Aradığınız kişi şu anda sizi seviyor, lütfen tekrar deneyiniz

Titreyerek asansöre bindi. Asansörün halatları hızla onu zemine doğru çekiyordu. Düşmenin zevkine vardı. Sokağa çıktı. Etrafına bakındı, hiç kimse yoktu. Adımlarını sıklaştırmasına gerek yoktu. Bir yere gitmiyordu. Bir yerden gelmiyordu. Sağa ya da sola dönebilir, düz ya da çapraz gidebilirdi. Sadece yürümekle görevliydi. İnsan kalabalığının aktığı şehrin en işlek caddesine seyirtti. Eskiler buraya Cadde-i Kebir, yeniler İstiklâl adını vermişti.

Dizlerine kadar çektikleri çizmelerinin içinde kaybolmuş müşteri bekleyen kevaşeleri gördü,  yakalanmaları halinde analarını en az yedi sene ağlatacak esrarı zulalarında saklayan torbacıları gördü, Ağa Camii’ne girip çıkan mü’minleri gördü, Ağa Camii’ne girip çıkmayan mü’minleri gördü, camiinin kapısında bekleşen dilencileri seyretti, Çiçek Pasajı’ndan yükselen anason kokusunun sponsorluğunda atılan yapay kahkahaları işitti, soğuktan gözbebekleri büzüşmüş Suriyeli bir çocuğa vicdanı ilişti, birbirleriyle hayli sert münakaşa eden bir çifti izledi (2 saat sonra sevişirler diye düşünmeyi ihmal etmedi), karşıdan karşıya geçen topal bir adama takıldı bakışları, topal adamın koluna çiçekçi bir kadının girdiğini gördü, aksi istikametten sırtındaki çantasında taşıdığı T cetveliyle muhtemelen mimarlık öğrencisi bir kız geçiyordu. Birbirlerine baktılar. T cetvelli kız, seni unutmayacağım. En çok da hayallerini merak edeceğim. 10 sene sonra bir rezidınsın 26.katında yeşil çayını mı yudumlayacaksın, yoksa Cihangir’de bir evde, hani anlarsın ya… Benimle…

Bütün bunları boşverdi. Odakule’yi geçti genç adam. Dilenci bir kadının ‘Allah ne muradın varsa versin’ dediğini işitti. Birkaç metre kadar ilerlemişti ki geri döndü, kadına 50 kuruş uzattı. Dönüp gidecekken liseden arkadaşı Murat’ın ona doğru gülümseyerek geldiğini gördü. Seneler olmuştu görüşmeyeli. Allah muradını hemencecik verivermişti. Karşıdan gelenin ilk aşkı Dilara olmasını isterdi, olmadı. Onun yerine elimizde Murat kalmıştı. Depodaki tüm Dilaralar tükenmişti. Mevsim değişikliği yüzünden olmalıydı. Herkes birbirinin elini tutmuştu, ben açıkta kalmıştım. Her zamanki gibi sezon sonunu beklemeliydim. İndirime giren, alıcı bulamayan, modası geçmiş bütün ruhlara taliptim. Çünkü benim yaralarım vardır. Yaraları olan da gelir beni bulur. Sağaltırız birbirimizi. Ben onları yaralarından öperim, onlar benim yaralarımı överler. Biz birbirimizi nerede görsek tanırız. En büyük acılar gözlerde yaşar, bu yüzden gözlerimizle anlaşırız. Biz biraz daha farklı bakarız gökyüzüne. Hani böyle harcıalem bakışlarla değil, yıldızlarda umut arayan nazarlarla süzeriz felekleri. Çünkü göklerden gelecek kararları hep beklemişizdir. İstanbul her gün yazılan yeni bir romandır. Her gün yeniden okunur, sonu bilindiği halde okunur. ‘Sıkıldım’ dersin, yine okursun. ‘Yeter’ dersin, yine istersin. ‘Bitti’ dersin, bitiremezsin. Ulan sen de İstanbul gibisin. Hiç çekilmezsin, ama çok güzelsin!

Kadir Sarıkaya

İntihar Etmeler Cumhuriyeti

İçimden böyle bir yazı yazmak hiç gelmiyor. Şu anda kadın erkek ilişkilerinin ekonomik tabanlı toplumsal kırılmalarını yazabilirdim. Ya da Eyes Wide Shut filmini tamamladıktan bir hafta sonra esrarengiz bir şekilde öte tarafı boylayan Stanley Kubrick’in ne denli tuhaf bir adam olduğunu anlatabilirdim. Yok, içimden gelmiyor. Ülkemde, 61 yaşında, evet ulan, 61 yaşında, Antep’te seyyar satıcılık yaparak hayatını idame ettirmeye çalışan Cemil Bozkuş intihar etti. Bundan daha büyük bir kıyamet olamaz. Mide kabul etse, ruh kusar. Topluma bakıyorum, umurlarında bile değil.

Cemil Bozkuş’un siyasi görüşünü bilmiyoruz, hiçbir zaman bilmeyeceğiz, umrumuzda bile olmayacak. Çünkü Cemil Bozkuş, akşam evine geldi, hepimiz gibi. Hepimiz gibi odasına çekildi. Ama hepimizin yapmadığı bir şeyi yaptı. Tavandaki demire astı kendisini. Eşi salonda uyuyordu. Haberi bile olmadı kocası ruhunu ötelere teslim ederken. Çığlık attı kocasını ipte sallanırken görünce, evlatlarını çağırdı, maket bıçağıyla ipi kestiler (maket bıçağı ulan evet maket, Bursa içi paslanmaz çelik değil) indirdiler cansız bedenini aşağıya.

‘La rahate fi-d dünya’ düsturunu duyduk. Arapça’da ‘Dünya hayatında rahat yoktur’ manasına geliyor. Ancak bu düstur, ekmeğini kazanmanı kahpece engelleyen insanlar yüzünden kendini sıvaları dökülmüş bir tavana asmanı gerektirmiyor aslında. Aylar önce intihar eden yazılım mühendisi Mehmet Pişkin’in trajedisini yazmıştım. Onunla da ister istemez empati kurmuştum. Mehmet’in arkadaş çevresi ona o kadar yabancıydı, onu o kadar anlamıyordu ve uzaktı ki bir başına kendini yok etmesine göz yumdular. Mehmet Pişkin’in intiharından bahsederken, ondan birkaç sene önce evine 10 lira getiremediği için Diyarbakır’da kendisini benzer şekilde tavana asan seyyar satıcı Hacı Örüç’ün hikâyesine de değinmiştim. O da temelde aynı, fakat gerçekte ‘farklı’ bir sebeple hayatından vazgeçmişti.

Ne garip ülke? Her şeyin değişiyor. Refah düzeyin, maaş bordron, kredi kartının limiti, yaşadığın muhit. Ama değişmeyen tek bir şey var bu coğrafyada: ölüm biçimin. İlla ki birileri senin huzur içinde yaşamana müsaade etmiyor, gelip kancayı takıyor. Sonra arkanda bir dram bırakıyorsun. Sen toprağın bağrında bedeninin çürüyüşüyle haşır neşirken arkanda siyasi komplolar, seçim kampanyaları, politikanın kirli irinlerinin döküldüğü meydanlar kalıyor geride.

Şunu soruyorum; bir ülkede, dürüstüçe ekmeğini kazanan bir insanın rızkına Deccal’e taş çıkartacak zorbalıkla göz dikmek hangi sosyal devletin başarısı olabilir ki? Neymiş? Seyyar satıcılar vergi vermiyormuş. Seyyar satıcının vereceği vergiden ne olacak? Devlet abad mı olacak? Siz o vergileri kayıt dışı kazançlarla her geçen gün servetini şişiren kan emici alçaklardan almanın yollarını arasanıza!

Evine ekmek götürmekten başka bir telaşı olmayan, belki gelecek ay nasıl geçineceğini bile bilmeyen 61 yaşında bir adam intihar etti bu ülkede: adı Cemil Bozkuş. Bürokrasinin ruh üflediği zabıtalık denen kurum kökünden değiştirilmediği sürece hiç unutulmaması gereken adam; Cemil Bozkuş. İntiharıyla bizlere bu köhne dünyayı bırakan adam. “Alın ulan arabalarınız, evleriniz, akıllı telefonlarınız sizin olsun, ben ailemin rızkını bile birkaç işgüzar yüzünden temin edemeyeceksem, yaşamak bana zul gelir’ diyen adam: Cemil Bozkuş.

Babam gençlik devresinde, seyyar satıcılık yaparak kendisine bir gecekondu dikti. Yetmedi, beş çocuğuna ve karısına baktı. Her gün o zabıtalardan nasıl kaçtığını CIA ajanları duysalar şapka çıkarırlardı. Bugün bütün seyyar satıcıların CIA ajanlarına ‘kaçış’ dersi vermesi gerekiyor. Daha acı gerçeği söyleyeyim mi? Birçok seyyar satıcı zabıtalara rüşvet vermek durumunda kalıyor. Çünkü biliyor ki o rüşveti vermezse onu orada tutmayacaklar.

Peki meclisin bu konudaki yaklaşımı nedir? Zabıtalığın bir zorbalık kurumu olarak yıllardır süregelmesinde devletin otoriter aldırmazlığığının olduğu aşikardır. Çözüm sunulmuş mudur? Hayır. Hiç kimsenin umurunda olmadan, bu ülkede milyonlarca seyyar satıcı her sabahın köründe ekmek kavgası namına sokaklara dökülmektedir. Hani, o vapurdan indiğinizde gördüğünüz sıcak su torbası satan adam, hani ‘Çocuğunu sevindir abicim, ablacım, peluş oyuncaklar 5 lira’ diyen adam, hani sana anahtarlık satıp yanında kalem hediye eden o adam, onların hepsi dünyanın en büyük, en esaslı, en kallavi adamlarıdır. O kadar insanlardır ki, dört duvar hanelerine ekmek götürmek için gün içinde yüzlerce insanın önünde serenat yapmaktan aslan gocunmazlar!

Seyyar satıcılar, Romalı lejyonerlerden, kolezyumda vahşi hayvanlarla dövüşen gladyatörlerden, Interstellar’da başka galaksilere gitmeyi göze alan o kahraman astronotlardan çok daha cesur adamlardır. Çünkü yaşadıkları hayat ilüzyon, gösteri ve ya kurmaca değil, hakikatin ta kendisidir!

Türkiye Cumhuriyeti son 10 senede her alanda reform hareketleriyle, sivilleşmeyle yeniden yapılanıyor. Peki sorarım, bürokrasiye neden hiç dokunulmuyor? O köhnemiş, çürüye çürüye leş gibi kokmuş bürokrasinin köküne neden kibrit suyu dökülmüyor? Zabıtalık kurumu, evine üç kuruş götürmek için canhıraş mücadele eden insanların gırtlağına baldıran zehri dökmek için mi vardır? Sorumlu kurumların ve meclisin bu doğrultuda adım atmasının vakti çoktan geçmiştir.
Yine de geç değildir. Neden biliyor musunuz?

Çünkü şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nin en üst düzey makamında gençliğinde simitçilik yaparak ailesine katkı sağlamış biri oturmaktadır…

Kadir Sarıkaya

Söyleyin, Fuat Avni hanginiz?

2013 Şubat’ında Profil Yayınları’ndan “İran: Tarihin Kavşağında Açık Hedef” ismiyle bir kitabımız çıktı. Editörlüğünü Sercan Zorbozan kardeşim yaptı. Atasoy Müftüoğlu’ndan Edip Yüksel’e, Nevzat Çiçek’ten İbrahim Karagül’e kadar geniş bir yelpazeyle İran’ın sınırlarına nitelikli bir yolculuğumuz olmuştu. Kitaptaki makalelerden birini de bu fakir yazmıştı. “Korkunun Kadim Kralı Hasan Sabbah ve Terörün Elçileri Haşhaşiler” başlıklı makaleme göz atıyordum ki Cumhurbaşkanının Fuat Avni çıkışı aklıma geliverdi.

Kitapta “Suikastten daha etkili bir silâh: Korku” başlığıyla altında yazdığım bölümü yeniden okuyunca Cumhurbaşkanının “Delikanlıysan çık ortaya Fuat Avni!” serzenişinin boşuna olduğunu gördüm. Boşunaydı, çünkü bana göre Cumhurbaşkanı Fuat Avni’yi çok yanlış yerlerde arıyordu.

Better Call Saul dizisinde Mike başından geçen bir vakayı anlatır. Mike eski polistir. Philadelphia’da çalıştığı zamanlarda (hayır, Pennsylvania’yayla bir ilgisi yok) şampiyonluk maçından sonra bahisleri açan adam 6 milyon dolarlık yüklü bir parayı alır ve ortadan kaybolur. Herkes onu Bahamalar’da bir sahilde ya da Jersey’de bir yerde ölü zanneder. Gerçek öyle değildir. Yaşadığı yerin iki kapı aşağısında satılık bir evde ortaya çıkar. Kimsenin şüphesini çekmeden orada 6 yaş yaşar. Çünkü herkesin beklediği şey kaçacak olmasıdır. Oysa ki yuvasına yakın olmak insanın doğasında vardır. Hayır canım, Fuat Avni’yle ne ilgisi var? Benimki yalnızca bir ‘tedai’. Ya da ‘çağrışım’ mı demeliydim? Fark etmez, siz hangisini beğenirseniz.

Bu da kitapta yazdıklarımdan bir kısım. Paralel şebekeyle mücadele ettiğini söyleyenlerin kulakları çınlasın;

“..Haşhaşilerin güdümüne girmesinin daha makbul olacağı kanaatine varılırsa işin içine yine ”korku silâhı” dahil oluyordu. Bunu nasıl yaptıklarını da muhayyilemizde şöyle canlandırabiliriz: Yüksek mevkiilerden birinde makam sahibi birini düşünün. Haşhaşiler’den haberdar ve Sabbah’ın öfkesinden de korkuyor. Ne var ki elinden gelen bir şey yok. Sabbah, bir hayalet kabul edildiği ve erişilmez olduğu, fedailerinin de nereden çıkacağı belli olmadığı için ne yapacağını bilemiyor. Bu devlet kademesinde makam sahibi zatın Sabbah’ı ortadan kaldırmak gibi bir planı da var. Tatbik etmek için en uygun fırsatı kolluyor.Bu zat biliyor ki ‘’Dağların Şeyhi’’ ajan olarak halkın arasına saldığı fedaileri sayesinde bu planlardan habir vaziyette. Çünkü bir fedai yalnızca öldürmek için yetiştirilmemiştir. Bazen en yakınınıza kadar giriveren bir dostunuz olabilir. Sabbah’tan emri alan fedai, o makam sahibine kendisini sevdirir, yakınına kadar girer ve harekete geçmesi direktifini alınca da… “

Bunlar yazdığımda henüz Reyhanlı saldırısı olmamıştı. Gezi yaşanmamıştı. Ak Parti’yle malum şebeke arasında henüz bir mesele yoktu. 17-25 Aralık sisli bir ufkun ardında bile değildi. Recep Tayyip Erdoğan malum şebekeye ‘Haşhaşiler’ benzetmesi yapmamıştı.

“İyi de, nerede bu Fuat Avni”

Nereye bıraktıysanız orada olabilir mi?

Bir şarkı vardı. “Uzaklarda arama, sen benim içimdesin…” diyordu. Hisli şarkıydı. Bak nereden aklıma geldiyse…

twitter.com/SarikayaKa

Kadir Sarıkaya

 

 

Bugün de birilerini kınadık, artık rahat uyuyabiliriz!

Tüm toplumu ilgilendiren cinai vakalarda millet birleşir, hep bir ağızdan yaşanan elim hadise lanetlenir, dümenden bir sevgi çemberi oluşturulur, güya katil ya da katiller kınanır sonra da meydan siyaset yapan dangalaklara kalır.

Ölenin ardından yakılan sosyal medya ağıtları hep birbirine benzer. Herkes öfkesini ve kinini kusar. Vicdani mastürbasyonlarını tamamlayanlar günün sonunda köşesine çekilir, rahatladıktan sonra harcıalem tatavalarına devam ederler.

Siyasi kazanç peşinde koşanların dışında, içinde kadınlara karşı varoluştan kin duyan zevat çıkar ‘O da başı açık gezmeseydi’ der, midemiz daha çok bulanır. Feminizmin, kadına toplumsal sahada daha fazla yer ayrılması, erkek egemen anlayışın yumuşatılması ve kadının erkekle sosyal ve ekonomik anlamda eşit konuma gelmesi amaçlı politik bir hareket olduğunu bilmeden, yalnız erkek düşmanlığı üzerinden değerlendiren patolojikler de ‘Erkekler ezik oldukları için tecavüz ediyorlar, sizin kromozomlarınız hatalı zaten’ diyerek kargaları bile güldürürler.

Tecavüz çok ağır bir suçtur. İnsanlık dışı falan da değildir, aslında insanın doğasında vardır. Bu suçun temelinde yatan faktörler toplumun ahlâki kodlarında, kültürel kökenlerinde yatar. Yozlaşmış bir ahlâki sistem, tecavüzcüleri büyütür, yetiştirir ve topluma salar.

Yozlaşmış ahlâki sistem kadını yalnızca cinsel obje olarak görür. Parantez içinde ‘becerilecek’ bir varlık olarak tanımlar. Reklamlarda kadının bedeni ön plandadır. Filmlerde kadın çıplaklığı üzerinden ‘erkek egemen zihniyet’ tavlanmaya çalışılır. Kadın kıvrımları zihinleri işgal etmek için kullanılır hale gelmiştir.

Tecavüzcüyü toplum yetiştirir. “Fatmagül’ün Suçu Ne?” dizisinin reyting rekorları kırdığı, Müjde Ar’ın oynadığı “İffet” filmindeki araba sahnesinin sosyal medyada geyik için defalarca paylaşıldığı (Bkz: Başın sıkışırsa ara beni), Tecavüzcü Coşkun karakterinin sempatik karşılandığı, ırza tasallut eden kötü adam karakterlerini canlandıran oyuncu Nuri Alço’nun başbakan olması gerektiğinin şehrin duvarlarına sprey boyalarla yazıldığı bir ülkede suçlanması gereken toplumun ta kendisidir.

(Başbakan olmak Nuri Alço’nun elbette yasal hakkıdır. Serzenişimiz Nuri Alço’ya değil, yarattığı karaktere duyulan ürkütücü aşkadır.)

‘Erkekler hayvandır tecavüz ederler’ diyenlerle ‘Kadınlar açık giyinirlerse tecavüzü hak ederler’ diyenleri bir uzay gemisine bindirip çok uzak diyarlara yollasak minik mavi gezegenimizin kârına olur. Zira iki güruh da zihnen akrabadır, hastalıklıdır.

İyi de, çözüm ne? Çözüm, sosyolojinin dibinde yatıyor. Araştırılması gereken Türkiye’deki kültürel, ahlâki ve çevresel faktörlerin çocuk psikolojisini nasıl etkilediği, iyi verilmemiş cinsel eğitimin nasıl sapkın bireyler yarattığı, cinselliği sevişerek değil de porno filmlerden öğrenmek zorunda kalan kitlelelerin nasıl uçuruma itildiğidir. Ailede başlayan ve okul çevresinde devam eden çocuğun gelişimi sağlıklı bir zemine oturtulmadan tecavüzün ve benzer vakaların önüne geçmek mümkün olmayacaktır.

Tecavüz zanlılarını hadım etmek, idam etmek, kurşuna dizmek yahut bağırsaklarını çıkarıp boynuna dolamak problemi halletmeye yetmiyor. Asıl yapılması gereken, ülkenin kültürel ve ahlâki dinamiklerinin çürüyüşündeki temel esasları tespit etmektir. Çok didaktik bir yazı olduğunun farkındayım. Başka türlü nasıl anlatılır bilemiyorum. Tecavüzcünün cinsel organını kesip ağzına vererek teşhir etmek diğer müstakbel tecavüzcüleri engellemeyecektir, emin olun. Bu yalnızca yarayı temizlemeye yarar, kanser olduğu gibi durur.

Kanseri temizlemek cerrah titizliğiyle olur. Cerrah ne yapar? Bütünü kurtarmak için parçayı kesip atar. Parçayı kesip atarken de kanser hücrelerinin diğer dokulara sıçramadığından emin olur.

Lafı gelmişken söylememek olmaz. Hayatının baharında katledilen insanların üzerinden politika yapan akıl hastalarını tedavi edecek hiçbir yöntem olmadığına artık eminim.

Bir grup ‘Tayyip Erdoğan Mısır’da öldürülen Esma’ya ağladı, Özgecan için gözyaşı dökecek mi?’ diyor, karşıtı olanlar da ‘Bu tür tecavüzlerin tek sorumlusu laik eğitim sistemidir’ diyor. Bu kadar sığ, bu kadar paçoz, bu kadar aşağılık tespitler ancak bizim gibi yarı gelişmiş sentetik demokrasiyle ıslah edilmeye çalışılan ülkelerden çıkar.

Asıl problem bu işte: kitlesel mankafalılık.

Daha fazla Özgecan katledilmesin, gençliğini yaşayamadan solmasın istiyorsanız, bütün politik rant kavgalarınızı bir kenarı bırakıp elinizi taşın altına koymak zorundasınız.

Yoksa hiçbir Özgecan, sizin günlük vicdan mastürbasyonunuza alet olmayı hak etmiyor.

Tecavüzü kınadınız, katillerin hadım edilmesini istediniz, sosyal medyadan küfrettiniz, güya ağladınız diye de daha fazla ‘insan’ olmuyorsunuz, bilesiniz.

İnsan olmak, sorumluluk taşımak ve bu bilinçle hareket etmektir.

Sosyal medya kopillerinin zabıtalığına değil, toplumsal bilincin sağduyusuna ihtiyacımız var.

Başka Özgecan’lar olsun istemiyoruz. O halde;

Devlete düşen görev, tahkikat komisyonları oluşturarak ülkenin her yanına yollayacağı sosyolog ve psikologları görevlendirip ciddi veriler toplamak ve bu analizleri değerlendirerek hastalığın köküne inmektir.

Hukuka düşen görev, adaleti yalnızca ıstılah manasıyla değil her sathıyla ele alarak adil olan kararı vermek ve maşeri vicdanı rahatlatmaktır.

Topluma düşen görev, kitlesel manyaklığa geçit vermeyip aklıselim hareket etmektir. Bu nasıl olacak?

Ağzınızdan çıkanı kulağınız duyacak, ölü bedenleri mental şovunuza alet etmeyeceksiniz bu bir.

Bu tür ağır suçlar üzerinden kişisel tatmin sağlamaya çalışmayacaksınız, bu iki.

Üçüncüsü de artık bir zahmet kendinizi suçlamayı öğreneceksiniz. Hedef gözeterek parmak sallamak kolaydır. Peki kendinizde hata aramayı kabul edecek kadar gelişmiş bir vicdan mekanizmanız var mı, siz ondan haber verin.

Gerisi faso fiso, gerisi laf-ı güzaf, gerisi boş lakırdı, gerisi yürüyün de ense traşınızı görelim.

twitter.com/SarikayaKa

Kadir Sarıkaya

Neden yazıyorsun yavrum, mesut değil misin?

Uzun zamandır yazmıyorum. Sanıldığının aksine yazmak kadar yazmamak da rahatlatır. Bazıları bunu bilmediği için her aklına gelen teraneyi yazıyor.Cemil Meriç ne diyordu? ‘Her aklına geleni yazman, yazmak değildir’ diyordu. Saksılarına üşüşen her şabalak düşünceyi kaleme almaya cür’et ettikleri için bugün ortalık yazar müsveddeleriyle dolu.

Kendisini şair zanneden köpek müteşairlerden bahsetmiyorum bile. Devrik cümle kurmayı yazarlık yapmak zanneden angutları hariç tutuyorum. İki az bilinen kelime kur cümle içinde, başında olması lazım gelen kelimeyi cümlenin kıçına ekle, oldu sana edebiyat. Aslında ucuz edebiyat. Yüksekkaldırım edebiyatı. Laleli’de bir pavyonda çalışan (gerçi artık Laleli’de pavyon da kalmadı) kötü sesli yağlı kalçalı Müjgan’ın gece sonunda, matiz olduktan sonra topuklu ayakkabısından içilen boktan yerli vodka gibi kötü kokuyor yaptığınız işler.

Yazar mazar değilsiniz. Hiçbir şey değilsiniz. Yalnızlığınızdan, egonuzdan, hayalperestliğinizden, şizofrenliğinizden hiçbir bok üretemeyip, ortaya saçtığınız kusmuklara da utanmadan ‘deneme’ ‘öykü’ ‘kompozisyon’ diyorsunuz.

Bir şeyi gerçekten yazabilmek için ‘gerçek’ bir boşluk hissetmen gerekiyor göğsünün tam ortasında. Yani doğalgazlı evde, göt yayıp jaluziyi hafif açarak, bir kadeh şarap refakatinde yazılan yazılara ‘Hasiktir be Rıfat abi’ tepkisi verebiliyorum sadece.

Bakın, ben demiyorum ki yazabilmek için serkeş olun, berduşun âlâsı olun, kapkaç yapın, adam dövün, sustalı sallayın, horoyin komasına girin, çıkın, sonra bir daha girin, şehrin kenar mahallerine tüneyin ve kaldırıma çömelerek sigara için, hayır, bunları yapın demiyorum. Yazabilmek için ‘sahici’ olmak lazım diyorum. ‘Sahici’ olursan, istersen otur boğaza sıfır yalıdan yaz. Yaz bize sahici sahici, böyle çok daha güzelsin, diyorum.

Mesela yazmayı para kazanmak için yapıyorsan, bil ki hiçbir zaman mangırın olmayacak. İyi yazan adam zaten yaptığı işin kendisine para getireceğini bilir, hiç uğraşmaz, ağlayıp sıklamaz.

Hayatımda en çok konuşmak istemediğim konulardan birisi, yaptığım işe kaç papel bayılacakları oldu. Hiçbir zaman teklifi de ben sunmadım. Para mühim olmadığı için değil, kendimi kandıramam. Sadece yaptığım işi paraya yakıştıramadığımdan. Para kendisi tıpış tıpış gelir, eğer sen peşinden koşmazsan.

Hangi işi, ne tür amaçla yapıyorsan sen osun. O yüzden pirler ne demişler ‘Aşk ola’

Aşksız yapılan her işin fahişesi olursunuz. Yoksa yazmak, çizmek, ticaret yapmak, bunlar çok sıradan işler. Sıradan olmayanın, farklı olanın, bilinmeyenin, bulunmayanın, yapılmayanın, konuşulmayanın peşinde koşmalı. Papağan tabiatlı mı olalım? Her duyduğumuzu söyleyelim, her bildiğimizi yazalım mı? Sırrımızı saklamayı bilmeyelim mi? Değersiz olanı cami avlusuna darı saçar gibi saçarsın, güvercinler üşüşür. Değerli olanı azar azar verirsin, doyumluk değil, tadımlıktır. Kıymet böyle anlaşılır.

Diyeceğimiz şudur ki arkadaş, benim, senin döküp saçtığın ve adına ne yazık ki ‘yazı’ dediğin beyin parazitlerine ayıracak vaktim yok. Kibrine, egosantrizmine benden geçit yok. O yüzden bir kez daha düşün yazmadan önce.

Ben resim yapıyor muyum ulan puşt!

twitter.com/SarikayaKa

Kadir SARIKAYA

Ben iki dakika intihar edip geliyorum

Sene 2010. Hacı Örüç. 40 yaşında. Diyarbakır’da yaşıyor. Yaşıyor-du daha doğrusu. 4 çocuk babası. Geçimini sokaklarda seyyar satıcılık yaparak sağlamaya çalışıyor. Ramazan günü, eve geliyor. İftar vakti yakın. Karısına ‘Ne yemek yaptın?’ diyor. Karısı ‘Yapamadım’ diyor. Hacı, ‘Neden?’ diye soruyor. Karısı ‘Yiyecek alacak para yoktu’ diyor. Hacı Örüç karısına hiçbir şey söylemiyor. Çocuklarına sarılıp ağlıyor. Akabinde yan odaya geçiyor. Uzun zaman yan odada kaldığını fark eden karısı kapıyı açıyor ve manzarayı görüyor; kocası Hacı Örüç kendisini tavana asmış.Şimdi bunun sebepleri üzerine siyasi ya da ekonomik bir tartışma kapısı aralamayacağım. Diyeceklerim başka.

İki gündür, intihar öncesi veda videosu çekip (bakın bu da trend olacaktır, ya da buna benzer şeyler yapılacaktır. 21.yüzyıl –show business-yüzyılıdır, yazın bunu bir köşeye) kendisini Nişantaşı’ndaki evinde, doğalgaz borusuna asarak intihar eden müntehir Mehmet Pişkin konuşuluyor. Videosunu birkaç defa izledim, sosyal medyada artık her şey ışıktan bile hızlı hareket ettiği için hakkında ortalama bilgilere sahip oldum. İntiharına sebep olarak ‘Allah’a inanmıyor oluşunu’ gösterenlere herhangi bir cevap vermeyeceğim. Onlara laf anlatmakla tüketecek vaktim yok.

Mehmet Pişkin, başarılı bir yazılımcı. İyi bir çevresi var, arkadaş canlısı, belli ki etrafınca da seviliyor. Ya da ‘sevildiğini’ düşünüyor. İş dünyasında ‘sevmek’ ya da ‘sevilmek’ diye bir şey yoktur, müntehir arkadaş da bunun bilincindeydi sanıyorum. Videosunda iyi ilişkiler yaşadığını, muhteşem insanlarla çalıştığını ancak uzun zamandır yaşama isteğini kaybettiğini, üstesinden gelemediğini söylüyor, abartılı jest ve mimiklerle yabancı arkadaşlarının da anlaması için bir müddet İngilizce konuşuyor, sonra yeniden Türkçeye dönüp vasiyetini bildiriyor, arada kendince bir takım sayıklamaların ardından çok sevdiği bir şarkı eşliğinde sigarasını yakıyor, bir kadeh şarapla birlikte ‘Aşkla kalın, hayatınız iyi olsun, bye bye’ diyerek tasını tarağını toplayıp gidiyor bu dünyadan.

Mehmet Pişkin ya da Hacı Örüç. İntihar yöntemleri aynı. Biri Diyarbakır’da, şanssız bir adam. Hayatın pek de ondan yana zar attığını söyleyemeyeceğim.

Mehmet Pişkin’e gelince… Aklını daha iyi kullanmış, başarılı olmuş, nihayetinde İstanbul’a kapak atmış bir beyaz yakalı.

Belli ki ince bir ruhu varmış Mehmet’in. Çok sıkılmış, bütün bu maskeli yüzlerden….. Böyle diyeceğimi sandınız değil mi? Hayır, demeyeceğim. Hacı Örüç’ün yaşamsal bir kaygısı vardı ve kendini astı. Mehmet Bey’in yaşamsal bir kaygısı yoktu, varoluşsal kaygısı vardı. Maddi sıkıntıları var mıydı onu bilemem.

İntiharların bana hatırlattığı tek şey doğal seleksiyon oluyor ne yazık ki. Güç kaybedildikçe doğa da artık seni istemiyor.

İntihar kıyaslaması yaptığım düşünülmemeli. İntihara giden yolun aynı asfalttan döşendiğini, sadece kullanılan malzemelerin farklı olduğunu birbirinden bağımsız iki ayrı örnekle anlatmaya çalışıyorum. Hacı Örüç’ün intiharında çok bariz, giderilemeyen yaşamsal bir ihtiyacın verdiği ızdırap vardı. ‘Ne demekti evde yiyecek ekmeğin bile olmaması?’

Düşünsene. Eve geliyorsun ve parasızlıktan bir çorba bile kaynatılamamış. Allahın belası çorba markette 1 lira 25 kuruş. 5 litrelik pet su alsan, 2,5 lira. Bir de yağın olsa. Bir de ekmek. Yani 10 liraları bile yokmuş Örüç ailesinin. O ızdırabı bilemesem de anlayabilirim, iliklerimde hissedebilirim.

Peki Mehmet Pişkin için öyle mi? Bana kalırsa Camus’yü (ki bana Sisifos Söyleni’ni okumuş gibi geldi) hiç mi hiç anlamamış.. Sartre’ı okumuş ama okurken caddede dozer çalışıyormuş herhalde ki ses yüzünden kafası karışmış. Varoluşçuluk sana intiharın doğru bir şey olduğunu söylemez. Sadece ‘intihar’ gibi çok büyük bir soruya cevap arar. Yine de verdiği net bir cevap yoktur. İntiharın doğru ya da yanlış olduğuna dair bugüne kadar mutlak bir doğrulama ya da reddiye yapılmamıştır. Camus ve Sartre gibi yazarlar da insanın bu karanlık doğasını sorgulamakla yetinirler sadece. Bulantı’yı okuduktan sonra intihara meyleden adam kesinlikle ölmelidir. Çünkü dünyanın öyle bir gerizekalıya ihtiyacı yoktur.

Mehmet Pişkin’e kızmıyorum, üzülmüyorum ya da sevinmiyorum. Nötrüm ona karşı. Çünkü tanımıyorum, bilmiyorum. 13 dakikalık bir videodan içinde bulunduğu patolojik durumun tespitini yapamam, teşhis koyacak kadar psikoloji bilmiyorum. Bildiğim tek şey, her şeyin hormonlarla ilgili olduğudur. Bunu da bana öğreten senin yavşak Cioran eniştendir. (Cioran da intihar etmişti. Hiç üzülmemiştim. Çürümenin Kitabı’nı Ankaralı Turgut yazmış olsa emin olun o da intihar ederdi.) Cioran bana, her şeyin ama her şeyin, istisnasız her şeyin hormonlarla ilgili olduğunu bildirdi. Nedendi bu? Cioran bunu mabadından sallamıyordu herhalde.

Donanımlı bir psikiyatriste gittiğinizde sizden mutlaka dört başı mamur kan testleri ister. Çünkü kanınızdaki değerleri görmek ister. Yaşadığınız problemin psikolojik mi, fizyolojik mi olduğunu anlamak ister. Depresyon dediğimiz şeyin bazen B12 vitamini eksikliğinden kaynaklandığını söylediklerinde size, doktoru aptal olmakla suçlar ya da sizinle alay ettiğini düşünürsünüz. Halbuki gerçek budur. B12 ya da herhangi bir şey. Belki  beyninin dopamin salgılamasında bir aksaklık vardır ve bu yüzden majör depresif olmuşsundur. Tabii bu söylediklerim, depresyonun mutlaka ‘kandaki bazı değerlerin’ eksikliği ya da fazlalığından kaynaklandığını göstermez. Beyindeki ilgili bölüm hasarlı da olabilir, serotonin eksikliği de olabilir. Bakın ‘travma sonrası stres bozukluğundan ya da anksiyeteden’ bahsetmiyorum kıymetli Parisli hemşehrilerim, onlar apayrı bir mevzu.

Bilim ‘a posteriori’ yoluyla idame ettirir kimliğini. Kulaktan dolma zırvalarla değil. Sen aşık olduğun zehabına kapılırsın, bir bakarsın o dönemde vücudun darphanenin para basması gibi dopamin salgılıyor. Sonra aşık olduğun kişiyle beraber oluyorsun, seks yapıyorsun, bir anda soğuyorsun. Niye? Çünkü dopamin salgılaman artık durdu. Hedefine ulaştın. Bu, bir döngü halinde devam ediyor. Dopamin arttıkça senin ‘hoşlantı’ dediğin şey gerçekleşiyor, dopamin tavan yaptığında da ‘aşkımdan bitiyorum’ diyorsun.

Ulan elinizde koca bir dünya var. Artık bilginin her türlüsüne ulaşmak saniyelerinizi alıyor. Hala kalkıp gayet yaşamsal sebeplerden kaynaklanan bütün kaygı bozukluklarına ‘depresyon’ demekten utanmıyorsunuz.  Niye depresyonda olduğunu düşünüyorsun biliyor musun? Çünkü kendini gerçekleştirememişsin. Kendini gerçekleştirmeye başladığın anda depresyonun birbirini yıkan domino taşları gibi devrilip gittiğini görürsün.

Soyut kaygıları dev aynasında büyütüp reel problemler haline getirerek salakları çok iyi kandırıyorsunuz, orası ayrı. Belki bilmek isteyenler olabilir. Belki intihar etmekten bu yüzden vazgeçecek binlerce insan olabilir.

Yaşamda bir anlam arıyorsanız, çok geç kaldınız. Anlam dediğimiz şeyi de biz oluştururuz. Anlamın olması da şart değildir. İnsan, temelde doğası gereği yaşamaya programlıdır. ‘İntihara doğuştan meyilli olmak’ gibi absürd bir düşünceye kargalar bile güler.

Seni intihara meyilli yapan sonradan edindiğin kazanımlarındır. Hiç kimse anasının karnından Selim Işık olarak doğmuyor yani. Yaşadıkları onu o noktaya ulaştırıyor.

Mehmet Pişkin’e gelince. Umarım bulamadığı anlamı sonunda elde etmiştir. Ya da belki de anlamsızlık denizine balıklama atlamak onu rahatlatmıştır, bilemem. Söylemek istediğim, her şeyde soyut sıkıntılar ya da gerçekte var olmayan kargaşalar aramayın. Gerçek belki de orada, önünüzde bir yerlerde duruyordur ama sizde fark edecek göz yoktur. Gören birine danışın. Ama bu danıştığınız kişiler ‘Hayat çok boktan abi ya’ adamları olmasın. Ceplerine birkaç bin lira koyup, ‘Hadi sen bi gez dolaş’ deseniz bu toramanlara, dertlerinden eser kalmayabilir.

Varoluşçuluğu özümsemiş birey ‘varlığı’ bildiği halde yokluğun bilincinde olandır. ‘Varoluşun’ yokluk sancısını çekmek budur.

Hacı Örüç dünyaya gelmiştir ama öylesine gelmiş gibidir. ‘Partilemek’ ne demektir, haberi yoktur. Eve gelir, ocakta kaynayan yemek de yoktur. Yan odaya geçer. ”Ulan ekmek bile yok, ben niye varım ki? Çocuklarıma ekmek bile getiremiyorsam ben niye buradayım ki?’ der ve asar kendini.

Çünkü evde yiyecek ekmek yoktur. Yiyecek ekmeğin yoksa, ‘motivasyonumu kaybettim abi bulamıyorum, sende yedeği var mı?’ diye soracak takatin de kalmaz canısı.

Mehmet Pişkin dünyaya öylesine gelmemiş gibidir. Hedefleri vardır, iyi bir üniversiteden mezundur, istediğini elde etmek için zekâsını kullanmış, şansı da yaver gitmiş ve bir şeyler başarmıştır. Fakat bu başarı onun derin bir buhrana sürüklenmesine engel olamamıştır.

Bütün bunlardan ‘fakirin intiharı onurludur, zenginin intiharı şımarıkçadır’ gibi bir anlam çıkarmak tarafımdan yasaklanmıştır. Böyle bir kanaate kapılanların beni hiç anlamadıkları tespit edilmiş olup youtube’da kedili videolar açıp bol bol kahkaha atmalarına izin verilmiştir.

Doğamız gereği hayvani güdülere sahibiz ve temel gereksinimlerimiz yemek, içmek, barınmak ve güvenliktir. Dikkat edin, üreme demiyorum. İhtiyaçlar hiyerarşisinde üremek sonra gelir. Evvela, hayatını devam ettirebilmen için en temel gereksinimlerini karşılaman gerekiyor zira.

Kursağından iki lokmayı dahi zor geçiren biriysen, Nietzsche’yi önce sen satılığa çıkarmalısın.

Kadir SARIKAYA

http://www.twitter.com/SarikayaKa

Cumhuriyetin İlk Siyasî Cinayeti: Ali Şükrü Bey

Vak’a: Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu meclisinde Trabzon milletvekilliğini icrâ eden Ali Şükrü Bey’in 27 Mart 1923’de boğularak katledilmiş olması.

Evveliyat: Ali Şükrü Bey, meclisin bidayetinden itibaren, adeta seyf-i meslul misali tek başına dev bir muhalefet ordusu gibi mücadele etti. Kurucu mecliste ilk çıkarılan kanunlardan biri olan Men-i Müskirat (Sarhoşluk Verici İçkileri Yasaklama) Kanunu onun verdiği takrir neticesinde mer’iyete girebilmişti. Lozan Sulh Muahedenâmesi’nin görüşüldüğü günlerde, görüşmeler inkıtaa uğrayınca yurda dönen murahhas heyetinin, Lozan’da verdiği tavizler, mecliste son derece şedid münakaşalara medar olmuş, tenkid ve tarizlerin en ateşlisini de Ali Şükrü Bey deruhte etmişti.

Gelişme:

A)Mustafa Kemal Paşa

Lozan’dan dönen murahhas heyeti Misak-ı Milli’den büyük feragatlarda bulunmuştur. Meclisin buna göstereceği sert reaksiyon tahmin edildiğinden, heyet Türkiye’ye döner dönmez, Eskişehir’de gizlice mutabakata oturduğu iddia edilmiştir. Mustafa Kemal, meclisteki hararetli tartışmalarda Lozan’dan dönen heyete arka çıkmış, verilen takrirlerin, sert muhalefetin karşısında durarak Lozan’da verilen tavizlerin meclis tarafından mesele haline getirilmesine mâni olmaya çalışmıştır. Lozan’daki görüşmelerin tahlili yapılırken, Ali Şükrü Bey, Mustafa Kemal’e o kadar şiddetli muarız olmuştur ki, Mustafa Kemal kürsüden inmiş ve yeniden söz almak isteyen Ali Şükrü Bey’in üstüne yürüyerek;

”Bir haftadır söylüyorsunuz, memleketi zarardide ediyorunuz.” demiştir.

Bunun üzerine Sinop Milletvekili Hakkı Hâmi Bey bağırarak;

”Meclis’de emniyet yok mudur?” diyor.

B)Topal Osman

Dağlarda eşkıyalık yaparken Milli Mücadele’de göstermiş olduğu büyük fedakârlıktan mebni, Mustafa Kemal tarafından taltif edilerek yakın korumalığına tayin ediliyor. Adamlarıyla birlikte, Hitler’in korumalığını üstlenen S.S birliklerine benzer bir teşekkülle, Mustafa Kemal’in şahsi muhafız komutanlığını üstleniyor.

C)Ali Şükrü Bey

Meclis’deki meşhur Lozan tartışmalarının akabinde, Topal Osman tarafından Çankaya Köşkü yakınlarındaki bir eve, konuşmak maksadıyla davet ediliyor ve boğduruluyor. Ali Şükrü Bey’in meclise günlerdir gelmemesi üzerine tahkikat komisyonu araştırmalarına başlıyor. Aramalar neticesinde Ali Şükrü Bey’in cesedi Çankaya Köşkü yakınlarında, yüzeysel ve alelacele gömüldüğü her halinden belli bir vaziyette bulunuyor.

D)Sonrası

Topal Osman, Mustafa Kemal’in adamı İsmail Hakkı’nın taburu tarafından kuşatılınca aklı başına geliyor. Çuvallamış ve kandırılmıştır. Kendisini koruyacağına inandığı “zat” ne hikmetse bundan bir anda sarf-ı nazar ederek Topal Osman’ın göz göre göre öldürülmesine göz yummuştur.

Topal Osman her ne kadar mazlum Ali Şükrü Bey’in katili ise de, vatanperver ve cahil biridir. Bu meş’um cinayeti de vatanı bir hainden kurtaracağı zehabıyla işlemiştir. Akabinde aklının başına gelmesi ne yazık ki bu işten paçayı sıyırmasına yetmemiş, nitekim ölüsü, Ulus Meydanı’na kadar halk tarafından sürüklenmiş, kellesi gövdesinden ayırılarak başsız cesedi, bugün heykeliyle maruf Ankara Ulus Meydanı’na (o zaman heykel-meykel yok) kurulan darağacında ayaklarından asılı vaziyette sergilenmiştir.

Adi bir suikasde kurban giden Ali Şükrü Bey’i bugün layık-ı veçhile bilmek şöyle dursun, ismi Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi tarihini anlatan kitaplara girmemiş, hiçbir şekilde adından bahsedilmemiştir. Ali Fuad Cebesoy, Rıza Nur, Mahir İz ve Falih Rıfkı Atay dışında Ali Şükrü Bey’den bahsetmek neredeyse mayın tarlasında cirit oynamakla müsavi tutulmuştur!

İlk meclisin en menhus vak’ası olan Ali Şükrü Bey cinayetinden Mustafa Kemal Paşa’nın Nutuk’ta tek kelime dahi olsun bahsetmemiş olması calib-i dikkat bir husustur.

Ali Şükrü Bey hakkında bugün dahi yeterli miktarda bilgi mevcut olmamakla birlikte, kurucu meclisin her fikre saygılı olduğunu ve demokratik bir biçimde çalıştığını pompalayıp duran nadanlar, ne hikmetse bu siyasi cinayetten imâ yoluyla bile olsa söz etmemektedirler.

Ne var ki herkes uyusa hakikat uyumuyor. Toprağa gömülen her gerçek bir gün ortaya çıkmak için bekler. ve kendisini gömenleri de beraberine katarak arzın dibine göndermesini bilir.

Ali Şükrü Bey neden öldürüldü? Şiddetli muhalefetinden dolayı mı? Meclisin itaatkâr havasını mı bozuyordu yani? Yok yahu, hiç olur mu öyle şey! Dış mihrakların tezgâhı hep bunlar, oyuna gelmeyelim. Alacak-verecek meselesidir canım!

Dipnot: Ali Şükrü Bey, meclis kürsüsünden “Müddei varsa, benden sual sorsun!” diye bağıran Mustafa Kemal’e “Müddei tarih ve vatandır” diyerek kabadayılık taslamıştı. Bak sen şu kendini bilmeze. Haddi bildirilmiştir efendim.

Kadir SARIKAYA

https://twitter.com/SarikayaKa

Yazıda geçen günümüzde pek kullanılmayan kelimelerin anlamları için bakınız;

Vak’a: Olay
Bidayet: Başlangıç
Seyf-i meslul: Yalın kılıç
Takrir: Önerge
Mer’iyet: Yürürlük
Muahedenâme: Anlaşma metni
İnkıta: Kesinti
Murahhas: Elçi
Şedid: Son derece şiddetli
Medar: Sebep
Tariz: Dokundurma, sataşma
Deruhte: Üstlenme
Mutabakat: Anlaşma
Muarız: Karşı çıkan, muhalif
Mebni: Dolayı
Taltif: Gönül alma
Sarf-ı nazar etmek: Vazgeçmek
Meş’um: Uğursuz
Zehabıyla: Zannetmesiyle
Layık-ı veçhile: Layığıyla, hakkını vererek
Müsavi: Eşdeğer
Menhus: Uğursuz
Calib-i dikkat: Dikkat çekici
Nadan: Cahil
Müddei: İddia eden

Welcome to the real world

Hakir gördükleri, acımasızca ve istihfafla baktıkları o ”Zenci Türkler” bir gün topyekün başkaldırdıklarında; elit, jakoben, burnundan kıl aldırmayan ve ”Bebek Bebeklilerindir” sloganına deli gömleğine sarılır gibi sarılan, hayatın ”gustosunu” özgürce tatmaktan müthiş surette haz alan seçkinler, ”muasır Türkiye”nin kalkık burunlu evlâtları, acaba kaçmak için markalı kapaklarını hangi diyara atacaklar?

Hepsinin parası var. ”Hatırlı yerlerde” çok yakın dostları var. Çekler hamiline değil, isme münhasır yazılıyor. O mevkilere öyle kolay gelmediler tabii. Hemen önyargı fitilleriyle ateşlemeyin beyninizi. Çok çalıştılar canım, çok. Kaahir ekseriyeti atadan zengindi, atadan zengin olmayanlarıysa babadan. Ama öyle, ama da böyle ağızlarında ”gümüş kaşıkla” doğmuşlardı bir kere. Değiştirilemez ”gayri kabili rücu” bir alın yazısıydı.

Bundan dolayı onları suçlayabilir miyiz? Hayır. Ama suçlayacağımız başka şeyler var. Emile Zola’nın ”Dreyfus” için kaleme aldığı meşhur ”J’accuse” makalesinde olduğu gibi. Onları itham edeceğiz. Ötekileştirilenler, kenarı itilenler, görmezden gelinenler, aşağılananlar adına onları yargılayacağız.

En iyi okullarda onlar okudular, en iyi üniversitelere onlar gittiler, yurtdışına çıkmak onlar için vakayı adiyedendi. Kendi mahallesinden bile doğru düzgün çıkamayanlar için yurtdışı elbette bir hayaldi. Kaldı ki yurtdışına ”hicret” etmeye mali gücü yetmeyen, sayıca milyonla ölçülemez halk kalabalıklarını ”vizyonsuz” olmakla suçladılar. Onlar neden vizyonsuz bırakılmışlardı, bunu hiç sorgulamadılar. ”Cahil, ayı, avandallı, zonta, kaba, nobran, öküz, Anadolulu, köylü, maganda” dediler. Öyle ya, her şeyi en iyi kendileri bilirdi. En iyi müzikleri onlar dinlerdi. Biz hiçbir halttan anlamazdık. Blues dinleyemezdik, dinlesek bile ”dinleme maharetinden” yoksun kalırdık. Nerede alkışlayacağımızı, nerede susacağımızı biz anlayamazdık. Bize kimse öğretmemişti. Caz desen, bizim için başlı başına bir faciaydı. Bizim ”öküzlüğümüz” yüzünden o çok muteber caz sanatçıları konser bitiminden sonra bise dahi çıkamıyorlardı. Ah, hep bizim yüzümüzdendi. Beyazlar, zencilere çok kızıyorlardı. Daha konser adabı bile edinememiştik. Bulgur ve ekmekle beslenmekten olacak. Annelerimiz yahud eşlerimiz önümüze mozzarella peyniri  koydu da, biz mi okumadık, pardon, yemedik?

Onlara göre parasızlıktan ucuz şarap içmek zorunda kalan serserinin tekiydi. Kendileri Chateau Margaux şarabını yudumlarken, sese ayrı bir buğu katan ve hafif sarhoşlukla beraber gelen yanak kızarıklığını yaşamın güzelliğine ve kentli olmanın ”gustosuna” bağladılar. Peki ya ucuz şarap içen? Onlar ayıydı canım. Paraları yoktu. Köpeköldürene tamah ediyorlardı.  Onlara göre, sokaktaki kıllı göbekli, sakal traşı olmamış, en son ne zaman yıkandığı meçhul, koltuk altı asla deodorant görmemiş adam şarapçı berduştu. Kendileri, lüks rezidanslarında yahud yalnız emsallerinin girebilme ayrıcalığına sahip elit mekânlarında şaraplarını yudumlarken, üzerlerine çöken o ”ağır hayatın” stresinden,koşuşturmacasından, o çok önemli günlük meselelerden biraz da olsa kaçabilmek ve rahatlayabilmek için birer degüstatöre dönüşüverdiler. Sokaktaki şarapçı dayı, yine şarapçı dayı olarak kaldı. Onların içtiği şarabın kıymetiyse kendinden menkuldü.

Kimdi bu Everest tepesinden, geniş ovalara bakma cür’etinde bulunan maskeli seçilmişler?Elit, modern, çağdaş, çok kültürlü anlayışa sahip, adab-ı muşaret kaidelerine hakkıyla riayet eden (bu cümleyi anlamayacaklardır, beni de Osmanlıcı-Mürteci olmakla itham edebilirler) yaşamanın ”gustosunun” farkında, klas bir müzik zevki edinmiş, dünya görmüş ve vizyonu alabildiğine geniş olan bu zevat; gayet pahalı ve ancak küçük  bir azınlığın girebildiği getto tarzı restoranlarında ve lokallerinde, Paris’teki herhangi bir bakkaldan 5 euro’ya satın alabilecekleri dandik bir şarabı 300 liraya satın alarak aristokratlık apoletlerine bir yıldız daha ilâve etmeyi büyük bir gururla deruhte ederler.

En iyi arabalar onlarındı, en iyi mekânlarda en kallavi köşeler onlara ayrılmıştı. Onlar ”halkın” arasında yaşamayı da tabii ki tercih etmeyeceklerdi. 80 senedir bitap düşmüş Anadolu’ndan binbir güçlükle büyük şehirlere, hassaten İstanbul’a göç edenlere ”evrimini tamamlamamış insan” gözüyle baktılar.

Onlar, doğacak çocuklarını Amerika’da doğurmayı tercih ettiler. Çocukları ABD vatandaşı olarak kollarında altın bilezikle doğacaklardı. Bundan büyük ”honneur” olur muydu?

Cahil, bidon kafalı, yağlı göbekli, göğsü kıllı, siyah iskarpinlerin içine beyaz çorap giyen ”andavallı” ayıların olduğu ülkede doğum yapılır mıydı hiç?

Çocuğun çifte vatandaşlığı olacak, hatta çocuk ABD vatandaşlığını, T.C vatandaşlığına tercih edecek, orada başarılı olacak yahud olmuş gibi yaptıktan sonra tutunamayıp Türkiye’ye avdet edip ”vatan kurtaran kumandan” edalarıyla bir süre dolaşacaktı.İşler, hesapladıkları gibi gitmedi. Yabancı dillerden devşirme kelimelerin onları daha entelektüel bir pozisyona getireceği zehabına kapıldılar. Deneysel yerine bir sanat ıstılahı olan ”empresyonizm” dediler. Zevk’in İtalyanca karşılığı olan, hatta tam olarak karşılamayan”gusto” kelimesini benimsediler. Keşke orada olsaydınız tabiri değişti, yerini ”being  there” olmaya bıraktı. Halkla İlişkiler diye bir şey, zaten yoktu. ”Public Relations” vardı. Ama bu cühela takımı (cahilin çoğuludur) Public’i nereden bilecekti ki? Public herhalde köyden büyük metropollere göçmüş kitleler için bir yemek adı olabilirdi. Relations da Alman kadın bir pornocu olabilirdi. Bilmiyorlardı adamlar, vizyon sahibi değildiler onlar gibi. Gözlerini her sabah New York’un müthiş gökdelen siluetine açamıyorlardı zavallılar, ne yapsınlar.

Turgut Özal’ın süratli bir şekilde Serbest Piyasa ekonomisine Türkiye’yi yavaş yavaş değil de birdenbire geçirmesi, TPKK’ nın değiştirilerek döviz alım satımının serbest bırakılmasıyla, 70’lerde bıkkınlıktan gırtlaklarına kadar sıkıntıya boğulmuş Anadolu’nun kafileler halinde seçkinlerin gettolarına doğru akına başlamaları, onları çok korkuttu. Handiyse altlarına edeceklerdi fakat bunu aristokratlıklarına yakıştıramadılar.

Anadolu’dan harekete geçen ”kıllıların” haberini alır almaz seçkinler zümresi bu tasalluttan kurtulmak için bir çareye başvurdular: ya kendilerini kentin dışından satın aldıkları yüksek güvenlikli kale duvarlı villa tipi evlerine kapatacaklar, orada kendileri gibi olanlarla hemhal olup yaşayacaklar yahud ülkeyi terk edip soluğu Dünya’nın bilmem hangi modern şehrinde alacaklar. Bütün bunları istemeleri için parmaklarını şıklatmaları yeterliydi. Bunun içinse; siyasilerle, bürokratlarla, sanatçılarla, iş adamnlarıyla çok sıkı ilişkiler geliştirmek ve bu tadad ettiklerimden herhangi bir zümreye ait olanıyla aynı uçağa binip Business Class keyfini onlardan herhangi biriyle paylaşmaları gerekiyordu. Aldığı nohut çekirdek parasıyla bir aileyi geçindirmeye uğraşan o devasa çoğunluk umurlarında bile değildi. New York’a Business Class’ta uçma şerefine nail olup, gazete köşelerinden halka uçakta ne tür yiyecekleri zıkkımlandığını anlatmaktan bile imtina etmediler. Müstemirren ”sonradan görme” olarak tavsif ettikleri Anadolu insanından daha âlâ görgüsüz olduklarını gözden kaçırıyorlardı.

Portakallı tavuk, karides kokteyl, cevizli çikolatalı petit four, meyveli tart, marine sosunda tavuk göğsü, ricotto peyniriyle doldurulmuş ravioli, sığır bonfilesi, domates provencal ve saysam sabaha kadar bitmeyecek yiyecekler vardı Business Class menülerinde. Bunları köşe yazılarında yazma ahlâksızlığına kadar düştüler. Ucuzluğun dibini de gördüler. Köşe yazılarında, slikonla şişirilmiş dudakları ve her yerini porselen kaplattıkları dişleriyle ”petit four” diyerek halka haykırdılar. Sonradan görmeliğin sınırı olur muydu? Olmazdı tabii. Bunlarla da yetinmeyeceklerdi, yetinmediler de. Halk ne yapsın? Ucuz makarna yesin. (Pastavilla pahalı) Yarım kilo kıyma, o da nadiren haftada bir yahud ayda bir. Bulgur, pilav, yeşil mercimek, nohut, fasulye. Ravioli yerine ucuz makarnaya tamah ediyordu halk. Mecburdular. 6 aylık maaşlarını birikterseler gene de Business Class’ta uçma ”gustosuna” erişmeleri mümkün gözükmüyordu zira.

Sonra işler yavaştan değişmeye başladı. Modern, çağdaş, Amerika’da eğitim almış yahud ömrünün muayyen bir süresini orada geçirmiş, tayyörlü, sarışın, beyaz tenli, ekonomi profesörü sabık başbakan Tansu Çiller de yaralarına merhem olamadı. RP, yapılan ilk seçimlerde beklentilerin aksine birinci parti çıkınca ”abandone” oluverdiler. Yürekleri ağızlarına gelmişti. Evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Bu ”cahil halk sürüsü” gidip de RP gibi mürteci bir partiyi birinci parti yapıvermişti işte. Geriye tek çare kalıyordu: Atatürk’ün hatırasına ağlarken aynı zamanda yine kendi seçkinlerine hitap edecek bir parti yahud ”hareket” kurmak, bunda da muvaffak olamazlarsa yine ülkeden gitmek. Ağızlarındaki lastikleşmiş sakız ”gideceğim bu ülkeden” figânlarıydı.

Gidebilirlerdi, kimse onları kollarından ”hayır gidemezsin, sana bir kanaat önderi olarak ihtiyacımız var, sen gidersen toplumsal cinnet olur, ortalık karışır, sosyal psikolojimiz ifsada uğrar” demiyordu. ”Irılıp” gidebilirlerdi.

Koalisyonun büyük ortağı ”Müslüman tabana sahip” RP olunca nazik popolarını esaslı bir telâş sardı. Halbuki anlayamadılar ki RP’ye oy verenlerin bir kısmı aynı bugün AKP’ye oy verenlerde görüldüğü gibi, dine çok bağlı olduklarından değil, bu seçkinci ve kendisinden olmayanı hakir görücü zihniyetten ve Türkiye’nin başına 80 yıldır çöreklenmiş idare-i maslahatçı ve köhnemiş zihniyetten istikrah ettiği için oyunu Refah’a vermişti. Bunu anlayacak ferasetten fersahlarca uzaktılar. Onları kelle korkusu sarmıştı. Bunda da pek haksız sayılmazdılar. Yalnızca kendileri gibi olanların girebildiği gettolarına ya artık giremezlerse? Ya alkollü içecekler yasaklanırsa? Bu elit zümre mensuplarının hiçbiri TBMM’nin 1920’de ilk çıkardığı kanunun, Men-i Müskirat -Alkollü İçecekleri Yasaklayan Kanun- olduğunu bile bilmezdi. Galiba düzenleri sarsılacaktı. Kahkahalarla şampanya patlatan zengin figürü tarihe mi gömülüyordu ne?

Bakımlı ve pedikür görmüş (erkekleri de dahil) ayaklarının altındaki cilalı toprak hızla kayıyordu. Artık bilmem kaç yüz dolara satın aldıkları orijinal Fransız şaraplarının tadı kaçacak mıydı? Çözüm neydi? Darbe mi? Hayır, hayır, o zaman ülke 20 sene geriye atardı. Geriye gitmeyi hiç sevmezlerdi. Arada sırada ‘Ordu Göreve’ diye haykırmıştılar ama o kadar da olsundu. Sonuçta başka çare kalmamıştı!

Peki ya ne? Küçük bir ordu müdahalesi?  Sabah öpücüğü kıvamında bir muhtıra, demokrasiye rot balans ayarı çekmek için iyi olabilir miydi?

Beş bin kişiye bile hitap edebilme gücünden vareste, sapına kadar seçkinci parti ya da hareketler kurmak çözüm olabilir miydi? Bir ihtimal daha vardı, o da buralardan gitmek miydi? Patlayan ödlerinin tedavisi onları Paris’te, Londra’da, New York’ta, ”trend” halini almış Dünya’nın hangi şehri varsa orada bekliyordu. Kaçmalıydılar. Salyalı, balgamlı, koltuk altları leş gibi kokan, ucuz sigara içen, ucuz arabaya binen, LPG tercih eden, hububatla beslenen Anadolulu onların gettolarına kadar girmiş, naçiz bedenlerini kuşatmış, onları boğacak hale gelmişti. Artık Beyoğlu’nda yürüyemiyorlardı, Boğaz gören, olmadı şehirden hayli uzaktaki yüksek duvarları evlerine hapsolmuşlardı. ”Ya Rab, bu uğursuz gecenin sabahı yok muydu?”

Gidenler gitti, kalanları da 28 Şubat ”postmodern” darbesi kurtardı. REFAH-YOL hükümeti hükümetten çekilmek zorunda bırakıldı. ve böylece kentli olmanın ”gustosuna” vakıf azınlık aristokratlar bir parça da olsa rahat nefes alabilmiş oldular.

Aldıkları bu rahat nefesi veremeden zarar görenlerin hafızalarından asla silemeyeceği ”Kara Çarşamba” patlak verdi. (2001 ekonomik krizi) Bu defa korkuları daha da arttı. Kalpleri göğüs duvarlarını yumruklamaya başlamıştı. Necdet Sezer’in Ecevit’e ”Al da oku” diyerek fırlattığı anayasadan sonra DSP’de birkaç gün içinde yaşanan toplu istifalar sebebiyle apıştılar. Hayır, hayır, böyle olmamalyıdı! Çok güvendikleri ”ak güvercin” de onları terk edip gitmişti. Her seferinde foseptiğe layık gördükleri halk bir tsunami dalgası gibi geri dönüp canlarına tekrar okuyordu. Artık darbe falan yapılamazdı. Askerin muhtıra vermesi de saçma olurdu. Neye muhtıra verecekti ki? Necdet Sezer zaten laikti, bürokrat kökenliydi, askerle can ciğer kuzu sarmasıydı. Ecevit’in ise ahı gitmiş, vahı kalmıştı.

Jakobenler için gidişat kötüye gidiyordu. Yaşananlar hiç de iyiye alâmet değildi. Erken seçime gidilecek olması zaten hıncından dişlerini sıkmaktan dişlerini dökmüş halkı topyekün galeyana getirebilir ve hiç istemedikleri bir partinin iktidara gelmesine sebep olabilirdi. Ama içleri bir nebze de olsa rahattı. Çünkü ortada böyle bir parti gözükmüyordu.

Yine yanıldılar. Çünkü kapandıkları ”yüksek duvarlı ve geniş güvenlikli” sitelerinden halkın nabzını tutamıyorlardı. 2001 Ağustos’ta AKP kurulunca görmezden geldiler. AKP de kimdi ki? Okuduğu şiir yüzünden hapse atılmış, 4 yıl süreyle de ”İstanbul Metropolitan Municipality”nin belediye başkanlığını yapmış,  Radikal gazetesi’nin attığı meşhur manşette ”Artık muhtar bile olamaz” dedikleri siyasi yasaklı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığa getirildiği AKP mi birinci parti olacaktı? Yok canım, imkânsızdı bu. Zaten siyasi yasağı vardı. Mümkün değildi. Olsa olsa muhalefet olarak meclise girer birkaç sandalye kapardı o kadar. Ötesi ihtimal dışındaydı. Mümkün değildi. Olamazdı. Böyle bir şey olursa… Ya olursa? Eyvah, ya olursa?

Deprem dipten vurmuş, seçkinler bunu ”korunaklı evlerinde” hissedememişlerdi bile. Bundan sonra beklenecek olan tsunami dalgasıydı. 3 Kasım 2002 gecesi, geri çekilen halk kitlesinin dalgaları, birleşerek en ağır darbeyi indirdi. Gözlerini kapattılar. Ekranlara ve seçim sonuçlarına bakamadılar. Ne olmuştu? Baraj altında mı kaldılar? Hayır. Birkaç sandalye kaptılar herhalde. Yine hayır. Ya ne oldu, Allah aşkına (pardon Allah dememeliydiler, Tanrı ya da kozmos demeleri gerekir) söyleyin. Biriniz söyleyin. Korkuyorum, ma cherie, korkuyorum maşer, korkuyorum mademoiselle, korkuyorum söylemeye. Ne oldu, lütfen söyleyin. Koalisyon ortağı mı oldular? Hayır, mademoiselle. Yo, olamaz. Hayır. Nasıl yani?

Ben söyleyeyim saygıdeğer monşer ve maşerler; tek başlarına iktidar oldular.

Bu defa ortada birkaç sandalye kapmış ”dostlar alışverişte görsün” partisi yoktu. Koalisyon falan da olmayacaktı. Çok ortaklı bir iktidar ya da iktidarın büyük dilimine sahiop bir parti de söz konusu değildi. Seçimlerden yalnızca bir yıl gibi kısa bir süre önce kurulmuş ”ne idüğü belirsiz bir parti” birdenbire iktidar oluvermişti.

Medyanın kaahir ekseriyeti bu dev dalga karşısında oldukları yerde çökekalmıştı.

İzlenecek metod belliydi. Daha önce Demokrat Parti’ye yaptıkları gibi manşetler vasıtasıyla TSK’yı AKP’ye karşı kışkırtıp, bir muhtıra vesilesiyle onları alaşağı etmek gerekiyordu. Bu emellerine 2007’de vasıl olabildiler. Fakat TSK, eski TSK değildi. Ancak e-muhtıra verebiliyordu. İnternetten hükümeti ”laikliğe karşı bir odak haline geldiği için” uyarıyordu. Elitler orgazm olmaya yakındı. Galiba yine başarmışlardı. Ta ki hükümet sözcüsü Cemil Çiçek, bu muhtıraya cevaben basın toplantısında çıkıp ”TSK kendi işine baksın” diyene kadar.

Türkiye’de bugüne kadar asla olmamış bir şey gerçekleşiyordu. Bir siyasi parti, TSK’ya tabiri caizse posta koyuyordu. Jakobenler kudurmaya başladılar. Yine bir halt başarılamamıştı. TSK biraz daha mırıldandıktan sonra susmak zorunda kaldı. İzlenecek yeni usül ne olmalıydı? Aranan taze kan bulundu. Birkaç dinozorun önderliğinde Cumhuriyet Mitingleri tertip edildi. Milyonlar meydana aktı. Hele İzmir mitingi; laik ve modern kesim için tam bir gövde gösterisiydi. Bazı gazeteler tam sayfa olarak bu “muhteşem manzarayı göğsünü gere gere” tüm Türkiye’ye ilân ediyordu. Galiba bu sefer olacaktı. ”Çankaya’da imam istemiyoruz, Türkiye laiktir laik kalacak” gibi klasikleşmiş sloganlarla işi kotaracaklarını zannettiler.

Açıkça söylemek gerekirse, düzenlenen Cumhuriyet Mitinglerinden AKP de çok korkmuştu. Kalabalık çok fazlaydı. Bu defa iktidardan düşüp koalisyon ortağı olmak zorunda kalabilirdiler. Elitler, ellerine şampanya kadehlerini alıp muhtemel bir galibiyeti şimdiden kutlamaya başlamışlardı. Yine yanıldılar. 22 Temmuz 2007 seçimlerinde, AKP daha da güçlenerek iktidara geldi. Tuncay Özkan bu işe çok bozuldu. Ekrandan cümle millet efradına hakaret yağdırmaya başladı. Bekir Coşkun, Yılmaz Özdil gibi köşe yazarlarıysa yaşadıkları fiyaskonun tesiriyle halkı küçümseyen ”Siz zaten buna müstehaksınız” kabilinden yazılarla nasıl bir tıynete sahip olduklarını bir kez daha gösterdiler.

Zannediyorlardı ki demokrasi yalnız onlar için vardı. Onlar için olunca hiçbir sorun yoktu. Oysa bir kuralı unutuyorlardı: ”Justice for all”. Tapındıkları ABD’nin mahkemelerinde bu kaide geçerliydi.

”Adalet, herkes için” Kendi istedikleri zümre ülkeyi yönetince hiçbir problem olmuyordu da, onların isteği hilafına bir parti iş başına gelirse kıyameti koparıyor, halkı ”hayvan” derekesine indiriyorlardı.

Yine unuttukları bir şey vardı; çoklu seçimlere geçildiğinden itibaren (içine bariz bir şekilde hile karıştırılan ve CHP’nin de bunu itiraf ettiği 1946 seçimlerini saymazsak) yani 1950’den bu yana, hiçbir seçkinci parti tek başına iktidar olamamıştı. Görünmeyen halk kitlelerini unutmuşlardı. Yozgat’ta, Konya’da, Sivas’ta yaşayan köylüyü unutmuşlardı. Ülkeyi mesken tuttukları Cihangir’den, Nişantaşı’ndan, Etiler’den, Bebek’ten ibaret zannediyorlardı çünkü.

Bitlis’li taksici Kürt Mehmed vardı. Konya’lı, hayvancılıkla uğraşan Ahmet ağa vardı. Erzurum’daki köyünde 80 yaşına rağmen davar güden Mustafa dayı vardı. Unuttukları, kendilerini unutanların ensesine katmerli yumruğu işte böyle indirdi.

Böcek olarak gördükleri halk, onlara gerçekte kuvvetin kimde olduğunu gösterdi. 2011… AKP, pasta diliminin bu defa yarısını aldığında tüketecek nefesleri kalmamıştı. Hatta işi komediye döküp, AKP’nin yüzde 50 oy almasının bir başarısızlık olduğunu ileri süren malum cenahın köşe yazarları ne halt edeceklerini şaşırmışa benziyorlardı. Yüzde 80’e bile ”başarısızlık” diyebilmeleri ihtimaldi. Çünkü 10 sene içinde her şey değişmiş, muhteşem saltanatları ”böcek, takunyalı, cahil, görgüsüz, koltuk altları ter kokan” bir kitle tarafından yıkılıvermişti.

Ben bir tahminde bulunmuyorum, Houdini yahud bir sihirbaz değilim. Ancak görünen köyün kılavuz istemediği de aşikâr. Artık devlet başkanlığı sistemine mi geçilir, eyalet sistemine mi bilemem. Ama seçkinci, 80 yıldır Atatürk’ün gölgesi altına sığınan, Kemalizm üzerinden rant elde eden zümrenin devrinin kapandığı izahtan varestedir.Onlar, artık ne yapacaklarını bile bilemiyorlar. TSK’dan ”darbe” umudunu da kestiler. Süt dökmüş kedi halet-i ruhiyesine büründüler…

Anadolu galip geldi. Görmezden geldikleri ne varsa başlarına geldi. Küçümsedikleri takunyalılar onları yönetmeye başladı. Çankaya’ya da çıkıldı, köşke de girildi, meclis de ”ötekilerle” doluverdi. Zenci Türkler, Beyaz Türkler’e galebe çalmakla kalmadı, kaval kemiklerini kırdılar. Meseleyi bu noktaya iten de kendileriydi. Baskı, sonunda isyanı doğururdu. 80 yıldır başına sayısız şahmerdan indirilmiş devasa Anadolu kıtasının mensupları ”millet-i hakime” konumuna yükselmişlerdi.

Asıl şimdi merak ediyorum, ne düşündüklerini.

”Ne olur bizi ellemeyin, aramızdaki gelir farkından ötürü sizi çok aşağıladık, ravioli yiyemediğiniz, deodorant kullanmadığınız için sizi böcekten farksız gördük. Lütfen, bize dokunmayın. Kirli ve nasırlı elleriniz yumuşacık gırtlaklarımıza dokunmasın…Yalvarıyoruz…”

Planladıkları ne varsa suya düştü, düşmeye de devam edecek. Çünkü ”kısa çöp, uzun çöpten” her zaman hakkını aldı, almaya da dehrin akışının sonuna kadar devam edecek.

Yine de yüreğim jakobenlerin ağıtlarına kayıtsız kalamıyor. Bakın, ben de çok korkuyorum. Leonard Cohen, Pink Floyd, Depeche Mode, Massive Attack dinlesem de, en iyi viski ve puronun ne olduğunu bilsem de, ben yine de ”Zenci Türkler”den yanayım. Sizin porselen dişlerinizle attığınız kahkahalardan ziyade, rakı sofrasında Ahmet Kaya dinleyip acı gülümsemelerle gözyaşlarını içine gömüp susan, ama hak ettiğini, hak ettiği zamanda alacak olan o devasa kitle beni daha çok ilgilendiriyor.

Siz mi? Siz çoktan tarih oldunuz. Henüz bundan haberiniz yok.

Belki halkın içine ”inmeye” lutfederseniz, haberdar olabilirsiniz. Kesenizi yeterince doldurduğunuzu düşünüyorum. Paris, Londra, New York, son birkaç yılda ”trend” haline gelen ”Dubai” sizleri bekliyor. Yok, bu ülkede kalmayı tercih edecekseniz de ”böcekleri” fazla rahatsız etmeyin. Sizi ısırırlarsa, ne diyordu İsmet İnönü;”Artık bu saatten sonra sizi ben bile kurtaramam…”

Cümleten bütün jakobenlere, elitlere, modern olduğu vehmine kapılıp  da sonradan görmeliğin temsilciğini yapanlara, Atatürk’ün ruhundan istimdad dileyip hiçbir karşılık alamayan gözü yaşlılara, kaldırımda parasızlıktan ”köpeköldüren” içmek mecburiyetinde kalan dayıyı berduş diye aşağılayıp kendisini ”degüstatör” zannedenlere, plazalarında, rezidanslarında, yüksek  güvenlikli sitelerinde halkçı gibi gözüküp, halkla uzaktan yakından ilgisi olmayan,beyinlerinin kontağını kendilerinden olmayan herkese karşı kapatmış aristokratlara büyük geçmiş olsun.

Sizin devrim hayaliyle piyasaya sürdüğünüz ‘Gezi Parkı çocukları’ da başarısız oldular.

Fransızca söylersem, belki daha iyi anlarsınız;

”Bonne sante”

Kadir SARIKAYA

Emek Sineması Meydan Muharebeleri

İstanbul’un İngilizlerce  işgalinin üzerinden 4 sene geçmiştir. Heybeli’de her gece mehtaba çıkılmıştır akademiden arkadaşlarla. Sportif olanları rölöve şapka, daha klasik tarzı benimseyenleri de fötr, tek çizgili ütülü kumaş pantolon ve makosen triosuyla Beyoğlu’nun değişmez simalarıdır. Flörtleri desen, döpiyesleriyle bu tüysüz oğlan çocuklarına olabilecek en asil şekilde refakat ederler. Benim diyen ‘Fransız’ görse apışıp kalır. Küçük dili gırtlağına kaçar.

Hayır, hiçbiri değil. Kahir ekseriyeti geçmişte oynadığı solculuğun artık prim getirmediğini görünce işi ulusalcı kanada dahil olmakta bulmuş, bu potaya giremeyenler de ‘freelance’ anarşist olarak re’sen vazifeye tayin olmuşlardır. Arada sırada ‘sanatın bölünmez bütünlüğünü’ korumak maksadıyla eylemlerde ‘şöyle bir görünmeyi’ severler.

Şimdi de bunu ‘Emek’ üzerinden yapmaya çalışıyorlar. Antalya’da, Giresun’da, Bursa’da yaşayan vatandaşın umurunda değil. Hatta birileri üzülecek ama ne yazık ki İstanbul’da yaşayan birçok insanın da umurunda depil. Emek Sineması Türkiye’nin (son günlerin moda tabiriyle T.C) ilk göz ağrılarından biri. Salonu 875 kişilik. Birkaç sene önce iş göremez hale geldi. Salonu o kadar büyük ki, tek seferde doldurabilmek için kallavi filmlerin ‘bol meşhurlu’ prömiyer gecelerine ev sahipliği yapması lâzım. Eh, artık sinemada film izlemek de eskisi kadar popüler olmadığına göre. (Malum ortamlardan indirip izlemek daha kolayına ve bedavaya gelmiyor mu?)

Tam burada bir çizgi çekelim. Emek Sineması gerçekten yıkılacak mı? (Konyalı arkadaştan yine özür diliyorum, çünkü onu da ilgilendirmiyor.) Hayır efendiler. Emek Sineması yıkılmayacak. Yıkılmaz. Hatta yıkılabilemez. Peki ne olacak? İzah edelim. Cercle d’orient binasının içi traşlanacak. Emek Sineması bulunduğu yerden bir üst kata taşınacak. Hali hazırdaki yerine ise iki katlı, 10 ayrı salondan müteşekkil sinema salonu açılacak. Kitapçılar ve ‘café’ler de cabası. Buna kızıyorlar. Kızmakta bir parça haklılar. Eski olanı değiştirmek her zaman beraberinde bir karşı koyma güdüsünü de getirir. Ancak eninde sonunda kazanan değişimdir. Direnense tarihin meşhur çöplüğünde kendisine yer seçer, olacağı da budur.

Çoğunun tevellüdü Emek Sineması’nın şaşaalı günlerine yetmez. Benim de yetmiyor. Gidişatı ve gerçekleşmesi muhtemel olanları derpiş etmekten başka da yapılacak pek bir şey yok. Kızgın militanları bu kadarı kesmiyor. ‘Önüne gelen her bildiriye imza atma devrimciliği’ yaparak alınlarının akıyla kotarmaya çalıştıkları mücadelelerini, yanlarına birkaç sit-com dizisi komiğini de ilâve edip büyütme gayretindeler. Tabii işleri bitmiş, hiç kimsenin iplemediği, ‘Yahu bu adam ünlüydü ama çıkaramadım’ kategorisinden meşhurlarla saflarını daha da sıklaştırmayı ihmâl etmiyorlar.

Toramanlar şedid mücadelelerine geçenlerde dünya çapındaki sanatçı Costa Gavras’ı da ilkah ediverdiler. Adamcağızın hiçbir şeyden haberi yoktu tabii. Ona ‘Emek Sineması’nın külliyen münkarız olacağı’ söylenmişti. O da her duyarlı sanatçının yapacağı gibi haklı olarak eyleme gitti. Durduk yere polisin mukavemetiyle karşılaştı. Ülkesine dönünce de herhalde Türkiye’yi Orta Amerika ülkelerinin kaotik vaziyetiyle bir tutacaktır. Al sana kötü reklâm.

Birkaç aklıevvel çıkıp ‘Emek yıkılmayacak diyorsun ama, üst kata taşınacakmış, bal gibi de yıkılacak işte’ diyebilir. Cahilliğinden ötürü bunu diyen arkadaşa kızmak yerine doğruyu açıklayınız. Deyiniz ki; ‘Hayır güzel kardeşim. Taşınacak. ‘Moving’ yöntemiyle. Tarihi salondaki her bir ayrı parça bunun için numaralandırıldı. Kaybolmasın, başına bir iş gelmesin diye. Aksi halde enselerinde boza pişirileceğini bu projeyi idare edenler de çok iyi biliyorlar. O kadar da ‘köylü’ değiller yani.

‘Emek Sineması Meydan Muharebeleri’nin bütün cihetleri aslıyla, faslıyla budur.

Şimdi sıra geldi sanatçı arkadaşlarımızla ‘program’ oluşturmaya.

Cihangir’de toplanma. Kortej halinde Beyoğlu’na çıkış. Protesto. Eylemden sonra da kartaloz olanları ‘iki tek atmaya’ meyhaneye, yeniyetmeler de kankalarıyla ‘nayt klap”a zıplamaya.

Kadir SARIKAYA

Ülke yine bölünmüş, haberimiz yok!

Türkiye’deki her şehrin ‘table d’hote’unda; Cumhuriyet Caddesi, Cumhuriyet Bulvarı, Cumhuriyet İlkokulu, Cumhuriyet Parkı bulunur. İnanmazsınız, Beyoğlu’nda Cumhuriyet Meyhanesi bile vardır. İki kadehi aşmamak ve perhizlerine dikkat etmek şartıyla eski günleri yâd eden pelikan gıdılı emekli cumhuriyet öğretmenlerimizle birlikte, beylerine bir bardak birayla eşlik eden (iki bardakla fena sarhoş oluyorlar) döpiyesli, tayyör etekli cumhuriyet kadınlarına bile rastlayabilirsiniz orada.

Nasıl yani? Vatan hainleri rejimimizin adını meyhane mi yapmışlar? Cumhuriyet rejimini yeryüzüne ilk indirenin Atatürk olduğunu mu düşünüyordun yavrucuğum? Aynı toramanlar, dünyada kadınına ilk seçme ve seçilme hakkını veren ülkenin de Türkiye olduğunu zannederler. Tayland’ın bile bizden önce bu hakkı kadınlarına verdiğini söylediğimizdeyse narin parmakları haritada Tayland’ı aramaya başlar. Aslanım, bakire kızları ucuzundan düdüklemek için gittiğin Bangkok var ya, hah işte orası. Bangkok da Tayland’ın başşehri oluyor. Atlar kırlarda koşarken nalları ‘Tay, tay’ diye ses çıkardığı için oraya Tayland demişler. Hadi yine bilinçlendin, genel kültürün arttı. Bunu içkili bir eğlence akşamında, ‘ilgi duyduğun’ hatuna anlatırsan, sevişmenizi garanti edemem ama en azından öptürebilir.

Batman’da ise Cumhuriyet Meyhanesi var mıdır bilemem ama en ihtişamlısından bir Cumhuriyet Bulvarı bulunur. Say ki San Pietro Meydanı. Piazza di Pietra’nın küçük kardeşi.

Gidip göreniniz oldu mu? Her yıl binlerce fotoğraf sanatçısı ve ressam akın edip bu muhteşem potpuriden esinlenerek çalışmalar yapıyor. Sırf gezip görmek için gelen yüz binlerce turistten söz etmiyorum bile. Bernini’nin mimarlığını yaptığu bu alanı San Pietro Bazilikası çevreler. Pardon, Batman’a geri dönüyorum.

Batman’daki Cumhuriyet Meydanı’nda ise Türkiye’de emsallerine çok az rastlayacağınız bir Atatürk heykeli bulunur. Biliyorsunuz, Atatürk heykellerini her yerde göremezsiniz. Mona Lisa’nın nasıl ki orijinali Louvre müzesinde imitasyonları her yerde ise, Atatürk heykelleri arasında en sanatkârane olanı da Batman’da yer almaktadır.

Şovenist arkadaşlara Louvre’u söylemeyin, anlamazlar. Hemen başlarlar ‘Aman efendim, benim halkımın karnına ekmek girmiyor, Avrupa’ya gidecek parası mı var?’ edebiyatına. Aynı arkadaşlara Mustafa Kemal’in Trablusgarp’ta gözüne yediği şarapnel parçası yüzünden tedavi olmak maksadıyla Fransa’ya gittiğini söylediğimizde inme iniyordu. Vahideddin’in yaveri olarak Berlin’e de teşrif buyurduğunu öğrendiklerinde ise daha beter sarsıldılar. Hem, Louvre da neresiymiş canım? Louvre müstakil bir yer değil ki, Paris’te bir müze. Afyonkarahisar’ın kazası zanneden emekli Cumhuriyet amcalarına şimdiden Allah rahmet eylesin.

‘Neden bunları anlatıyorsun be adam, manyak mısın?’ diyerek hemen celallenmeyin. Esas mevzu şuymuş: Türkiye’de örneğine az rastlanır bu meydandaki Atatürk heykelinin kaidesinde yazan’Ne Mutlu Türküm Diyene’ yazısı kaldırılmış. Malum zevat da buna çok sinirlenmiş. Atatürk’ün bu sözünü kaldırmak, ülkenin bölünmesine giden yolda atılan adımlardan biriymiş. Peki bu ‘menfur’ girişimde, Atatürk’ün sözünü kaldırıp yerine kimin sözünü koymuşlar?


Charles de Gaulle’ün mü? Napoleon Bonapart’ın mı? XIV.Louis’nin ‘L’etat c’est moi!’ sözünü mü oturtmuşlar kaideye? Yoksa, Müslüm Gürses’in ‘Her gün isyanım var benim kadere’ sözünü mü? Hayır, hiçbiri değil. Başka tahminlerde bulunduysanız da çaktınız.

Atatürk’ün bir başka sözünü yerleştirmişler. O söz de ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ imiş.

İşte buna kızıyor öküzler.

Kadir SARIKAYA