinde olmadım, daha çok sosyal medyadan takip ediyordum. Benim gittiğim zaman bir çatışma ortamı da yoktu. Sonsuza kadar parkta yaşayacak değildi insanlar sonuçta.
-Eskiden niye bu kadar siyasiydin? Şimdiden bahsetmiyorum.
-Bir yandan insan üzerinde sorumluluk hissediyor. Sonradan hiçbir şeyi değiştiremediğini görüyorsun. Daha çok kadına şiddet, arazilerin peşkeş çekilmesi gibi konularda yazıyorum.
-Hayır o konularda yazmıyorsun. Ben görüyorum.
-Yazmıyor muyum? Sen de annem babam gibi ‘Kızım, karışma siyasete’ diyorsun. Bir şeylerin değişmeyeceğini ben de görüyorum. Resim, müzik paylaşıyorum. Artık Twitter’da biraz daha sanatsal paylaşım yapmaya çalışıyorum. Televizyonda basit diziler ve yarışmalar dışında bir şey de yok. Gittikçe yeni nesil vasata geçiyor.

 

ERMENİYİM DİYE ATATÜRKÇÜ OLAMAZ MIYIM?

 

 

-Atatürkçü müsün?
-Evet, bundan da gocunmuyorum. Ermeniyim diye Atatürkçü olamam mı? Buna da çok laf ediyorlar. Şunu da itiraf edeyim, seçimden önceydi, CHP’den milletvekili aday adaylığını bile düşündüm. Sonradan vazgeçtim, bu işlerin zor olduğuna kanaat getirdim. Çok yıpranacağımı düşündüm. Sonuçta benim en iyi bildiğim iş resim yapmak. Artık doğaya yöneldim.
-Yaşlandın mı peki sen? Sürekli doğadan bahsediyorsun.
-Etrafta bu kadar çok gökdelenler varken insan doğanın kıymetini daha çok biliyor. Bunlar olmasaydı, doğaya bu kadar sarılmazdım belki de. Siyasette Twitter’da belki aktifim, demek ki taşı gediğine koyuyorum ki sen de bu kadar bana ‘Niye aktifsin?’ diyorsun.
-Seni ne ilgilendiyor, sadece işini yapsan senin için daha iyi olmaz mıydı?
-Herkes “bana ne” derse hiçbir şey olmaz. Biz mi kurtaracağız, bilinmez. Keşke öyle bir şey olsa…

 

 

TÜRK-KÜRT MESELESİNDE TARAF OLAMAM, ZORUNLU ASKERLİĞE KARŞIYIM!

-Peki o zaman, son yaşanan olaylar hakkına ne düşünüyorsun?
-Ben son 2 aydaki olaylar beni aşıyor gerçekten. Buradan konuşmak kolay. İnsanlar sürekli birbirini kandırmaya hazır. Ben biraz bundan bıktım. Doğaya yöneldim çünkü doğa yalan söylemez. O yüzden kalsın diyorum, uzak duruyorum. Doğada kandırmaca yok hiç olmazsa.
-Dağları, taşları, denizleri çok seviyorsun yani.
-Dalga geçer gibi soruyorsun.
-Tabii ki dalga geçiyorum. Şimdiye kadar değil ama şimdi söylediklerin bana saçma geliyor. Çünkü siyasisin. Bunu gözardı ediyorsun.
-Şöyle söyleyeyim, ben Türk-Kürt meselesinde taraf olamam çünkü bu konuyu hiç bilmiyorum, hakim de değilim. Bir şey soruyorum, Türkler kızıyor, başka bir şey söylüyorum Kürtler kızıyor. Ben daha çok soru sormayı seviyorum. İnsanlar bazen alınıyor. Oradaki durumu bilemem. Terör tekrar arttı ama bilemiyorum.
-Bilmeden yazdığın bir sürü tweet var, yapma lütfen.
-Ben şehitlerle ilgili şeyler yazıyorum, herkes gibi lanetliyorum, üzülüyorum. Terör çok da baş edilecek bir şey değil. Vahşi bir hayvan gibi düşün. Terörde riske girdiğin zaman zarar görürsün. Bu herkes için geçerli. Ben de üzülüyorum ama üzülmek dışında elimden bir şey gelmiyor, ateş düştüğü yeri yakıyor. O insanlar kocasız, evlatsız kalıyor. Bir kişi bile kıymetli. Karşılıklı inatlaşma yüzünden böyle oluyor. Bizi aşan hesaplaşmalar var. İstanbul’dan konuşmak çok kolay. Hasankeyf’e gitmiştim ama bu da turistik bir geziydi. O yüzden bu konuda ahkâm kesemem. Zorunlu askerliğe de karşıyım ayrıca. HDP o kadar güçlü olsa zaten terörü durdururdu. Demek ki kendilerini aşıyor. Demirtaş, HDP’ye göre fazla Beyaz Türk kaldı hatta. Ben bu yorumları kenardaki bir vatandaş olarak yapıyorum sadece. Siyasete o kadar bulaşmak istemiyorum artık. Çevre ve doğa konularında faydalı işler yapmak istiyorum. Sanatım da buna evriliyor.

 

Kadir Sarıkaya

twitter.com/SarikayaKa

Tüket, İtaat Et, Vefat et!

Hepiniz mi bu kadar salaksınız ya da kandırılmışsınız anlamıyorum. Bütün dünya üstünüzden geçiyor ama buna ses çıkaramıyorsunuz. Elbette problemlerimiz var, elbette maddi sıkıntılarımız var, kabul. Peki ya kendinizi hiç düşündüğünüz oluyor mu? Tabii ki hayır. Yıllık izninin bir bölümünü kullanırken borçlandığının farkında olmayan binlerce ahmağın arasında yer almak istemiyorum. Belki de yıllık izin saçmalığını kullanmayan akıllılardan biriyim. Yıllık izin ‘patronun sana deh demesidir’. ‘Haydi git bir müddet kendini toparla, sonra yine bana köpeklik et.’ İtirazı olan?

Şimdi size çok sert hakikatlerden bahsederdim ancak anlatamayacak kadar yorgunum. Bu yüzden daha soft gitmem gerekiyor. Prangalarınızı yırtamıyor ve daima aynı amaca hizmet ediyorsunuz. Birilerini daha çok zengin etmek için çalışıyor ve bunun bir parçası oluyorsunuz. Düşünce, hikmet, tefekkür diye bir şey kalmamış sizde. Her zaman daha fazlasını istiyor ve sonunda avucunuzu yalıyorsunuz. Neden? İşte bu tamahkarlığınız, ne yapacağını bilemez biçimde araba arkasında sallanan peluş oyuncak gibi davranmanız yüzünden. Hiçbir şekilde başınızı kaldıracak haliniz kalmamış. Sistem sizi de yok ediyor ve birer robota dönüştürüyor. Robotluktan çıkış imkanınız da kalmamış, her yerden kuşatılmışsınız.

İyi bir lisede oku. İyi bir üniversite kazan. Diplomanı al. İş bul. Evlen. Çocuk sahibi ol. Devam et. Devam et. Devam et. Vaktin gelince de öl. Emin olun üç gün bile hatırlamayacaklar sizi. Mezara girdiğiniz andan itibaren yoksunuz. O halde bu keşmekeş niye? Haftaya yetiştirilecek raporların canı cehenneme, kişiliğinizi kaybediyorsunuz, farkında mısınız?

Rust Cohle’un dediği gibi evrim sürecinde bu kadar ilerlememeliydik. Bir yerlerde yanlış yaptık ve bunun bedelini ödüyoruz. Sonunda, yani öldüğünüzde elinizde ne kalacak sanıyorsunuz? Hiç. Büyük bir ‘hiç’. Hiçbir şey yapmamış gibi bu dünyadan çekip gideceksiniz ve halen kendinizi bir şeylere adama peşindesiniz. Halbuki hiçbir şey olmayacak. Hiçbir şey rayına oturmayacak. Daha iyi bir hayat sürmeyeceksiniz. Daha iyi evlerde oturmayacaksınız. Daha iyi arabalara binmeyeceksiniz. Daha büyük hesaplar ödemeyeceksiniz. Her şey, patronlarınızca kararlaştırılmış durumda.

O halde?

Partiye devam etmekte halen kararlı mısınız? Yoksa buna ‘dur’ diyecek o mutlak cesaret içinizde var mı?

Kadir Sarıkaya

Kapitalizmin Merhametsiz Vicdanı

Bak, kendimi bir realist olarak görüyorum.Ama felsefi terimlere göre buna pesimist deniyor.

Marty : Tamam. O ne demek peki?

Rust : Partiler bana göre değil demek.

Bence insan bilinci evrimde trajik bir şekilde ilerledi.Çok fazla bilinçlendik.Doğa kendinden bağımsız bir bakış açısı yarattı.

Bizler doğa kanunlarına göre var olmaması gereken yaratıklarız.

Hepimiz bir yanılsama içindeyken duyusal deneyimler ve hislerin gelişimi sayesinde birey olduğumuzu sanan fakat aslında bir hiç olan bireyleriz.

Marty : Yerinde olsam bu saçmalığı etrafta söylemezdim.Buradaki insanlar böyle düşünmüyor. Ben öyle düşünmüyorum.

Rust : Bence türümüzün yapması gereken onurlu davranış programlamamızı reddedip ,üremeyi durdurmak ve hep birlikte soyumuzu tüketerek kardeşçe bu haksızlığa bir gecede son vermektir.

Marty : O halde ne diye sabah yataktan kalkıyoruz ki?

Rust : Ben de kendime bunu soruyorum ama aslında bu sorunun cevabı intihar etme cesaretimin olmamasıdır.

True Detective dizisinden

Sizi hiç ilgilendiriyor mu bilmiyorum ama ben dünyanın bu kadar kalabalık olmasından çok sıkıldım. Farkında mısınız, birileri hiçbirşey yapmadan istihkakımızı çalıyor ve buna ‘dur’ diyemiyoruz. Dediğimiz anda ‘uyumsuz, kafadan kontak, deli, çıldırmış, düzene başkaldıran’ ilan ediliyoruz. Peki ne yapmalı sorusunun bir cevabı ne yazık ki yok. Nietzsche gelsin de Nihilizm öğrensin demeyeceğim ama Dünya bana yokuş aşağı yuvarlanan ve frenleri çoktan patlamış bir kamyon gibi geliyor.

Patrona gösterdiğin saygıyı ailene göstermiyorsun, onu anladık. Şirketin verdiği arabayla, tabletle, kıytırık İphone’la caka satıyorsun, hadi onu da anladık, peki bu köleliğe neden ‘evet’ diyorsun? İşte bunu anlamıyorum. Her Allahın günü sabahın köründe kalkıp akşam güneş batınca evine gelmek gerçekten ‘meşguliyet’ mi, para kazanmak mı, aidiyet mi, yoksa ‘mecburiyet’ mi? Hayır, hiçbirisi değil. Her şeyi bırakıp gidebilirsin. Seni prangalara vuran bütün zincirleri kırma hakkına sahipsin. ‘İşsiz kalın, sürünün’ demiyorum. Sadece biraz daha ‘dik duruş’ istiyorum. Bu cesareti gösterecek olanlarımız aramızda pek az. Ya Malcolm X’in sözleri ne olacak;

“Bütün uyuyanları uyandırmaya tek bir uyanık yeter.”

Elimden geldiğince değil, hançeremi yırtarak bugüne kadar bir ton yazı yazdım. Ben artık dünyada bir şeylerin değişebileceğine, daha farklı bir geleceğe, hele umutlu bir geleceğe yol alacağımızı asla düşünmüyorum. Buna ister karamsarlık deyin, ister nihilizm, ister egzistansiyalizm, umurumda bile değil. Şu koşullarda, insanların şartlanmış olduğu gerçekler o kadar beş para etmez ki büyük mağazaların kataloglarından perde seçen birer primata dönüştüğümüzün farkında bile değiliz.

Vicdanı, merhameti, empatiyi, saygıyı, sevgiyi, aşkı, dostluğu, arkadaşlığı, paylaşmayı unuttuk. Artık herkes cüzdanındaki kredi kartının limiti kadar. Yokuş aşağı yuvarlanan bu kamyon öyle bir duvara toslayacak ki sonunda kapitalizmin ne menem bir iblis olduğunu çok iyi anlayacaksınız. İş işten geçmiş olacak. Geriye dönüşünüz imkansız olacak. ‘Ah vah, tüh tüh’ edeceksiniz, nafile. ‘Kapitalizme karşı çıkın’ demek ‘Alışveriş yapmayın’ anlamına gelmiyor. Böyle düşünen salakları bir köşeye alalım, derdimizi onlara daha sonra anlatırız. Tek hakikat şu ki kapitalizmin vicdansız merhameti üstümüzden silindir gibi geçiyor; bizi eziyor, ezmekle kalmıyor, ruhumuzu kemiriyor ve ortaya George Orwell’ın 1984 romanındaki robotik karakterleri haline dönüşen yığınlar kalıyor.

Her gün bir yığının parçası oluyoruz ve buna dur diyecek kimseyi de tanımıyoruz. Öyle biri yok. Hiç gelmedi. Gelmeyecek de.

Sokakta çerçöp toplayan çocuğun gözlerine bakıyorum, o bakamıyor, neden?

Garsonlar bana neden ‘Efendim’ diye hitap etmek zorunda, neden?

Beyaz yakalılar patronlarının Paris’te tatil yapması için sömürüldüğünün farkına bir türlü varamıyor, neden?

Mavi yakalılara bunca eziyet edilirken sesini çıkarmayan beyaz yakalılar, üst merciiler tarafından kovulduklarında veryansın ediyorlar, neden?

Anlatmaktan bıktım, anlamamaktan bıkmadınız.

Kapitalizmin, Firavunların piramit inşa eden köleleri sömürdüğü gibi bütün insanlığı sömürdüğünün, mahvettiğinin, iğdiş ettiğinin farkına varamıyorsunuz, neden?

Ellerinizde şirketlerin verdiği Sodexho’lar, ticket’lar, arabalar, laptoplar, tabletler işten atıldığınızda geri alınıyor. Yani siz sadece kullanılan bir araçsınız. Size verilen o kartvizitler emanet. O emaneti bir gün geri alıyorlar, tıpkı canınızın alınacağı gibi. Bütün bunlara göz yumuyor ve kariyer hedefleri yapıyorsunuz. Bu söylediğimden ‘Evde oturun, çalışmayın’ anlamı çıkaracak budalaları da bir köşeye itelim, onlara da derdimizi sonra anlatırız.

Bunca körlük içinde ayna satmaya çalışmanın ne kadar zor olduğunu nihayet kavradım.

Bu iştiyaklı köleliğiniz bir gün elinizde patladığında, mutluluğun kartvizitinizde yazan ünvanda olmadığını anladığınızda ne olacak biliyor musunuz?

Son süratinizle kımıldamayan bir engele çarpacaksınız.

Sizi Firavun’un kölesi olmaktan kurtaracak bir Musa gelmeyecek, boşa heveslenmeyin.

Bütün çareleri, bütün çıkış noktalarını, köprüden önce son çıkışları kendi ellerinizle kapattınız. Patronların verdiği üç kuruş maaşlarla Nevizade’de ziftlenmekten ben bıktım, ya da iş arkadaşlarımla haftasonu güya eğlenmekten. Siz aynen devam edebilirsiniz.

Ne diyordu Rust Cohle?

“Partiler ‘artık’ bana göre değil”

Kadir SARIKAYA

 

11707437_10153265869782891_5909445391001064699_n

BEN CIA AJANIYIM VE DİYORUM Kİ: ALLAH BİRDİR!

  • BEN CIA AJANIYIM VE DİYORUM Kİ: ALLAH BİRDİR!
  • Beşiktaş’tayım. Biraz sonra Taksim’e geçip Atatürk Havalimanı’na doğru yola çıkacağım. Maksadım bayrama kadar ailemin yanında vakit geçirmek. Bayramın ikinci günü askerden dönecek olan kardeşimi de görmeden İstanbul’a dönmek istemiyorum. İstikametim İzmir. Bir şeyler oluyor. Telefonum çalıyor. Arayan Edip Yüksel. Türkiye’ye gelmiş. Röportaj için uygunum diyor. Her şeyi iptal edip yanına seyirtiyorum. Bir daha nerede yakalayacağım? Üstelik böyle aykırı bir ismi. 47 dakika (bir röportaj için aslında oldukça uzun bir süredir) süren röportajdan sonra duyduğumuz tek his: karşılıklı saygı. Röportaj sonunda bana Kur’an çevirisini hediye ediyor, bir de fotoğraf çektiriyoruz tarihe hatıra bırakarak. İyisiyle, kötüsüyle, doğrusuyla, yanlışıyla Edip Yüksel’le yaptığım röportajı yayınlamaktan kendi adıma memnuniyet duyuyorum. Umarım siz de okurken aynı memnuniyet hissini yaşarsınız. Farklı fikirlere tolerans, peygamberin de temel prensibiydi. Bu düsturu unutmadan okursanız, hiçbir şekilde öfkelenmezsiniz. Muhatabına yani Edip Yüksel’e yine de öfkelenmek istiyorsanız kendisiyle mailleşebilir, uygun olursa konuşabilirsiniz de. Ben yarım metre yakınına kadar yaklaştım, kimseyi ısırmıyor.

  • Kadir Sarıkaya

-Geleneksel Sünni İslam’a yazılarına baktığımda karşı çıktığını görüyorum.
-Sünni İslam ifadesi yanlış aslında. İslam dininin mezhepleri olmaz. “Onlar ki dini mezheplere ayırırlar. Senin onlarla ilişkin yoktur” diyor Kur’an’da. 6. Sure, 159. Ayet ve 30. Sure’nin 32.ayetinde böyle söylüyor. Mezhep de aynı şey. Bir tek din vardır, o da İslamdır. Muhammed peygamber Şafii miydi, Maliki miydi, Hanbeli miydi, değildi. Nakşi miydi? Değildi. O halde mezhepler uyduruktur. Sünnilik ve Şiilik ayrı bir dindir. Sünnilik dininin 4 mezhebi kalmış şimdi. Eskiden daha çok vardı ve bu mezhepler birbiriyle savaşıyordu. Mesela İmam-ı Azam Ebu Hanife hakkında “zındıktır” demişlerdir.
-Zaten İmam-ı Azam Ebu Hanife büyük işkenceler görmüştür.
-Zaten mezhebi kuran da o değil.
-Sen, La ilahe illallah diyorsun. Ama bunun orijinali La ilahe illlallah Muhammeden Resulullah’tır.
-Tam tersi, orijinali La ilahe illallah’tır.
-Bu dediğin tam olarak ne ifade ediyor?
-Kur’an mı, hadis mi? Kur’an daha güvenilir değil mi? Kur’an’da çelişkiler yoktur ama hadislerde vardır. O yüzden hadisleri doğruluk sırasına göre 31 kategoriye ayırırlar. Mevzu hadisten güya mütevatir hadise kadar. O halde Kur’an ‘La ilahe illallah’ diyor.
-Muhammedün Resulullah diye bir ayet var ama.
-39 ayette La ilahe illallah geçer. Kelime-i tevhid birleme demektir. Bugün ikileme yapılıyor. Halbuki birlemedir. Allah’ın birliğinden bahsediyor. Meleklerin kabul ettiği şehadet ‘La ilahe illallah’tır. İman kelimesini de zanla karıştırıyorlar. İman, delil üzere güvenmek demektir. Emniyet de oradan gelir.
-Tevekkül gibi mi?
-Ben bu telefonu alıp bıraktığım vakit bunun yere düşeceğine güveniyorum. İki kere ikinin dört edeceğine inanıyorum. Bunlara inanıyorum.
-Bunlar zaten matematiksel gerçekler.
-Kur’an’a iman da matematiksel gerçek gibidir, zan değildir. Kur’an ne diyor? “İman etmeyenler Allah’ın ismi tek başına zikredilince hoşlarına gitmez. Ama Allah’tan başkası eklenince hoşlanırlar, diyor. Bu aslında inkarcıların tavrıdır, diyor Kur’an. Bugünkü münafıklar şehadet getiriyorlar ama gerçekten peygamberin elçiliğine iman etmiyorlar. Etseler Buhari’ye, Müslim’e Kur’an’a ortak koşmazlar. Muhammed peygamberi ilahlaştırmaya çalışıyorlar.
-Mesela bir hadis var: Levlake levlak lema halaktül eflak. Sen olmasaydın, bu felekleri yaratmazdım.
-Bu Allah’a ve peygambere iftira etmektir. Allah’a söz isnad etmektir.
-Buna Hadis-i Kudsi diyorlar.
-Allah’a yapılan iftiralara Hadis-i Kudsi diyorlar.
-Bu sana göre böyle.
-Hem iftira, hem de Kur’an’la açıkça çelişiyor. Peygamberi de yaratan Allah. Hem de Adem’in çocuğu olarak. Muhammed peygamber diyor ki ‘Ben İbrahim’in dinine uyuyorum.’ Peygamber İbrahim’i izliyor. Muhammed peygamber, Kur’an’dan önce yoldan çıkmış bir insandı. Kur’an’da diyor ki ‘Seni sapıtmış buldu, yola getirdi Allah.’ Demek ki Muhammed peygamber gökten zembille inmiş bir melek değildi. Kur’an’da bir ayet var: Günahlarından dolayı insanları cezalandırsaydım, yeryüzünde bir tek varlık kalmazdı.
-Sizin yerinize başka bir kavim getirirdik, diye devam ediyor o ayette.
-Demek ki Muhammed peygamber de bunun içinde. Bir tek Allah hata işlemez.
-Peygamberin küçük hatalarına zelle diyorlar. Onlar var ama, o ayrı.
-Muhammed peygamber Kur’an olmadan önce doğru yolda değildi.
-Ama putlara tapmıyordu.
-Tam tersi. Kur’an diyor ki: ‘Seni yanlış yolda buldu, seni doğru yola getirdi. Belki de agnostikti. Belki de tapıyordu. Kur’an gelince peygambere düşman oldular. Mesela Nakşilerle Selefiler aralarında kavga ederse beni davet ederler mi, ben onların dininden olmazsam? Ben müminim. Muhammed peygamber ‘La ilahe illallah’ diyerek onların putlarını reddetti ve ondan sonra düşman kesildiler.
ŞEFAAT İNANCI YALANDIR
-Bakara Suresi’nin girişinde ‘Sakın yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın, dediğimizde biz aslında düzelticileriz’ diyenler kimler?
-Onlar münafıklar. Mekke’li müşriklere söylüyor bunu. Hem onlar ateist de değildiler. Yine Allah’a inanıyorlardı.

-Allah’ın yanında başka ilahlar edinmişlerdi ama.
-Onlar da haram işliyorlardı. Atalarının dinini izliyorlardı, bir sürü haramlar uydurmuşlardı. Kur’an’a göre ‘Kendi yalanlarınızı Allah’a mâl ediyorsanız’ müşriksiniz. Atalarınızı ve alimlerinizi ortak koşuyorsunuz demektir. Şefaate inanıyorlardı. Aynı bugünkiler gibi.
-Şefaat inancı yalan mıdır?
-Kesinlikle yalandır. Kur’an’a göre müşriklerin inancıdır. Farklı fikirlere karşı toleransları yoktu. Bugünkü gibi. Dinden döneni öldürmek isterlerdi. Hurafelere inanırlardı, ölülerden yardım isterlerdi. Din, akıl dini değil, nakil dini derlerdi Mekke müşrikleri. O yüzden Kur’an ‘Siz akletmez misiniz?’ diyor. Bugünkü Şiilerin ve Sünnilerin de akletmeye karşı alerjileri var.
-Ortadoğu’nun en büyük terör örgütlerinden biri olan IŞİD’in yaptıklarını biliyorsunuz. Selefiler’in yaptıklarını biliyorsunuz. Bütün mezar taşlarını, türbeleri harabeye çeviriyorlar.
-Bunlar da Şeytan’ın bir başka türü. Selefiler İbn-i Hanbel’in kitabını Kur’an gibi görüyorlar! Klasik sünnilerden daha fazla hadise bağlılar! Klasik sünni mezhepleri der ki: ‘Hadisleri de müçtehid olmadan anlayamazsınız.’ Dört sünni mezhebine göre hadis okumak da bidattir. Müçtehidsen anlayabilirsin. Hadis usulünü çok iyi bilmen lazım. ‘Normal bir avam eğer hadis okursa delalete girerler’ diyorlar. Selefiler ‘Hadisleri okumamız lazım’ diyorlar. IŞİD, taşlama cezasına inanıyor. Kur’an’da yoktur. IŞİD’le aradaki farkı görebilmek için söylüyorum: ölülerden yardım istemek açıkça şirktir, beyinsizliktir. IŞİD türbeleri yıkıyor ama biz yıkmayız. Kur’an yıkın demiyor. Kiliseler serbesttir. Allah şeytanı serbest bıraktı. dilersen Allah’ı inkar et, şirk koş, istediğin günahı işle, ama suç işlersen onun cezası var. Ama kendin istediğin gibi günah işliyorsun, günah işleme hakkın var. Bizim iktidarımız olsa biz türbeleri, tekkeleri yıkmayız. Yeter ki başkalarına zorla dayatma.
-Mekke’ye girdikten sonra peygamber bütün putları yıktı peygamber.
-Yalan.

360’dan fazla put vardı.
-Sonradan uydurma bunlar. Bir tane arkeolojik delil yok. Hepsi hikâye. İbrahim döneminde heykeller vardı. Bugünkü Nakşi tarikatında veya herhangi bir mezhepte gördüğün taşperestlik vardı. Ramazan’da Sakal-ı Şerif öpmek de putperestliğin daniskasıdır. Şeytan taşlıyorlar ama şeytan kafalarında. Birbirlerini taşlamaları lazım.
-“Üzerinde 19 vardır” ayetini konuşalım mı artık?
-19’u araştırmamış, incelememiş, bir sürü beyinsiz hemen 19 için hurafe diyor. Matematiğe alerjileri var. Bunlara ‘Kur’an’a niye inanıyorsun?’ diye sorduğun zaman kem küm ederler. Fasid daire safsatasını yaparlar.
-Tevbe Suresi’nin son iki ayetinde…
-Niye onu soruyorsun?
-Orada tam olarak…
-Kim soruyor bunu?
-Ben soruyorum.
-Sen niye soruyorsun? Niye umurunda bu iki ayet?
-İnandığım için.
-Neye inanıyorsun?
-Allah’ın varlığına, birliğine ve Kur’an’ın mucize olduğuna inanıyorum.
-Kur’an’ın mucize olduğuna dair delillerin nerede?
-Kur’an’ın muhteşem bir belagata sahip olduğunu görüyor ve biliyorum.
-Buna dair delilin ne?
-Peygamber ümmiydi. O belagat nereden geldi?
-Alevi bir şair vardı ne diyordu: Uzun ince bir yoldayım.
-Aşık Veysel’i diyorsun.
PEYGAMBER OKUMA YAZMA BİLİYORDU!
-Hah. O da kördü. Ama güzel şiir söylerdi. Bir kere Muhammed peygamber okur yazardı, o da ayrı bir yalan! Muhammed peygamber zekiydi. Zeki bir insana kitap vahyediliyor. O kitap ‘oku’ diyor. Bu palavralara göre dikte edilmiş, kendisi yazamamış, başkalarına yazdırmış. Kaç yıl boyunca? 23 yıl boyunca. 23 yıl boyunca bir adam, hayatını uğruna vakfettiği kitabı yazdırıyor, ve 28 harfi öğrenemiyor, öyle mi? 28 harfi normal zekadaki bir çocuğa 1 saatte öğretirim. Meydan okuyorum. Hiç Arapça bilmeyen bir çocuğa 1 saatte öğretirim. 23 yıl boyunca yazdıracak ama 28 harfi tanımayacak, bu mümkün değil.
-Peygamberin okuma yazma bilmediği söylendiğinde ne oluyor peki?
-Peygamberin okuma yazma bilmediğini iddia etmek peygamberin zekasına hakarettir. Peygamber uluslararası tüccar. Not alması lazım değil mi? O günkü rakamlar da Ebced sistemiydi.
-40 yaşına kadar 28 harfi bilmemesi imkânsız mı diyorsun?
-İmkansız demeyelim. Çok çok az bir ihtimal. Hadi diyelim ki bilmiyordu, Kur’an geldikten sonra öğrenmesi gerekirdi. Kur’an ‘Oku’ diyor. Güzel örnek olacak olan elçinin kendisi okuma-yazma bilmiyor öyle mi? Hadi diyelim okuma yazma bilmiyordu peygamber. Okuma yazma bilmeyen bir insan güzel konuşamaz mı? Bu da onlardan birisi niye olmasın? O halde niye kafayı bu iki ayete takıyorsun?
-Ben takmıyorum.
-Göreceksin ki onlar Kur’an’a inanmıyorlar. Onlar münafıklar. Kur’an ayetlerini onlara söylediğin vakit hadisleriyle, şeyhleriyle çeliştiği vakit Kur’an’a kör ve sağır kesilirler. Kur’an’ı anlamıyorsan, tutup da iki ayete kafaya takıyorsan sen münafıksın demektir. Senin delilin ne bu iki ayete dair? Bunu söylediğin vakit kelle sayısından başka delilin yok.
-O ne demek?
-Bizim atalarımız ona inanıyordu, demek. Onlar Kur’an’ın reddettiği yolla Kur’an’a inanıyorlar. Bugün Muhammed peygamber gelse, aynı Mekke müşriklerinin yaptığı gibi onu suçlarlar. Sorgulamadan izleyen adamlar, Hindistan’da iyi bir hindu olurlardı. Meksika’da doğsa katolik olurlardı. Mantık aynı. Dinini hiç sorguladın mı? Atalarınının dinini ne kadar sorguladın? Bana yönelttiğin soruların kaçını şeyhine sordun? Dininin mukallidi olmak demek bu.
-Mukallid: taklitçi demek.
-Şeyhine ölü gibi teslim olan.
-Gassal elinde meyyit gibi.
MENKIBECILER BEYİN YAMYAMIDIR
-Kendi tarikatına göre sorgulamadan izliyorlar bunlar. Hakları var mı? Sorgulama cesaretini onurunu göstermeleri lazım. Bunlar korkağın teki. Zerre kadar hakikate saygıları yok. En çok yalanı söyleyen politikacılara, Allah’a en büyük iftiraları yakıştıran hikayeci din tüccarlarına inanıyorlar.
-O konuda bir anekdot düşeyim: Ramazan ayında özellikle ortaya çıkıyorlar. Menkıbe anlatan hocalar. İslam’ın sosyal adalet anlayışından bahsetmezler, İslam’ın hukuk kurallarından bahsetmezler, ekonomik modelinden bahsetmezler ama hikaye tarzında menkıbe anlatarak insanlara hitap ederler. Buna ne diyorsun?
CÜBBELİ’NİN IŞİD’TEN HİÇBİR FARKI YOKTUR!
-Kürtlerin dili yasaklandı mesela. Allah’ın ayetlerinden olan bir dil. En büyük zulümlerden birisi. Bir halkın dilini yasaklıyorsun. ırkçılık yapıyorlar. Buna karşı çıktılar mı? Diyanet İşleri Başkanı bunu eleştirdi mi? Yok! Bunların işi gücü para, makam, mevki kazanmak. Menkıbeciler beyin yamyamıdır. Bunlara uyan halk gerçeği aramıyor. Dindar insanların yüzde 99.9’u palavracıdır, yalancıdır, sahtekardır. Bunu ilan ediyorum. Buyursunlar. Ellerine imkan geçerlerse zalimleşirler. Al gör, İran’daki mollalara bak. Hepsi lüks içinde. Taliban için de aynısı geçerli. İktidara gelince kelle kesmeye başladılar. IŞİD için de aynısı geçerli. Cübbeli’yi görüyorsun ya, Cübbeli’nin IŞİD’ten hiçbir farkı yoktur. Cübbeli demiyor mu, dine girerken çükünü keserler, dinden çıkarken kafanı keserler. Cübbeli’nin de üstünde olan bir şeyh var, bu adamın benimle olan tartışmasında, şöyle dedim, dinden çıksam ne olur, o zaman keserim, dedi. bu adam işte. Kıldan tüyden bahsediyorlar. Ellerine devlet geçse, bu defa kılıçtan bahsedecekler. Bunların ışidden farkı olur mu?

BANA CIA AJANI DİYORLAR, CIA AJANI OLSAM NE OLACAK?
-Bütün Kur’an’ı Kerim’ler meal olarak nitelendirilirken senin yaptığın meal neden ‘Mesaj’ olarak adlandırılıyor?
-Meal arapça bir kelime. Mesaj deyince de bu bir Kur’an çevirisidir. Güzel bir haber vereyim sana; Nihat Hatipoğlu’ndan Cübbeli’ye, Fethullah Gülen’e, Yusuf Kaplan’a kadar, Zaman’da, Yeni Akit’te yazanlar, tutuşuyorlar: Kur’an müslümanlığı, büyük tehlike! diyorlar.
-Neden?

İSLAMCI DEĞİLİM, BARIŞÇIYIM
-Çünkü menfaatlerini, palavralarını ortaya çıkarıyor Kuran Müslümanlığı. Ben çevirimden bir kuruş kazanmıyorum. Ben bu iş için hayatımı tehlikeye atmışım. Bunlar hem para hem mevki kazanıyorlar, bir de utanmadan beni eleştiriyorlar. Bana CIA ajanı diyorlar, CIA ajanı olsam ne olur yani? Ben CIA ajanıyım ve diyorum ki: iki kere iki dörttür, Allah birdir, Allah’a ortak koşmayın, kadınlarınıza zulmetmeyin, sahtekar olmayın, din ticareti yapmayın. CIA mi diyor bunları? Başörtü konusunda, başörtüsünün Kur’an’ın emri olmadığını Türkiye’de ilk dile getiren İslamcı benim 1986’da.
-Kendini İslamcı olarak mı görüyorsun?
HADİSLER KUR’AN’A ORTAK KOŞMAK İÇİN ÜRETİLDİ
-Şimdi değilim. Şimdi barışçıyım. Müslüman kelimesinin Türkçesi. Benim dinim barışçıl bir din. Sünnilerle de barışçıl yaşamak isterim. Benim iktidarımda istedikleri kadar ölülere tapabilirler. Yeter ki kadınlara zorla o torbayı dayatmasınlar. Yeter ki sokaklardaki insanları taciz etmesinler. Kendi dinlerine istedikleri gibi inansınlar. Onlara zulmedilirse ilk karşı çıkan ben olurum. Refah Partisi’ni savunan bir yazı bile yazdım. Müslümanlık bütün insanlığın kardeşliğini savunur. Müşrik de olsa kardeşindir. Müslümanlığın kendisi bu. Kardeşi bölüyorlar. Biz barış ve adalet zemini içerisinde bu dünyada yaşamak zorundayız. Buna kılıçla karşı çıkarsan, ben o zaman buna ortak olmamam.

-Türkiye’de özellikle senin üstüne neden bu kadar çok geliyorlar?
-Çünkü tartışmalarda ne kadar aciz kaldıklarını fark ediyorlar. İnsanların kafasında sorular oluşturduğumu görüyorlar. Günde yüzlerce mail alıyorum. Bunların çoğu: ‘Allah’a hamd olsun, daha önce şöyleydim, böyleydim, bu sorularımın cevabını buldum, hayatım değişti’ diyor. Büyük bir değişim var. Bunu fark ediyorlar. Az önce saydığım isimler, Kur’an Müslümanlığını fitne olarak görüyorlar. Zaman gazetesinde bu adam Ebu Davud’daki yalanlarından birisini söylüyor. Ebu Davud ne demiş, Bana Kuran ve misli verildi! Bunu yazmış adam. 52:34’de diyor ki: ‘Eğer doğru sözlülerse Kur’an’ın benzerini getirsinler!’ Buna karşı Ebu Davud ne diyor: Bana misli hadis verildi! Bizimkiler de buna uyuyor. Korkunç bir şey! Hadisler Kur’an’a ortak koşmak için üretildi.
-Hadis, sonradan gelen demek zaten.
-Hadis söz demektir aynı zamanda. Hadis kullanıldığı vakit, Kur’an dışında kullanılıyor. 46:5’de ‘Allah’tan ve ayetlerden sonra hangi hadise inanırlar?’ diyor. Hadisler peygamberin ölümünden tam 230 yıl sonra yazılıyor. Bunları niye peygamber döneminde yazmadılar o zaman? Dinin yüzde 90’ı orada ne yazık ki. Bu iki ayet konusunda mangalda kül bırakmayanlara söylüyorum, bir sürü mezhep uydurmuşsunuz, birisinde helal olan birisinde haram. Bir mezhebe göre Besmele bile mekruh! Fatiha’nın ilk ayetini şeytan mezhep yoluyla mekruh ediyor! Şeytan hadis uyduruyor: Yasin Suresi’ni ölülerinizin üzerine okuyun. Halbuki Yasin Suresi diriler içindir. Şeytan gülüyor bunlara.

 

Edip Yüksel vs. Kadir Sarıkaya

Trajik bir ölümün pek de adaletli olmayan kısa öyküsü

Dün bir trajedi yaşandı. Hiçbirinizin bundan haberi olmadı. 65 yaşında, hiç evlenmemiş, devletin verdiği 250 lira aylıkla geçinen, onun bunun evinde kuru ekmekle beslenen bir kadının üstüne yolda yürürken demir kapı düştü ve beyin kanamasından hayatını kaybedip öteye geçti. Bana kalırsa Allah kurtardı. Öldüğü yere 200 metre mesafedeydim, aldığı ucuz ayakkabılar ve kan lekeleri yerde duruyordu. Üzülmekten ziyade adaletsiz dünyanın haline lanet ettim.

Biz her şeyden şikayet ediyoruz ama bakın görün, nasıl hayatlar var, bilin istedim.

Umarım gittiği yerde güzel karşılanmıştır ve bu dünyada çektikleri öte alemde ona kefaret olur.

İsmini bilmediğim kadın, yattığın yer nur olsun.

Kadir Sarıkaya

İstanbul’ün üstünden geçmişler matmazel!

Görmemişin bir arabası olmuş, tutmuş dört nala sürmüş. Daha doğrusu benim değil. 15 günlüğüne benim. Seçimin ertesi günü, 8 Haziran’da iade edeceğim. Evde hafakanlar basıyor, iki gündür 500 km yol katettim İstanbul’da. Etmez olaydım demeyeceğim. Şehrin bütün trafiği, pisliği, isi, pisi üstüme çullandı. Güzelim İstanbul çoktan harabeye dönmüş meğer. E bir de yüksek nem oranı. Ona bir şey yapamıyorsun. Her yeri su anasını satayım. Alerjik riniti olan benim gibi ademoğullarının nefes almasını zorlaştırıyor sadece. Bu cümleleri kurarken zorlanıyorum, çok yorgunum. Ama fiziki değil ruhani bir yorgunluk. Bıkmış gibiyim ama devam edeceğim. Tam kırmızı ışık yanarken birden yeşile döner ve sen ikinci vitese takar hızlanırsın ya, işte benim hayatım da öyle.

Kanaldan çıktım yola, yani Bayrampaşa’dan. Unkapanı Köprüsü’nden sonra Mecidiyeköy. Ortaklar Caddesi. Tango yapan hatuna ‘Köprü açık karşıya geçelim’ dedim. ‘Dans etmeye devam edeceğim’ dedi. Doğru. Danssız devrim, devrim olur mu? Olmaz tabii. O yoruladursun, ben U dönüşleriyle trafik kurallarını hiçe sayarak vitesi üçten beşe takarak ilerlemeye devam ettim. Sonra Barbaros Bulvarı. (Sabah Gazetesi İstihbarat Müdürü Ferhat Ünlü Barbaros ismini çok sever.) Sonra Beşiktaş. Sonra Maçka Yokuşu’ndan Taksim. Sağda Lale İşkembecisi. İçeri girer girmez iki sırtlanın şüphe çeken bakışları. Gittiğim her yerde sivil polis zannetmeseler iyi olacak.

Gerçi gecenin bir vakti, deri ceket, yelek ve kuşkulu bakışlarla ayılmak için çorba içen sarhoşların arasına ayık girersen başka ne sanabilirler ki?

Apar topar kalktı zırtlanlar. Sırtlan değil, zırtlan. Kuşku tüm hücrelerini sarmıştı. Çorbalarını bile bitiremeden toz oldular. Kafaları alkol kafası değildi. Başka şey aldıkları on kilometreden belli oluyordu. Gecenin karanlığında kim bilir hangi masumun gırtlağına çökmek için İstikal’in arka sokaklarında kayboldular.  Umarım böyle bir şey olmamıştır. Umarım bir yerlerde zıbarıp kalmışlardır. Travis Bickle gibi sosyopat olsaydım (belki de öyleyimdir, kim bilir) iyi bir yağmurun yağmasını ve şehirdeki tüm pislikleri temizlemesini isterdim.

İnce kıyılmış işkembe çorbası. Hesap 11 lira. Ödedim çıktım. İstikamet? Bilmiyorum ki. Tünelden çevreyolu. İkinci köprüye doğru yollandım. Bastım, basıyorum. Nereye gideceğimi bilmiyorum. Bekleyen biri yok. Sadece gaza basıyorum. Yollar boş. Tenha. Arada züppelerin BMW’leriyle beni geçmelerine müsaade ediyorum. Sonra yakalıyorum onları sağından solundan. Alfa Romeo, adıyla müsemma beygir gibi şaha kalkıyor. İzin vermiyorum şov yapmalarına. Onlar 200’ü vuruyorsa, ben 220’ye çıkıyorum. Güzergah? Vallahi bilmiyorum. Otobandan devam ediyorum.

Anadolu Hisarı’ndan sapıp Çengelköy üzerinden Boğaz Köprüsü yapacakken vazgeçiyorum. Kent leş gibi uyku kokuyor. Günde 4 saatini yolda geçiren, 10 saat çalışanların leş uykusu. Uyku değil onlar. Zıbarmak da diyebilirsiniz. Bostancı sahile iniyorum. Sonra Pendik’e doğru sürgit devam eden sahilyolu. Kenarda fahişeler bekleşiyor. Kırmızı ışıkta duruyorum. 200 lira diyor. Gerek yok, teşekkür ederim diyorum. 150 de olur diyor. Yeşil ışık yanıyor, ben ilerliyorum. Fahişe geride kalıyor, başka bir arabayı kırmızı ışıkta yakalamayı, ya da sağa çekip yanaşacak bir hanzoyu bekliyor. Şimdi kim bilir kimin altında, koltukaltı deodorant görmemiş bir abullabutun terlemiş göğsünün kötü kokan rayihalarını çekmekle meşguldür. Sabah altıda yatacak. Ertesi gün devam.

Tırnakçılar, yan kesiciler, sarhoşlar, esrarkeşler, hapçılar. Her yerdeler. Kartal’a kadar gidiyorum. Eski okulumun oralara. Üstüme hüzün çöküyor biraz. Halbuki kanaldan çıkarken bir daha sigara içmemeye yemin etmiştim. Dayanamayıp yakıyorum bir tane. U dönüşüyle yeniden Maltepe istikameti üzerinden Bostancı. Bağdat Caddesi sakin. Züppeler ortada yoklar. Haftasonu çıkacaklar. Haftaiçi bütün yollar benim. Haftaiçi İstanbul’un gecelerinin bütün yollarında ben varım. Hayalet sürücü. Nereye gittiği belli olmayan. Dikkat edin. Her yerden çıkabilirim. Siyah arabanın içinde kapkaranlık oturuyorum. Bangır bangır Ahmet Kaya çalıyor. ‘Demedim mi Haydar, demedim mi sana, bu İstanbul yutar adamı’ diyor. Hak veriyorum, gaza basıyorum.

Bağdat Caddesi, Kadıköy, çevreyolu. Boğaz Köprüsü açık. Gün içindeki keşmekeş yok. 120 km’yle köprüyü geçmek büyük zevk. Ancak gece ikide mümkün olabiliyor. Gündüzleri üstünüze çöken karabasan. Zaten Necip Fazıl da demiyor muydu, Paris’te yazdığı o harikulade şiirinde; ‘Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları.’ Cohen demiyor muydu ‘Karanlığı yakaladım.’ Darkness şarkısı. İyidir, dinleyin.

Köprüden sonra Gayrettepe sapağı. Evdeyim. Yarın program var. Programdan önce Arapça sınavı. Özbekistanlı arkadaşım Sencer X 6 almış ucuzundan Özbekistan’da. Seneye arabayı İstanbul’a getirmeyi planlıyor. Bayrampaşa metroya gidene kadar yolda ettiğim küfürleri duydukça vazgeçiyor. ‘Yok lan’ diyor (Türkçeyi birçok Türkten daha iyi konuşuyor, tüm küfürlere, sinkaflara hakim) İstanbul’da araba falan kullanılmaz.’ Ha şunu bileydin diyorum. En güzeli metro. Metro varken, şehrin cinayetle bezeli, sinir harbiyle kuşatılmış caddelerinde gündüz araba kullanılmaz diyorum. Ta Orta Asya’dan buraya araba getirmek mi? Are you fuckin kidding me? Boşver Özbek kardeşim, boşver.

Bu şehir taşımıyor artık kimseyi. Olduğun yerde kal. Etrafın sarıldı. Ellerini başının arkasına koy ve diz çök. Sakın kıpırdamaya kalkma. İlk hareketinde ensene mermiyi yiyeceksin. Unique BCF-66. Babamın silahı. Fransız model. 10’ludur. Enseden girdi mi frontal lobtan çıkar. Şakaya gelmez.

Şimdi Gayrettepe’de, gökdelenlere bakarak bir kez daha küfrediyorum dışımdan. Yahya Kemal’in Aziz İstanbul’u, Necip Fazıl’ın Canım İstanbul’u gitmiş. Betonarme yığınlardan müteşekkil moloz yığını kalmış geriye.

İzmir’i özlüyorum. Çocukluğumun geçtiği kenar mahalleyi. O sakinliği, huzuru arıyorum. Bulamıyorum.

Zaten ben bulamam. Daima arayanlardanım. Bulduğum an, sırrına ermiş olurum ve sıkılırım. Hep aramaya bakın, hiç bulmayın. Zaten sırlar çözüldükten sonra artık orada kalınamaz.

İstanbul’un bütün sırları çözüldü bu gece. Gözümdeki bütün cazibesini yitirdi. İstanbul’a doydum. Boşaldım kırk bin kere ve artık rahatladım. İstanbul yaşayan değil, üstüne antidepresan uyuşukluğu çökmüş bir bipolar bozuk artık.

Geriye ne kaldı?

Hiçbir şey. Nothing. Şehrin asaleti 60 sene önce terk ettiği için buraları uzatmaları oynuyor koca kent. Megaköy. Metropol. Metropolitan Municipality. Ne derseniz deyin.

İstanbul çoktan dikmiş nalları. Siz hala methiye düzmeye devam edebilirsiniz. Eğer bütün iş imkanlarım burada olmasaydı saniye düşünmezdim burada yaşamak için. ‘El mahkum, göt gardiyan’ derlerdi ağzı bozuk bizim kenar mahalle serserileri. Aynen öyle.

İstanbul, seni yaşadım. Yaşadım ve bittin.

İçimde hiçbir aşk kalmamış eski sevgililerim gibisin artık. Yabancısın. Uzaksın. Öyle kal. Bulaşma bana. Bir gün iyi bir yağmur yağdığında ve içindeki bütün ifrazatları kustuğunda bana haber ver. Bakarsın yeniden barışırız. Bakarsın yeniden eski, güzel günlere döneriz. Ölü arkadaşım Fatih’le Sarıyer’de kalamar yemeye gideriz. Afganistan’da öldü. Mezarı yok. Gelemez ki. Ben de tek başıma yerim o zaman. Senin için de bir porsiyon karşıma koyarım. Garson bana ‘Manyak herhalde’ diye bakar. Ya da ‘Misafiriniz gelmeyecek sanırım’ der, yavşak gülümsemesiyle. Gelmeyecek çünkü ölü. Ölü bir adamı bekliyorum burada. Görmüyor musun? Göremezsin. Çünkü ölü. Hesap lütfen.

Üstü kalsın İstanbul.

Kadir SARIKAYA

twitter.com/SarikayaKa

Bu gemiyi Tanrı bile batıramaz!

Bu yazıya oturmadan evvel 3 saatlik programla çamaşırlarımı 40 derecede yıkadım, bir güzel astım ve laptopumun başına geçtim. Aksiyonerlik derken, yalnızca esip gürlemekten söz etmiyorum. Don Vito Corleone’un dediği gibi: ‘Ailesiyle vakit geçirmeyen bir erkek, asla gerçek bir erkek olamaz.’ (Feministler bu sözü seksist olarak algılayabilirler, hiçbir mahsuru yok.)

Kadınıyla, erkeğiyle bir tuğyanın ortasındayız, cehennemin yeryüzündeki şubesi Mecidiyeköy’e beş dakika mesafede oturuyorum. Penceremden yükselen Saphire her zamanki gibi sinirlerimi bozuyor. Gökyüzümü kapatıyor ve bundan hiç hoşlanmıyorum. Görmem gereken yıldızlara engel oluyor. Sadece gökdelenlere suç atarak işin içinden sıyrılamayız kardeşlerim, o kadar kolay değil. Kendimize biraz çuvaldız batırmanın zamanı gelmedi mi? Hatta bıçak. Sustalı. Bursa işi. Ya da döner bıçağı. Testere. Hızar. Her neyse, adını siz koyun. Müslüm’ün öyle bir şarkısı mı vardı: Adını sen koy, diye. Hah, işte öyle bir şey. Onu da Erol Evgin söylüyordu. Peruklarına selam olsun.

Şimdiye değin yalnızca üç kadına evlenme teklif ettim ve ertesi günü korkudan ne halt edeceklerini şaşırdılar. Belki öğrenilmiş çaresizlikleri onları yalnızca kısa süreli ilişkiler yaşamaya adapte etmişti. Yalnızca sevişmek, biraz vakit geçirmek, haftada bir akşam yemeği, bazen sinema, bazen bowling, bazen başka bir şey. Trekking ya da can sıkılması. Yine Müslüm diyor ki: Adını sen koy.

Bu insanlara neler oluyor böyle? Müdürlerinden aldıkları emirleri harfiyen uygulayıp babalarının dualarından mahrum kalıyorlar. Annelerini paylayıp amirlerine saygı gösteriyorlar. Evlilik yaşını en az 35’den başlatıp Dante’ye selam çakıyorlar. Sonra ne oluyor? Bilmiyorum. 35 yaşında değilim. Babama kalsa 30’dan önce evlenmek riskli iş. Bunu söyleyen babamın 15 yaşında evlendiğini buraya kayd ile mübahiyim. Bu ne lahana turşusu? ‘İşte 30’umda evlensem daha çok para kazanırdım’ geyiği yapıyor. Halbuki bütün servetini 15’inde evlenmesine borçludur. Mastürbasyon yapmadan geçirilen ergenlik sizi cesaretin basamaklarına iter. Çünkü pornoda sahtecilik vardır. Ulaşamayacağınız kadınlarla, erişemeyeceğiniz zevklerin kölesi olursunuz.

Çocuk yapmaktan korkan kadınlar. ‘Hamile kalsam intihar ederim’ diyen sevgilim vardı. Bu kadar korkuyu kim aşılıyor? Kravatlı teröristler. Yani o yükselen plazaların cam fanusuna kendisini kilitlemiş temiz gömlek, ütülü pantolon ve gömleğine uygun kravatıyla gökyüzünden aşağıyı kesen mahluklar. ‘Daha fazla kazan, hadi daha fazla, prim al, araba al, ev al, ayakkabı al, yeni bir akıllı telefon çıkmış onu al, yetmez tablet al, kola takılan akıllı telefon muadili zımbırtıdan al, parfüm al, kendine bir şeyler al ama asla bir hayat inşa etme.’ Çocuk doğurma. Çünkü çocuk doğurmak kapitalizme atılmış küçük bir yumruktur.

Benim annem de çalışıyordu. Babamla birlikte kurdular işlerini. 50 senedir beraberler. Ağzıma biberonu dayayıp hem işini yapıyor, hem bana bakıyordu. Dükkanda geçti çocukluğum. Ticareti o yüzden sevemedim belki. Kafamı sağa sola çevirmeye vakit bulamadığından biraz enteresan bir kafa şekline sahibim. Bu yüzden 3 ayda bir kuaföre 60 lira bayılıyorum. En güzel şekli o veriyor çünkü. Öbür türlü aynalara küsebilirim.

Çağın vebası: Korkuyorum kelimesidir. Korkuyorsunuz. Her şeyden korkuyorsunuz. ‘Beni üzmenden korkuyorum’ diyor sevdiğim bir kadın.

Yolda giderken yeni yapılan bir binanın çatısından yerçekimine yenik düşerek başına inecek ve muhtemel bir beyin kanaması geçirmene sebebiyet verecek tuğladan, bineceğin uçağın motor arızası yüzünden okyanusun ortasına çakılmasından, kanserden, bulaşıcı hastalıklardan, sefaletten, ölümden, başarısızlıktan, zenginlikten fakirliğe düşmekten, işten kovulmaktan, sevdiğin birini kaybetmekten, ananın babanın ölmesinden, trafik kazasından, vapurun batmasından, depremden, yangından, enflasyondan, doların yükselmesinden, devalüasyon olma ihtimalinden, işten atılma korkusundan, kariyer hedeflerinin tutmama olasılığından korkuyor musun peki?

Aşktan, sevgiden, merhametten, bağlılıktan, sadaketten ürken şapşal bir yığın var bugün ortada. Ben sizi aramak zorunda mıyım? Neden telefonunuz çaldığında böbürleniyorsuz? ‘Seni seven biri arıyor.’ Neden o mesaja 24 saat sonra cevap veriyorsun ahmak? Böylece ‘Seni önemsemiyorum’ havasına mı bürünüyorsun? Süründür, hemen cevap verme, beklet, canını sık felsefesi artık tutmuyor, bilmiyor musun? Michael Corleone gibi artık erkekler de bu tip kadınların suratına kapıyı kapatmayı öğrendi. (Bkz: The Godfather Part II)

Elbette anlıyorum, harika gelecek planlarınız var, 5 sene sonra kendinizi bilmem kaç bin lira maaşınızla manzaralı dairenizde öküz kocanızla keyif çatamıyorken düşünüyorsunuz. Çatamıyorsunuz, evet. Çünkü sizin o korktuğunuz adamlar çoktan hayatın debisinin dibine vurmuş ve hak ettiğini almışlardır.

Sen güvenli liman diye bir hödüğe sığındın ve şimdi ceremesini çekeceksin. Sonra işin yoksa nafakayla, mahkemeyle uğraş. ‘Biz boşandık.’ Nedense hiç şaşırmadım. Şirket mantığıyla evlenirseniz olacağı buydu.

Yüzyılın bir diğer vebası da insanların artık birbirlerini görememeleri. İş yüzünden, okul yüzünden, plan, program, sertifika, eğitim, parti, eğlence ya da adını sen koy. Sebepleri çoğaltmak kadar kolayı var mı? Birbirimizi göremiyoruz. Göremediğimiz için duygusal rabıtamız zayıflıyor. Birbirimize vakit ayırmaktan imtina ettiğimiz her an kalbimizin bir damarı daha kopuyor ve gittikçe robotlaşıyoruz.

Patronun aradığında gecenin dördünde yatağından zıplayan sen, sevdiğin kadın/adam aradığında umursamaz bir sesle telefona cevap veriyorsun. Bunu ben de yaptım, sen de yaptın. Kibirlendik. Haddimizi aştık. ‘Sevilmenin külfetini kaldıramadık ve hataya düştük.’

Sen, ey insan, sen, eninde sonunda nalları dikeceksin. Mutlaka kabre gireceksin. Hiç kaçışın yok. O narin ayaklarından Prada’yı çıkarıp yerine bir çaput bağlayacaklar ölüm katılığına ulaşmış bedeninin bacak kısmı mezar içinde ikiye ayrılmasın diye. Ölünce çenen düşer. Komik ve aciz bir görüntüdür bu. O yüzden çeneye de bir düğüm atarlar. Göbeğin şişer. Çünkü artık organizma kendisini çürümeye bırakmıştır. Definden iki ay sonra herhangi bir mezarı açın, dünyanın en iğrenç kokusuyla karşılaşırsınız. Kafuru falan kar etmemiştir. Çünkü vücut içinde biriken gazlar karnı patlatmış ve mezarın içi leş gibi bir rayihayla dolmuştur.

Evet, insan, sen sonunda bu olacaksın ve aman vermez kibrinden hala vazgeçmiyorsun. Planlarınla, programlarınla, ipe sapa gelmez hedeflerinle hayatı her gün bir kez daha ıskalıyorsun. Bizim için dün yoktur, yarın olmamıştır. ‘Ko ferdayı’ der eski arifler. Ferda Farsça’da yarın demektir. Yani siktir et yarını diyor. Yarın hiç gelmedi ki. Dün zaten geçti. Şimdiye bak. Bu batının budalaca ‘Carpe Diem’ felsefesi değildir. ‘Anı yaşa’ değildir. Şimdiye bak diyor. Bak neler dönüyor etrafında. Bak ki ufkun açılsın, bak ki şu çürüyüp gidecek bedeninin yanında ikamet eden ruhun biraz olsun aydınlansın.

Al Pacino’nun, yaşanmış hadiselerden uyarlama, felçli ya da ölüme yakın hastalara ötenazi yapan doktor Jack Kevorkian’ı canlandırdığı ‘You Don’t Know Jack’ adında harika bir dizisi vardır. Orada muhteşem bir laf eder:

“Kafeinsiz kahve korkaklar içindir.”

Biz, Allah’ı severken bile ‘Beyn-el havf ve-r reca’ diyoruz. Yani hep korkuyla ümit arası gidip geliyoruz. İmanımız bir artıyor, bir eksiliyor. Dalgalı deniz gibi hiçbir zaman aynı hal üzere kalmıyoruz. Öyleyse beni sevdiğini söylemiş ve hayatımın bir döneminde yerini almış kadınlar, siz niçin korktunuz? Neyin garantisini istiyorsunuz? Hiçbir gemi kaptanı hayatı boyunca duru bir denizde seyahat etmek istemez. Hiçbir pilot, bir kez olsun türbülansa girmeden mesleğinden emekli olmak istemez. Siz kim oluyorsunuz da ‘korkusuz’ bir hayat istiyorsunuz?

‘İnsan başıboş bırakılacağını mı zannediyor’ diyor Allah Kur’an’da. Bu bana çok büyük bir işaret veriyor. Hayatımın her alanında bu ayeti kendime yol gösterici kabul edebilirim. Bu yüzden bugüne kadar hiç plan yapmadım. Hiçbir zaman hedeflerim olmadı. Fakat bu beni bir hedefe doğru sürüklenmekten de alıkoymadı. Bohemliği de yaşadım, serseriliği de, serkeşliği de. O zamanlar bile bir gün bir şeyler yapmanın iştiyakıyla doluydu içim. Histerik biçimde değildi lakin. Kendimi bir rüzgara teslim etmişim de o beni bir yere ulaştıracaktı.

Ulaştırdı da. Hiç ihtimal vermediğim iş imkanları karşıma çıktı, okulu bıraktım bir daha kapısından içeri girmem derken, diplomayı alma fırsatım karşıma çıktı, ben bittim, alkolik bir adam oldum, artık iflah olmam derken bir el, kedi yavrusuymuşum gibi ensemden tuttu ve beni insanların içine karışmam için arenanın ortasına fırlattı.

Ben uçağa binmeyi hiç sevmem. Buna rağmen 15-20 kez binmişimdir mecburiyetten. Bir tek bu endişelendiriyor beni. Fakat sanılmasın ki uçağın düşmesinden korkuyorum. Allah’ın o uçağı düşürme ihtimalinden korkuyorum sadece. Bu paradoks değil. Gerçeği ifade etmenin en bariz yolu.

‘Tanrım inanılmazsın’ diyen Mürsel Sönmez bir paradoksun içine düşmüyor, gerçeği dillendiriyordu sadece. Zaten siz bizim kendi aramızda fısıldaştıklarımızı duysanız, kim bilir daha ne kadar çok korkardınız?

Benden korkmaya devam edin. Çünkü haklısınız. Size sunacak hiçbir vaadim yok. Ah, var, pardon; bendeniz. Vaat olarak yalnızca kendimi sunabilirim. Bunun dışında benden bir meta, para, ev, araba, çek, senet, sözleşme isteme hakkınız yok. Ben buyum, böyle de kalacağım. Bu yüzden benden korkun. Korkmayacağınız sıradan biriyle 120 aylık ev taksidinizi ödemeye başladığınızda aklınıza gelirsem eğer, içinizden bir ah çekmeyi de unutmayın.

Benim kulaklarımın radarları geniştir. Serzenişlerinizi mutlaka duyar. Terk edilmemden 5 yıl sonra ‘Çok mutsuz’ olduğunu söylemişti bir kadın. Bir şey diyememiş, suskun kalmıştım. Kızdığımdan ya da nefretimden değil. Hiçbir şey hissetmiyordum ona karşı artık. Suskunluğum onun hoşuna gitmemişti. Koca 5 yıl. Sen beşinci shot tekiladan sonra kendini kaybetmiş bir adamın kucağında kikirderken aklına gelmeyen ben, en mutsuz anında aklına geliyorsam, senin küçük çaplı kurtarıcın olmuşum demektir. Ne yazık ki Tanrı bana böyle bir görev vermedi. Personal Jesus sadece bir şarkı adıdır.

Ben, istediğiniz zaman camı kırıp içinden alacağınız çekiç, yangın tüpü, anahtar değilim. Kimden yediyseniz darbeyi ona başvurun. Ya da en yetkili merciiye müracaat edin. İsmini vermeme gerek yok. Kendisi her yeri kuşatmış vaziyette zaten.

Kafeinsiz kahve, soyadan yapılmış köfte, organik zeytinlerle 1000 yıl yaşayasınız. Sigarasız, dumansız hava sahasız bir hayatla 120 yaşında torununuzun torununu sevesiniz. Bombok, heyecansız ve korkusuz hayatınızın sonunda pişman olup kasten yapmadığınız şeyler aklınızdan geçerken, o sekerat anında, yani ölümün nefesi ensenize üflerken, ‘Senden korkuyorum’ dediğiniz adamlar/kadınlar aklınıza gelsin.

O korktuklarınız belki 100 sene yaşamadılar ama muvakkat hayatlarına 500 sene sığdırıp öyle gittiler. Şimdi hanginiz kârdasınız acaba?

Titanic’te birinci sınıf züppe bir yolcu ‘Bu gemiyi Tanrı bile batıramaz’ kibriyle kendinden geçiyordu. Gemiyi inşa eden mühendisin harika cevabını hiç unutmadım: Bu gemi demirden yapıldı bayım ve sizi temin ederim  batar ve batacak da!”

Size yetecek kadar filikamız ve can yeleğimiz namevcut ne yazık ki. Boğulacaksınız.

Kadir SARIKAYA

twitter.com/SarikayaKa

Wake up people! Wallahi wake up!

Kısa bir açıklama yapmam gererekiyor. (I need to make a short statement)

Yunan asıllı İngiliz vatandaşı Hamza Andreas Tzortzis, 1980’de Londra’da dünyaya geldi. 2002 yılında Müslüman oldu ve mücahedesine halen devam ediyor. Geçtiğimiz yıllarda Moazzam Begg’in tutuklanması üzerine geniş bir topluluğa yaptığı “Wake up people, wallahi wake up” temalı konuşması büyük yankı uyandırmıştı. Türkçe altyazılı hali yer yerde mevcut. Ancak İngilizce metnine ulaşamamıştım. Koç Üniversitesi’nde “Law and International Relations’ bölümünde halen öğrenimini sürdüren, aynı zamanda Scorp’ta Brand Relations Manager vazifesini üstlenen Nazlı Özkul, gecenin köründe beni kırmayıp, Hamza Andreas Tzortzis’in konuşmasını defalarca dinleyerek metnin İngilizce dökümünü çıkardı. Bu ilk defa oluyor. Google’da, Yahoo’da, Yandex’te, kısacası ‘kapitalizmin’ sirayet ettiği hiçbir yerde bulamazsınız. İlk defa bu blogta yayınlanmış oluyor.

Bu yüzden dileğim, bu konuşmanın olabildiğince çok paylaşılması. Ne kadar çok insana ulaşırsa, siz de bundan bir pay alacaksınız, emin olun. Bu payın para olmayacağı, bu dünyada ve ötelerde alınacak bir ‘hak’ olduğunu siz de tahmin edersiniz.

Her cümlesinden haklı bir başkaldırının fışkırdığı Hamza Andreas Tzortzis’in bu şahane konuşmasını paylaşmaktan onur ve gurur duyuyorum. Bir gün kendisiyle röportaj yapma imkânına da kavuşmanın ümidini içimde saklı tutuyorum.

May the God be with you Hamza.

Şimdi sizi Hamza Tzortzis’le başbaşa bırakıyorum.

Wake up people, wallahi wake up!

Esselamu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtuhu.

I just wanna go very quickly brothers and sisters, Brother Moazzam Begg reminds me of the say that was attributed to Ali (r.a).

Where he said that;

‘Be like the flower that gives its fragrance to even the hand that crushes it.’

And Wallahi, when I met Moazzam Begg 7 or 8 years ago, he reminded me a that kind of character.

He was crashed by the Americans, He’s crashed by this government.

But his flagrancies I everywhere, and that is the fragrance, and that is the fragrance of Hakk of the truth, it’s the fragrance of justice, it is the fragrance of unity…

And no matter what they do…

Uksum billa’, by Allah, the one that created entire cosmos, there will be million Moazzam Beggs,

Lock me up, lock him up, lock everybody up.

We are here because Lord of mercy on the whole of the world.

Allah is Rahman, he is the merciful.

And he sent Hz. Muhammad as a rahmet as a compensation to the whole of the world.

And we are not here as a victims, we are not here as domenstrators.

Wallahi, we are here as teachers.

We need to teach to teach this people. We need to teach these this people about justice.

As Allah says in the Quran, “İnnallahe yuhibbul muksitin.” “Allah loves the just”

As Allah says in the Quran “Ya eyyuhellezine amenu kunu kavvamine lillahi şühedae bil kist.” ”

O you have believed! Be steadfast and witnesses in justice for Allah! And do not let the hatred of others.” Make you swerve from justice. Be just! For that is closer to God consciousness!

We need to teach this people about our mercy.

Because when we had these Islamic principles in place, yes, sharia law, not the Sharia law of the Skye News and Fox News!

The truth Sharia law, when Jews they saw as liberators from prosecution.

As Zion Zohar academic says: Thus when the Muslims cross the street in Gibraltar, in the Iberian peninsula, the Jews saw the Muslims as liberators from prosecution.

Brothers, sisters and friends we are here as teachers.

We need to teach them the truth concept of the justice, and we are here to remind that this world terror is chasing a phantom is chasing a ghost!

More people die in this country because they cant pay their winter bills.
More people die in this country because of infant mortality, because of poverty.
In America more people die because of dog bites than terrorism.
I don’t see a war of K9’s.

Brothers, sisters and friends, we need to teach these people the truth terrorists.
Yes we disagreed with terrorism; we talked Uncle Tom many times.

Wallahi, by Allah, The truth terrorism is capitalism in my opinion!
It kills far more people because of injustice!

In Africa in only 2013 10.6 million children died because of no food!
Why is my son Zekeriya, is any different from African child?

It because this what happens only implement the laws that coming shoddy bases rather come from divine IT. They are coming from limited minds.

Wake up people! Wallahi Wake up!

“Cuz if you don’t stand for something, Malcolm X said “You will fall for anything.

“Yâ eyyuhâllezîne âmenûstecîbû lillâhi ve lir resûli izâ deâkum limâ yuhyîkûm.”

O you have believers, respond the call of Allah as messenger to times that gives life people.

Don’t be adopt human walking, respond to this call.

And I want to see you, quite of you, all the time; get of your facebook and twitter for unreasons.

Get off the Tv, get off kebabs and shishas and the coffee shops.

That is the time for sacrifice people!

If you don’t do it now, who is gonna do it?

May Allah blessed you all!

 

Speaker: Hamza Andreas Tzortzis

English Text: Nazlı Özkul

The Qur’an Verses: Kadir Sarıkaya

 

Kariyer Peşinde Koşanların Çok Hüzünlü Hikayeleri

Bu akşamki matinemizde sizlere ta uzak diyarlardan getirdiğimiz ünlü Jazz sanatçısı… Yok öyle bir şey. Jazz sanatçısı da neymiş? Chicago mu birader burası? Size dengesiz insanlarla uğraşmama sanatını öğreteceğim. Bakınız, çevrenizde çokça görürsünüz; ruh hali hava raporu gibi değişen, sabah karayelden eserken akşam lodosa çeviren manyaklardan hepiniz haberdarsınız.

Peki bu neden böyle, hiç düşündünüz mü? Taviz veriyorsunuz. Karşı tarafa ‘istediğin zaman bana ulaşabilirsin’ rahatlığını veriyorsunuz. O ne yapıyor? Sizi kullanıyor. İstediği zaman camınızı kıracağı bir yangın tüpüsünüz onun için. Siz fırsat verdikçe şımarıyor, böbürleniyor. Tepki göstermediğiniz müddetçe de bu ahmakça döngü devam ediyor. Sonra ne oluyor? E mutsuz oluyorsunuz. Hak ediyorsunuz da, ne yalan söyleyeyim.

Modernitenin getirdiği o gaydırıguppak kent yaşamı bizlere kurnazlığı öğretti. Sabah kruvasan ve filtre kahveyle ejderha gibi başınıza dikilen ‘Naber Burcu Hanım, maillere baktınız mı, koordinatör rapor bekliyor’ diyen Tolga beylere intisap ettiniz. Anneniz aradığında yaptığınız atarları Tolga Bey’lere yapamadınız. Öğle arasında şirketin size verdiği sadaka kabilinden yemek fişleriyle bistrolarda zıkkımlanıp, kıçıkırık bir tabağa 35 lira bayıldınız. Haftasonu Asmalı’da, Alsancak’ta, Nevizade’de, Kadıköy’de nirvanaya ulaşmaya çalıştınız.  Ulaşabildiniz mi? Hayır. Kıçınızdaki delik daha da büyüdü. 64 ay vadeyle araba aldınız, 12 ay taksitle topuklu ayakkabı. Coco Chanel’in bir şişesine 400 lira bayılmak size statü verecek sanıyordunuz, onda da yanıldınız.

İnsan Kaynakları’ndan Tülay Hanım altıncı kadehte ‘İki satırlık adamları ömrüne musallat ettiğini ve ondan dibe vurduğunu’ Çiçek Pasajı’nın anason kokan kubbelerinde çınlatırken, yanında oturan müdürü Tuncay, Tülay’ı nasıl götütürüm hesabındaydı. Her yerde mi oluyor böyle canım, biraz abartmıyor musun, ne bu plaza düşmanlığı, diyebilirsiniz. Umurumda değil. Gözlemlerimi aktarmakta hürüm ve bu hürlüğümü kullanırken de size sormayacağımdan emin olabilirsiniz.

Tanrı’ya tapmak size banal ve iptidai geldi. (Google’a gir, iptidai kelimesinin anlamını öğren. Event’ın anlamını öğrendiğin gibi. Anladın mı düdük makarnası?) Tanrı diyemediğiniz için yeni dinler icat ettiniz. Haftasonu partilemeleri buna dahil mesela. Paris’te 5 euroya içeceğiniz şaraba burada 200 lira bayılmak kıçtaki deliği biraz daha genişletti sadece ama Tülay hâlâ Tuncay’la ilişkiye giremedi. Çünkü Tülay’ın lise terk bir belalısı var. Tülay her ne kadar üniversite mezunu olsa da, içindeki feodal kadından kurtulamıyor. Arabesk sevdalısı. Tuncay Depeche Mode falan dinliyor, Leonard Cohen takılmaya çalışıyor ama o da nafile. İçinde yok. Tuncay’ın içinde Hakkı Bulut saklı. Dışında takımı Armani.

Reikiler, yogalar, pilatesler size hiçbir şey katmaz. Cüzdan boşalttığınız yoga seanslarının anavatanı Hindistan’a gitseniz, adamların nasıl pislik içinde yaşadığını görseniz, mideniz bulanmaz mıydı plaza dümbükleri? Kapıda güvenliği olan spor salonlarında ‘Om’ yaparak mı açacaksınız çakralarınızı? Adama gülerler. Organ adı zikretmeyeyim şimdi.

Plaza neandartellerinin en büyük garabeti de herbirinin CEO modunda takılması. Sanki her ay sigorta primleri yatmıyormuş gibi, yemek fişlerini biriktirip marketten alışveriş yapmıyorlarmış gibi, iş görüşmelerinde nezaketten kırılmıyorlarmış gibi caka satmaları ve kendilerini Zeus’un amcaoğlu zannetmeleri. 24 ay taksitle aldığın İpad’le de çözülmüyor bu iş genco, naber, nasılsın? Mini Cooper çok güzel araba ama soyununca bütün kadınlar karanlıkta aynı renk görünürler. Yoksa sen yatağa arabayla mı giriyorsun? Metrobüsle dünyanın en güzel kadınlarını evime taşıdım. Pişman değilim. Metrobüsün markası da Mercedes, annıyon mu?

Her şeyiniz yarım. Bu yüzden kaybediyorsunuz. Gazeteci dostum Samet Doğan demişti ki; Sonuna kadar git be insan!” Günah işlerken bile yarımsınız. Sapına kadar gitmek sizi çok korkutuyor. Hep güvenli limanlar arıyorsunuz. O gemi o limandan kalkmazsa ne işe yarar? O uçak o pistten havalanmazsa otobüsten ne farkı kalır?

Kapıda x-ray cihazlarının olduğu yüksek katlı ve çok yüksek güvenlikli plazalarda hayatın akışı çok yavaş ve Einstein’in görecelilik yasasına tamı tamamına uyuyor. Yıllık izninizde yapacağınız tatil için kredi kartından 12 taksit yaptırıp onu da seneye ödüyorsunuz. Anlık zevkinizi bir yıl içinde sizden geri alıyorlar. Anı bile yaşayamıyorsunuz lan Carpe Diem tosuncukları.

Bu devran hep böyle mi dönecek? Aynı girdapta savrulmaya devam mı edeceksiniz? Çözüm basit. Bırakın nesnelere tapmayı. Swarm’dan check-in yapınca Nobel ödülü almıyorsun yavrucuğum. Bütün özel hayatınız sosyal medyada, gözlerimizin önünde. Periscope’tan da canlı yayınlara başladınız, iyice bataklığa battınız. Mahrem, özel hayat kalmadı. Artık sevişmeler evlerden canlı yayınlanacak neredeyse. Senin boğaz kıyısında yediğin ve tabağına 40 lira verdiğin dandirik serpme kahvaltıdan bana ne ulan? Gel ben sana onu 5 liraya mâl edeyim. O zaman cakan bozulur. İlla gidilecek o pahalı mekana. Gitme demiyorum, git. Ben de seviyorum zaman zaman, daha doğrusu ‘param olduğu zaman’ şık yerlere gitmeyi. (O da ne demekse?)

Sizin gibi garsonlara ‘it’ muamelesi yapmıyorum lakin. Kendim garsonluk yaptığım için zamanında, bilirim nasıl zor bir meslek olduğunu. Evet, garsonluk da bir meslektir, zoruna mı gitti paşam?

Garsona ‘baba’ diyorum ‘patron’ diyorum ‘efendim’ diye hitap ettiklerinde bana, bozuluyorum. Ne efendisi ya, ben burada kahvemi içip sonra defolup gideceğim. Senin tek bir efendin var, beş harften oluşuyor ve ne yana bakarsan O’nu görüyorsun zaten.

Ey, kariyerlerine tapanlar, CEO’luğa, genel müdürlüğe, genel koordinatörlüğe oynayanlar, tarihin akışı içinde zerre kadar yeriniz olmayacak.

Beş parasız ölen Robert Musil kıyamete kadar baki kalacak ama siz mezarlarınızda iskeletinize Pierre Cardin giydireceksiniz.

Bu arada, sormayı unuttum, kefeninizi Gianfranco Ferre’den, tabutunuzu kiraz ağacından ister misiniz?
Pamuk konusunda bir şey diyemem ama. Onun fiyatı her yerde aynı. Kıça tıkanan Apple pamuğu çıkarsa WhatsApp’tan mesaj atarım, merak etmeyin.

Bu kadar muhabbetin üstüne mezarınızdan check-in yapmayı da sakın unutmayın ha, sonra çok bozulurum.

Ne diyorduk? Jazz konserine gidelim mi? Adını büyük ihtimalle bilmiyorsundur. Şarkılara da eşlik edemeyeceksindir. Aretha Franklin desem öküzün trene baktığı gibi bakarsın suratıma.

Demet Akalın ne güne duruyor? Dün gece birkaç film seyretmiş, canı çıkmış ağlamaktan. Aman, dava falan açıyor, açmasın. İyi şarkıdır. Ağlama Demet Akalın. Plazaların çalışanları senin sayende rahatlıyor.

Yazı biterken İstanbul’un en yüksek binası Saphire bana bakıyor. Göğe uzanmış zeker gibi dikiliyor öyle. Dikilsin dikilmesine de, yeryüzünde dikey olan her şey bir gün yatay olmaya mahkumdur, bu da unutulmasın.

İyi geceler plazacılar. Sabah erkenden doğru servise. Mehmet Bey rapor bekliyor. Attachment’lara baktınız mı? Neden maili bu kadar geç teslim ediyorsun?

Duydum ki, terfi almak için kırk takla atıyormuşsun, atma.
Başka bir mevkiiye, başka bir şirkete meylediyormuşsun, etme.
Çakralarını açmak için reiki seanslarına cüzdan boşaltıyormuşsun, boşaltma.

Metallica ne diyordu ‘Sad but true’ şarkısının son kıtasında;
“I’m your truth, telling lies
I’m your reasoned alibis
I’m inside, open your eyes
I’m you, sad but true”

Satanist diye aşağıladığınız, metalci lan bunlar diye küçümsediğiniz herifler bile çözmüş hakikati. Daha neyin traşındasınız ey koftiden dünyanın vıttırıvızzık kariyer sevdalıları?

En son Metallica’yı 2008’de Sami Yen’de seyretmiştim. Şimdi yerine residence yapılıyor.
Ya, işte öyle.
Kadir SARIKAYA
twitter.com/SarikayaKa

Tango Yapan Hatuna İkincisi Olmayacak Birinci Mektup

Sana bu satırları yazarken ben çok uzaklarda olacağım. Latife yaptım canım. Olmayacağım. Fransızlar ‘humour’ der. Gerçi onlar ‘humour’dan da anlamazlar. Sen daha iyi bilirsin. Fransalara gittin çünkü. Ben gidemedim. Edirne ciğeri yiyip İstanbul’a geri döndüm.

Pink Floyd’dan şu an adını hatırlamadığım bir şarkıyı dinliyorum. Sözlerini biliyorum ama. Adları unutuyorum. Adları unutuyor olmam atları sevdiğimden olabilir. Koşan atların peşinden koş T. Duran atların değil. Onlar zaten duruyorlar. Sen bir jokeysin. Hep ufka dikmen gerek gözlerini. Atının her nal çakışında geriye dönüp bakarsan tökezler düşersin.

Kibre gelince. Kibirli miyim bilmiyorum. John Milton’ın dediği gibi ‘Vanity is definitely my favourite sin.’

Canım yandığında tsunami dalgaları gibi çarpmayı seviyorum. Sarsmayan yazı bir boka yaramaz. ‘İnsanlar sahtekâr, herkes maskeleriyle geziyor, ah eskiden ne güzel Çamlıca’da mehtaba çıkardık’ tatavası yapmayacağım. Biliyoruz neyin ne olduğunu. Sadece nankörler. Sadece doyumsuzlar. Sadece hadlerini bilmiyorlar.

“Omnia vincit veritas” demiştik. Hakikat her şeyin üstesinden gelir. ‘Ben yapamam, beceremem’ diyenlere inat ‘Hayır ben yaparım, yapacağım da, siz de bunu göreceksiniz’ demiştim. Amcamın ‘Televizyoncu olup ne yapacaksın ulan, gel dükkânın başına geç ticaret yap’ demesinin üzerinden 10 sene geçti. Trilyonlar kazanıyor ama ne halt edeceğini bilmiyor. ‘Ne yapayım Kadir?’ diye bana soruyor. ‘Ne bileyim ulan dünyayı gez işte’ dedim. ‘Ulan mı?’ dedi. ‘Ulan’a takıldı mesela. Büyük olduğu zehabına kapılan insanlar ne küçük detaylarda boğuluyor değil mi?

Çok mu ‘intime’ konuşuyorum acaba? Bu bir otobiyografi değil ki. Kalb-i siper-i saika diye bir şey var. Kalpten kalbe paratoner gibi bir anlama tekabül ediyor. Sen yazdın, ben konuşmuyorum, başka biri içimden fısıldıyor. Radyo-TV’yi kazandım, bıraktım. Güzel Sanatlar’a girdim, bıraktım. Fars Dili ve Edebiyatı’nı kazandım, onu bırakır gibi oldum, sonra yine sarıldım. Bırakacak mıyım? Bu defa değil patron, bu kez değil. Artık zarlar hep yek gelmeyecek.

Gazeteciliği kitaplardan, televizyonculuğu akademisyenlerden öğrenmedim. Babam esnaftı, tekkesinde piştim. Garsonluk yaptım, baba parasıyla karşısına oturttuğu hatunlara caka satanlara barlarda viski getirdim. Cintonik isteyip ‘Lan bunun cintoniği az olmuş’ diyen hıyarların suratına ‘Al sana cintonik’ deyip bardağı suratına boca ettim. Kitapta yayınlanan makaleme, yaptığım onlarca röportaja, dergilerde, gazetelerde çıkan yazılarıma rağmen yaptığım hiçbir işten gocunmadım. Yaşadığım yanıma kârdır.

Hep gönlüm yârda, aklım kârda oldu. Yaşayışta materyalist, hissiyatta maneviyatçı. Doğuyla batı arasında dümenini şaşırmış gemi. Atlas Okyanusu’nun ortasında kendisine ada arıyor. Tam buldum sanıyor, bir bakıyor, ada değilmiş gördüğü. Serap bile değilmiş. Aslında öyle bir şey hiç yokmuş.

Al Pacino, ‘Heat’ filminde kendisini yakında aldatacak olan karısından şu lafı işitir;

‘Neden bu kadar öfkelisin?’
‘Öfkeme tutunmak zorundayım. Bu beni diri tutuyor. Bu yüzden ayakta kalabiliyorum.’

O kadar yoruluyorum ki yaşarken. Medyanın hissiz zorbalıklarına tahammül etmeye çalışıyorum. Her geçen gün içim başka notalar basmaya başlıyor. Evime geldiğimde huzur bulabiliyorum ancak . Sonra kendimi ‘Benim burada ne işim var ulan?’ derken buluyorum. Ne diyordu İncil’de: “Halbuki vermesini bilmeyenler alamayacaklardır.”

Ne kadar zorlaştırıyoruz her şeyi. Kendi kendimizi abandone etmekten Nişantaşı kokonalarına döndük. Çok şey istemek değildi maksadım. ‘Huzur arıyorum, mutluluk arıyorum’ diyen kişisel gelişim kitabı müptelası abullabutlara bütün uzuvlarımla gülüyorum. Aradığım bir şey yok. Amaç mı? Ne amacı? Tek bir şey biliyorum; yaşıyorsam, yapacağım şeyler vardır.

Bir gönüle girebilmek. Bir kalbi kazanmak. O kalple birlikte yoğrulmak. Project House’un kreatif direktörüyle yaptığım iş görüşmesinde ‘HSBC’nin yıllar önce yaptığı bir reklam vardı, hatırlıyor musun?’ dedim. ‘Hayır’ dedi. ‘Bak’ dedim, dünyanın belki de kapitalle en çok sevişen bankası bile ‘Evdeki huzur, zenginlik budur’ mottosuyla yapmıştı reklamını. Bu ne demektir biliyor musun? Aslında hepiniz sahtâkarsınız. Alamadım işi. Alamadığım onca şey olduğu gibi. İyi ki de almamışım.

Kendi yolunda ilerlemek gibisi var mı? Kendini gerçekleştirmenin yolu klasik feminizm geyiğiyle ‘kendi ayakları’ üzerinde durman değildir ama. Beraber olabilmektir. Birlikte adım atabilmektir. Kibir benim büründüğüm kaftan. İçinde aba var. Abanın altında sopa var. Gerektiği yerde çıkarıp vuruyorum, hepsi bu.

İsmet Özel’in ‘Bir kez öpüşebilseydik dünyayı solduracaktık’ demesi gibi. Benim ‘Akordu bozuk sazların tamircisi ünvanı kartvizitimde yazmaz, kendimi takdim edeyim; galib olan bu yolda mağlub bir kumarbaz’ demem gibi. (Ah, bu da mı kibir acaba?)

‘Fayrap’ sevişmeler gerilerde kaldı. Şimdi ‘quickie’ oldu adı. Plazalara tevarüs ettik. Teneşir taksitle o ayakkabıyı almazsak rahat edemiyoruz. İphone çıktı, hadi 6’sını alalım. 64 gb kesmedi, 128’i yok mu? Var aslanım var, 500’ü de var. Ne yeter sana? Cigabaytlarla yaşamını ölçecek kadar dangalak mısın?

Bütün bu gevelemelerim aslında neyi işaret ediyor? Sıkılıyorum T. Çok sıkılıyorum. Surat asmıyorum, eğlendiriyorum insanları. ‘Entertainment’ çağında değil miyiz? Hadi, eğlendir bizi. Güldür. İyi hissettir. İyi vakit geçirelim. İyi olan ne varsa yapalım. Peki bu kadar mı? Pazar sabahı sevişmelerine mi kaldı bütün sanatçı taifesi? Koko çekip, esrarın ucuna asıldıktan sonra mı bulacaklar gerçeği?

Gerçek burada. Tam karşında. Başka hiçbir yerde değil. İşte o yüzden sana yazının bidayetinde demiştim ki ‘Omnia vincit veritas.’

Bu, hayatımda yazdığım en tuhaf yazıydı.

Kadir SARIKAYA

twitter.com/SarikayaKa