İstenmiyorsunuz efendiler!

Muhalif basına son bir haftadır pek göz gezdiremedim. Pek bir şey kaybettiğimi düşünmüyorum. Aynı zırvalara bağlama çekmeye devam ediyorlar.

Muhaliflerin içinde ayrı bir muhalif Mr.Belgeselci de (asla bir yazar veya gazeteci değil) köşesinde ‘Erdoğan yargılanacaktır’ kabilinden hayalperest yazılar yazarak kitlesini diri tutmak için çabalayadursun, muhalif basın da tıpkı meclisteki temsilcisi olan ana muhalefet partisi gibi, ağlamaktan öteye geçemiyor. Koskoca, anlı şanlı, geçmişin Türkiyesi’nde attıkları manşetlerle milletin algı kapılarıyla oynamış muhalif basın, neredeyse son beş yıldır yalnızca ağlıyor. (Yoksa sufleyi Pensilvanya’dan mı alıyorlar? Ağlama suflesini canım, tatlı olanı değil!)

Geçtiğimiz haftalarda da bu Mr.Belgeselci ‘Erdoğan’ın karşısında yüzde 56′lık öfkeli bir kitle var’ diye davul çalıyordu kendisine verilen köşeciğinde.  Ak Parti yüzde 65 alsa, rakam ’35′lik öfkeye’ dönüşecekti.

Aldırmayın, zaten her gece o 35′likten medet umuyorlar. Çok çaresizler artık. 80 yıllık geçmişinden arınıyor koca ülke. Kılıç artıkları elbette üzülecekler, isyan edecekler, canları çok sıkılacak. Değişime direnmeye çalışmak tarihi değil, ‘logic’ olarak da yanlış, biliniz efendiler. Değişime meydan okuyanlar, tarihin en karanlık dehlizlerine sürüklenirler. Bilincin karadeliği tarafından yutulurlar.

Ak Parti yüzde 99.9 oy alsa gene mızmız homurtularını masa başlarından püskürtecek binlerce delişmen ‘eski Türkiye insanları’ aramızda dolaşmaya devam edecektir. Böyle tiplere artık alışmamız gerekiyor.

Söz temsil, muhalif kanallardan biri, yeni çıkan (henüz onaylanmadı, hadi bir umut Cumhurreis’e yükleniverin, mention falan atın, belki veto eder diye umut bağlayın) Mit Kanunu’nu haber yapıyor. Yaparken de ‘Artık MİT Terör Örgütü’yle görüşebilecek’ gibi bir spot kullanıyor. İlkel muhalefetin geldiği son noktayı şimdi gördünüz mü? Örgütle kim görüşecekti, pardon? Patronunuz mu?

Japon militanlar 70′lerin ortasında Hollanda’da Fransız Konsolosluğu’nu bastığında, militanlar birebir Fransız istihbaratıyla müzakere yürüttü. Jüristokrasiyle, bürokrasi kodamanlarıyla, askerle, muhalefet partisiyle değil.

Hakan Fidan gelinceye kadar MİT‘i tabiri caizse dünyanın hiçbir sahasında operasyonel anlamda sallamayan sair istihbarat örgütleri artık MİT‘i çok ciddi bir rakip olarak görüyorlar. Bu başarıya da en çok sinir olanlar, güya içimizdeki sözümona vatanseverler, özgürlükçüler, yanardöner liberaller, eskilerin solcusu şimdilerin mutluluk çubuğu takıcısı bir takım sosyalistler ve bunların kuyruğuna takılan aynı yoğurdun yiyicisi kanka taburu…

Siz sinir oluyorsanız, istihbarat teşkilatını Kanarya Severler Derneği ayarından çıkarıp Dünya çapında bir üne, başarıya ve disipline kavuşturan Hakan Fidan‘ı bir kez daha tebrik etmek gerekiyor.

Çünkü bugüne kadar siz neyi istemediyseniz ‘ülke’ için faydalı olanın o istemediğiniz şey olduğunu ayn-el yakin idrak ettik. Gördük, yaşadık, biliyoruz. Boşa kürek çekmeyin. Tarihi günlerin içinde olduğumuz için bazılarınız mevzuyu ‘çakamasa’ da bundan 10 sene sonra hakikatler suratınıza bir bir çarpıldığında utanacak bir suratınızın olmasını diliyorum sadece.

Bu Erdoğan size ne yapmış böyle?

Gelmiş, tavuğunuza kışt demekle kalmamış, kümesinizi de dağıtmış.

Almanya’ya, AB’ye gıdaklamaya devam edeceğinize, para toplayıp The New York Times’a ilan vereceğinize, rölöve serpuşlarınızı başınızdan çıkarın da bir düşünün. ‘Niye biz beceremiyoruz? deyiverin. Kendi kendinizi sigaya çekin.

Ben muhalif basının ‘Desperate Journalists’ takımına benzemem. ‘Bu ülkede CHP’yi istemeyen yüzde 72 var’ edebiyatı yapmam. Dört işlemle yapılan siyaset maymun tokatlamaktır çünkü.

Ertuğrul Özkök’çe konuşayım biraz. Belki o zaman anlamaya yeltenirsiniz.

‘The truth’ arkadaşlar, ‘oralarda bir yerlerde. Eski Türkiye’ye özlem duyarak, şöyle bir gerilere gitti, orada da takılı kaldı hafızanız. ‘Being there’ olmak neymiş yaşadınız o akşam. Muhalefetin keskin yenilgisini dahi Ak Parti’ye yüklemeye çalışarak işin cılkını aman ‘egzajeresini’ çıkardınız. Geldi yine millet, bir güzel ‘strike back’ yapıverdi, iyi mi?

Hadi hadi, emekli paşaların gazetesini takibe devam, Mr.Belgeselci’den tutun, ‘Bu bir devrim, devrim demek geçiyor içimden!’ diyen en kof rüyaların pek sıradan romantik gazetecilerine kadar geniş spektrumlu ‘aydın’ kitleniz gazınızı almak için Twitter’da, sosyal medyada sizi bekliyor.

Yazı yazmayacaktım bir müddet daha… Mamafih aklıma düşüverdiniz gece gece muhalif şirinler.

Hasret gidermek, gadanızı almak istedim.

Bundan sonra sık sık karşılaşacağız emin olun. Hem de her yerde, en beklemediğiniz zamanlarda, hiç tahmin etmeyeceğiniz yerlerde.

Neden?

‘Çünkü biz, tüzüklerle çarpışarak büyüdük kardeşim.

Velhasıl, onlar vurdu, biz büyüdük kardeşim!…’

Kadir SARIKAYA

https://twitter.com/SarikayaKa

 

 

Ah bu seçimlerin gözü kör olsun!

“Et tekraru ahsen, velev kane yüz seksen” diye yarı uyduruk Türkçe, yarı Arapça bir deyiş vardır “Tekrar iyidir, 180 kere bile olsa” anlamına geliyor. Ben de aynısını yapacağım. 180 değil, belki 180 bininci kez anlatacağım.

Meşhur belgeselcilerimizden biri buyurmuş ki;

“AKP’li seçmen hırsızlığa inanmadı”.

Yazık, gene anlayamamış. Anlayamıyor. Bu kafayla da anlayabilemez. Seçmenin MİT’in tırlarının durdurulup aranmasıyla (sanki düşman ülkenin istihbarat örgütünü aratır gibi), tapelerle, kayıtlarla, kuyutlarla hiçbir zaman işi olmadı, olmaz, olmayacaktır da.

Büyük turbun hayaliyle yanıp tutuşanlar da bunu çok iyi biliyorlardı. İşin ‘yatak odasında’ noktalanacağını düşünen, “uçkur cihetiyle muhalefet” etmeyi deneyenler de Babaeski’yi aldılar.

Seçmen; ülkenin koalisyon hükümetleri zamanında nasıl çalkalandığını, halkın her an tetikte nasıl beklediğini, günbegün nasıl bilendiğini,  ürktüğünü, 21 Şubat 2001′i, (Bizim gibi o krizden çok ağır darbeler alarak çıkan aileler vardır, o günü ‘Kara Çarşamba’ olarak lanetlemişlerdir) unutmamıştır. Belgeselci ağabeyimiz görünen o ki unutmuş. Ya da işine gelmediğinden unutmuş taklidi yapıyor.

Neden belgeselci diyorum, çünkü matematikten de anlamıyor. Ankara ve İstanbul’da oyların başabaş gittiğini tekrarlayıp durmuş. Ama İzmir’de Ak Parti’ye verilen tam 1 milyon oydan söz etmiyor. Peki İzmir’de CHP’ye verilen oy? 1 milyon 250 bin. Başabaş gittiğini iddia ettiği İstanbul’da bu fark 700 bin civarında, CHP’nin kalesi İzmir’de 250 bin dolaylarında seyrediyor. İstanbul’da başabaş olunuyor da İzmir’de niçin olunmuyor? Çünkü gene işlerine gelmiyor.

İzmir’den dahi Ak Parti’ye bu kadar oy çıkmasına çok şaşırdınız, belli etmiyor, safa yatıyorsunuz. Kale dediğiniz yerlerde seçmen tercihini Ak Parti’den yana kullanınca ‘demokrasi’ olmuyor da, CHP’den yana kullanınca mı ‘demokrasi’ oluyor?

Oligarşi nedir, belgeselci ağabeyimiz bunu çok iyi bilir. Oligarşinin babasını bu ülke 80 sene evvel yaşamış, Takrir-i Sükun, Hıyanet-i Vataniyye kanunlarıyla ‘tepeden inmeci’ yönetimin ne menem bir şey olduğunu iyi görmüştür.

Belgeselcinin tevellüdü yetmez, ama babamın yetiyor. Anlatıyor da. Sizin o bir türlü tanışma şerefine erişemediğiniz halk da buna müdrik. Her seçim sonunda ‘Biz buna müstehakız’ demek yerine şu yakın tarihin tozlu sayfalarına bir bakıverin size zahmet olmayacaksa. Sonra halkın her seçimde tercihini neden inadına Erdoğan’dan yana kullandığını daha iyi anlayacaksınız, inanın bana.

Bu defa ‘hatayı nerede yaptık, toparlanalım, muhalefeti güçlendirelim, acı yok Rocky’ tesellileriniz de işe yaramayacak. Çünkü CHP, hileli 46 seçimlerini saymazsak (Hani, sandık başlarında DP’ye oy verecek seçmenlerin silah yoluyla tehdit edildiği, DP’ye oy verdiği tespit edilen ‘köylü’ seçmenin sırtına binilip eşek gibi anırtıldığı seçimden bahsediyorum, bilir misiniz Bay Belgeselci?) halk tarafından 70 yıldır iktidara getirilmeme cezasına çarptırılmıştır. Hüküm sabittir.

Başbakanın, ‘devlet içinde kümelenip devletin sırtına yapışarak kanını emen o mahut yapıyla’ mücadele edecek olmasına da çok bozulmuşsunuz. Bozulmazsanız hatırım kalırdı. Lütfen bozuluverin.

Başbakan onların ‘canlarına okuyacakmış’. Sevinmeniz gerekirken, üzülüyorsunuz. Değil sarsmak, titretemediğiniz o yapıyla en şiddetli mücadeleyi vermeye hazır kararlı bir devletle, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa karşı karşıyayız. Madem o kadar milliydiniz, başbakana da bilakayduşart destek vermeniz gerekmez miydi?

Ama, hayır; siz, o mahut odakların ağzından çıkacak cümlelere bakmaya devam edin. Umut ana muhalefetin ekmeğidir ne de olsa.

Belgeselci Bey, başbakanın karşısında “Yüzde 56′lık, birbirine kenetlenmiş öfkeli bir Anti-Erdoğan kitlesi” olduğundan söz etmeyi de ihmal etmemiş.

Peki o öfkeli kenetlenmeyi Pennsylvania’ya yapacak yiğitliği gösterebilecek miymiş o bahsettiğin öfkeli Anti-Erdoğancılar? Bir soruver o öfkelilere belgeselci bey, merak içindeyiz. Şunu da sormayı ihmal edersen küserim ama;

“Pek sayın öfkeli Anti Erdoğancılar; muhalefet, mahut yapıyla kolkola girerken kendinizi hiç ahmak yerine konulmuş hissettiniz mi?’

Belgeselci bey halka daha ‘tam’ inemediği için bilmiyordur. Benim etrafımda birçok CHP’li seçmen, sırf bu riyakârlık yüzünden, bu seçimde oy kullanmadı. Kullananlar da tercihlerini CHP hariç hangi parti varsa ondan yana yaptı.

Hiç olmazsa ideolojilerinde samimi olduklarını gösterdiler, dirayetli davrandılar.

Siz davranamadığınız için kaybettiniz.

Şimdi de direnişin daha yeni başladığını söylüyorsunuz.

Daha kaşınacak 1 Mayıs var, değil mi? Zaten havalar da ısınıyor, önümüz de yaz. Erdoğan’ı da cumhurbaşkanı yaptırtmazsınız değil mi?

Haydi diyelim bütün ‘direnişinize’ rağmen beceremediniz de Erdoğan velev ki cumhurbaşkanı oldu. Olsa bile ‘O makamda kalabilmesi size göre çok zormuş.’ Bu sizin gibi düşünenlerin bilinçaltı boşalması olmasın sakın?

Ecnebiler bunun adına “wishfull thinking” diyorlar. “Kişinin olmasını istediği şeylere kendi kendisini inandırması” gibi uzun bir anlamı var. Siz yine de böyle şeylere kasmayın. 1 Mayıs ve sonrası için de boş yere enerjinizi tüketmeyin.

Sorun Kemal Bey’de de değil, Devlet Bey’de de.  Çünkü ortada sizin öyle abarttığınız gibi bir sorun da yok.

Olanı ben size kısaca anlatayım.

Ülke, kendine format atıyor. 80 yıllık paradigmalar yıkılıyor. İşte önünüzde heyula gibi dikilen, ama sizin görmek istemediğiniz hakikat budur.

Gene de yüreğimden size bir tavsiye vermek geçiyor; bu defa direnirken, hiçbir şeyden haberi olmayan yoksul aile çocuklarını meydanlara yollayıp siz de Twitter üzerinden yaygara koparmayın olur mu?

Tekne kazasında sırtı yırtılan adamı Taksim’de göstermeye çalışmalar, hiçbir zaman toma görmemiş olan ama ne hikmetse o tomanın altında kalmış olan Aylin’ler, helikopterlerden halka açılan ateşler… Bunlar ne ki, daha ne zırvalar, ne yalanlar, ne tezvirler, ne yaveler var.  Anlatmaya kalksak, apayrı bir yazı daha çıkar.

Yoksa bu defa direnişiniz, köşke çıkartmamak üzerine mi olacak?

Nasıl bir direniş planlıyorsunuz? Uzun Adam’ı başbakanlık konutundan çıkarken yakalayıp ‘ce-eee’ diyerek korkutacak mısınız?

Tape-mape, yürüyüş, slogan, falan? Kemal Bey’den nasıl bir performans bekliyorsunuz? Miting yaparken başbakana hakaret eden bir vatandaşa ‘Öyle deme, gene de başbakanın o senin’ diyen Bahçeli’den beklentiniz nedir?

Ha, yoksa sizin bütün beklentileriniz Virginia Eyaleti’nin Langley kasabasına mı yönelik?

Bakalım, bu defa size nasıl bir ‘direniş’ emri verecekler, pardon, öğütleyecekler?

Acı gerçeği söyleyeyim; Virginia da sizin beceriksizliğinizi gördü, artık karışmıyor. Yani oradan da emir memir beklemeyin. Bu defa kendi göbek bağınızı kendiniz keseceksiniz.

Herhalde oy kullanan 40 küsur milyon seçmenin 21 milyonunun oyunu alan Erdoğan’a ‘Sen meşru başbakan değilsin’ diyecek ucuzluğu göstermezsiniz değil mi?

Yoksa gösterir misiniz?

Virgina tatile çıktı, Pennsylvania-Saylorsburg yokları oynuyor. Kaldı size gene sevdanın son vuruşu.

Benden size esaslı bir direniş tavsiyesi. Rahatta dinleyin; haftasonu Beyoğlu’na gidiyorsunuz, meyhaneciyle anlaşıyorsunuz, Leonard Cohen’den ‘Waiting for the miracle’ şarkısını özellikle istetiyor, çaldırıyorsunuz.

Altıncı kadehte hükümeti deviriyorsunuz.

Yedinci kadehte Erdal İnönü başbakan oluyor, dokuzuncu kadehte de Cemal Gürsel’in önünde selam çakıyorsunuz.

Onuncu kadehte, alışılageldiği üzre ‘çıktık aaaaaçık aaaalınlaaaaaa’…

Dönek liberalleri de demlenmeye çağıracak mısınız? Çağırın, bir yerleri şişmesin.

Kadir SARIKAYA

https://twitter.com/SarikayaKa

Kadınlar Üzerine Siyasi Denemeler

Kadir SARIKAYA

https://twitter.com/SarikayaKa

Kadınlar güçlü olanın mı yanında yer alır, gücü elinde tutanın mı, güçlü gözükenin mi, güçlü olmaya namzet olanın mı, ezilen güçlünün mü, hakkı yenen güçlünün mü, güçsüz gözüken güçlünün mü, yoksa… Bir dakika.

Bu durumda ‘her türlü âhval ve şerait içinde dahi’ güçlü olanın yanında yer alıyor kadınlar. Gerçekten de öyle midir?

Gezi Parkı olayları fitillendiğinde, simge haline getirilen şu meşhur kırmızılı kadını bilmeyeniniz yoktur. İyi parlatıldı, sonra her saman alevinin başına geldiği gibi çabucak söndü. Bazı fetişistler tarafından ikona haline de getirildi.

İkona haline getirilenlerin bir tanesi de toma karşısında ellerini çaprazvari açmış, Rio de Janeiro’daki Hz.İsa Heykeli gibi dikilen yabancı uyruklu kadındı. Mizah dergilerinden biri de ‘Direnince çok güzel oluyorsun Türkiye’ serlevhasıyla bu kadının resmini kapağına taşımıştı.

(Duran adam da ha tuttu, ha tutacak gibiydi, düşük belli pantolon giyen bir dans sanatçısı olduğu ortaya çıkınca o da tutunamadan düştü.) Sonra ortaya bikinisiyle Taksim’de ‘Aziz Nesin haklıydı, ben doktorum, Türkiye’de herkes cahil’ zırvalamaları yapan bir enteresan çeşit çıktı, o hiç tutunamadı, hepten düştü.

Kadınlar, Türkiye’nin son 1 yılı baz alındığında, kimin tarafında, niçin, ne sebeple, nasıl ve hangi gerekçelerle yer aldılar? Gezi’ye destek verenler ilaheleştirilirdi, malumu ilâm üzere Ak Parti Mitingi’ndeki o kadın üzerine en aşağılık espriler yapıldı.

Kaybetmenin en büyük belirtisi, karşı tarafı ısrarla ve inatla aşağılamaya devam etmektir. Farkına vardıklarında çok geç oldu.  Bu defa da ‘Aman Ak Parti’ye oy verecekleri ikaz edelim, bilinçlendirelim de oylarını vermesinler’ geyiklerini döndürmeye başladıklarında yine nasıl bir fasit daire içinde içinde kıvrandıklarını fark edemediler.

Halka güya sahip çıkarlarken dahi içten içe büyükleniyorlardı. Kibre tekebbüre müsaade vardır. Şu hâlde bana düşen de gerekeni yapmaktır.

Son 1 yılda, Gezi’ye destek vereninden tutun, sosyalistine, apolitiğine, İslamcısına, pasif-aktif devrimcisine, sade Müslümanına, kemalistine, ulusolcusuna, çakma solcusuna, entel gözükmeye çalışan liberalinden, hakiki liberal düşünceleri benimsemiş oturaklı liberaline, hiçbir şeyden haberi olmayan dümdüzüne kadar birçok kadınla siyasi diyaloglar kurdum, kurmaya çalıştım, becerebildiğim kadarıyla fikir teatilerinde bulundum.

Hepsini istisnasız dinledim. Kadınların bu ülkede nasıl bir siyaset algısına sahip olduklarını çözme gayretindeydim. ‘AKP yüzde 30′un altında oy alacak, göreceksiniz’ diyen anket firmalarından daha başarılı bir istatistiğe ulaştığımı söyleyebilirim. Bana güvenebilirsiniz. Emre Uslu’ya sakın güvenmeyin. Hâlâ kesmedi sakallarını.

Başörtülü, cemaat müntesibi kadın bir arkadaşım, eylemlerin ilk gününden beri oradaydı. Sebebini kendisine sorduğumda, ilk başta mırın kırın etti. Sonra çıkardı ağzındaki baklayı. Arkadaş çevresi hep Gezi Parkı eylemlerini destekleyenlerle doluymuş, biraz da mecbur kalmış. ‘Nasıl, iyi mi bari ortam, ambiyans?’ dediğimde, ‘Fena değil, burada bambaşka bir ruh var. Görmeni isterim’ diyordu. ‘Ben almayayım’ dediğimde, bozuldu. 

Gezi’de ruh-muh yoktu çünkü. Mecburi bir biraradalık söz konusuydu. Asla bir beraberlik değildi. ‘Şu AKP’yi hep beraber devirelim de, sonra birbirimizi yemeye devam ederiz’ sayıklamalarıyla çevrili bir parktı orası.

Nitekim öyle de oldu. 30 Mart’a kadar sabrettiler, şimdi konvansiyonel abuklamalarına başladılar. ‘Biz nerede hata yaptık?’  gıcırtılarıyla dizlerini dövüyorlar.

Hatayı siz en başında yaptınız, aynı parkı onlarla paylaşarak. (Hande Yener’in buna benzer bir şarkısı mı vardı, neydi?)

Bir başka sosyalist kadın arkadaşım Gezi’yi öve öve bitiremiyordu. ‘Görmelisin burada yaşananları. İnsanlar sanki birbirlerini 40 yıldır tanıyor gibiler. Biri düşse, öbürü elinden tutup kaldırıyor, tam bir komün oldu. Ama sen şimdi buna burun kıvırırsın, bu dostluğa da illâ ki bir kulp takarsın’.

Haklıydı, takacaktım. Dostluğa tabii, yanlış anlaşılmasın. Çünkü Gezi Parkı’nda dostluk da yoktu. Zaruri bir ‘kankalık’ vardı.

Gezi Parkı’ndaki heyecanlı kalabalığın salgıladığı öfori hormonları o denli tavan yapmıştı ki kendilerini bir LSD evreninde zannediyorlardı. Gerçeğin böyle olmadığını bir süre sonra anladılar. Evli evine, köylü köyüne, rezidansı olan rezidansına döndü. Residence miydi? Ay böyle söyleyince çok şey oluyorsun kardeş. Ne oluyorum? Mebun mu? Aman ifinim estağfirullah, o nasıl lakırdı?

Kemalist bir kadın arkadaşıma geldi sıra. Öyle demeyelim. Eski sevgilim olurdu hanımefendi. Ayrılışımızdan 5 yıl sonra tam da Gezi Parkı günleri zamanı ‘Naber?’ mesajı aldım kendisinden. Sanırım direndiğimi düşünüyordu. Halbuki ben Tayyip Erdoğan’ın yanında yer alarak çevremin bütün öfkeli bakışlarına rağmen gerçek direnişi sergiliyordum.

Hiç beklemediğim bir cevap verdi eski kemalist sevgilim; Eylemlere katılmadığını, bu direnişin bir bardak suda kopan fırtına olduğunu, ülkenin kaosa sürüklenmeye çalışılmasının son derece zararlı olduğunu, eylemcilerin farkında olarak ya da olmayarak ülkeyi büyük bir uçuruma ittiğinden bahsediyordu. Beni şoka uğratmıştı. Halbuki ondan beklediğim, eylemlerin ilk gününden itibaren TGB’lilerin yanında saf tutmasıydı. (Kendisi Doğu Perinçek’e plaket vermiş bir hatundur) Birkaç kez buluştuk, yeniden sevgili olmaya karar verdik, yürümedi. Bu defa şaşırmamıştım. Devreye ‘şiddetli siyasi anlaşmazlık’ giriyordu.

‘Nasıl oluyordu da ben Tayyip Erdoğan’ı savunabiliyordum?’ Politik bir çıkarım yoktu. Babam müteahhit ya da ihale peşinde koşan bir işadamı değildi, Ak Parti’den zerre miskal menfaatim yoktu, ucundan kıyısından dahi olsa hiçbir çıkarım olmadığı hâlde nasıl savunabiliyordum? Gerçekleri görmüyor muydum? ‘Bu ‘diktatöre karşı direnmem’ icap etmiyor muydu?

Verdiğim kısa cevap karşısında gözlerinin faltaşı gibi açıldığını hiç unutmayacağım. ‘Tayyip Erdoğan’a diktatör diyebilmem için Mars gezegeninin devasa bir peynire dönüşmesi gerekiyor.’

-Nasıl yani? Erdoğan sana göre diktatör değil mi?

-Değil.

-Peki hayatımıza bu kadar müdahale etmesi? 3 çocuk yapın demesi?

-E sen de yapmayıver. Zorla mı? Yasal dayatma mı var?

-Ama, ama…

İşte bu kadardı. Argümanları sınırlı, muhayyileleri kısıtlı, düşünce dünyaları o kadar dardı ki, malum basın şakşakçılarının son altı ayda pompaladıkları ‘diktatör Erdoğan’ yalanına inanmışlardı. Ben yememiştim, yemeye meyyal olanlar zaten ezelden Erdoğan’ı istemiyorlardı.

Konuyu saptırmayalım, Türkiye’deki çeşitli siyasi fraksiyonlara müdahil ‘tanış olduğum kadınların’ son 1 yıldaki Türkiye gündemine bakış açılarından söz ediyordum. Sonra toparlaması zor oluyor. Neticede Yılmaz Özdil gibi ‘entercılık’ değil, yazarlık yapıyoruz. Boru değil.

Yekdiğeri, artık dinozorlaşmış bir sol fraksiyonun üyesiydi. Slogan atmayı çok severdi. Masasına kahve dökülse Taksim’e çıkacak kadar da aktivistti. Bana ithafen ‘Benim içimde bir devrimci ruh olduğunu, eylemlere katılmamakla çok büyük bir hata ettiğimi, bu güzel günleri kaçırdığımı, ileride torunlarımın yüzüne utançla bakacağımı’ söyleyip durdu.

Megafondan slogan atmakla bu işlerin olmayacağını, aktivizmin barikat kurup varil yakmak olmadığını söyledim; işbirlikçi, provokatör, yandaş, Ak Partili olmakla suçlandım. Yalan da değildi. Ak Parti’ye oy vermek ayıp mıydı? İnsanlardan bilinmemesi gereken bir hastalığımı saklar gibi saklamalı mıydım Ak Parti’ye oy verdiğimi?

En son kendisini yine bir eylemde gördüm. Ön saflarda bağırmaya devam ediyordu. Beni de gördü galiba. Yanına gidecektim sarf-ı nazar ettim, yürüyüp gittim. Ne konuşacaktık ki? Faşizme karşı omuz omuza diye bağıracak mıydık, en büyük faşizm gösterisini kendileri yaparken?

Şimdi bu yazdıklarıma ‘yalan söylüyor’ diyenler behemehal çıkacaktır. ‘Uyduruyor’ diyenler olacaklardır. Varsın desinler.

Halbuki “Hayır, hayal ile yoktur benim alışverişim, inan ki, her ne demişsem görüp de söylemişim..!” diyordu Mehmet Akif, değil mi? İyi demiş. Bu dizeyi neden ben yazamadım diye de zaman zaman kıskanırım kendisini. Bu da küçük bir itiraf olsun.

Kırmızılı kadın ve diğer Gezi Parkı ikonaları putlaştırılırdı. Ak Parti Mitingi’nde samimi duygularını kendi meşrebince bağırarak paylaşan kadın ‘hüloğğ’ aşağılamalarıyla yerin dibine sokuldu.

Ak Parti Mitingi’ne katılan erkeklere cazibesiz, kılıksız, okumamış sürü olarak bakılırken, Gezi’deki gençler en asi isyankârlıklarıyla adeta birer Jim Morrison ilan edildiler. (Acayip karılar var olm, gelsen, offf, neler var göreceksin ama gelmiyorsun, diyen arkadaşım 30 Mart Seçimleri’nde Bodrum’da kafa dinlemekle meşguldü. Oy vermeye bile gitmedi)

Gezi aktivisti kadınlar, gitarıyla tomaların karşısında poz veren erkeğe hayran oldular. Öyle ya, onlar direniyordu. Biz de Ak Parti’yi savunuyorduk. Gerçek şu ki, Gezi Parkı günlerinde üzerinde en çok mahalle baskısı gören yine Ak Partililer olmuştu. Bizim direnişimiz gitarla değil, kalemle olmuştu. 

(Lawrence of the Arabia filminde, İngiliz casusus Lawrence’ın ‘Keman çalamam ama küçük bir kenti büyük bir devlet haline getirebilirim’ repliği bu gitar-kalem mukayesesine bence verilecek en iyi cevaptır.)

Sözümona ‘özgürlükçüler’ tarafından maruz bırakıldığımız faşist baskıları anlatmaya devam ediyorum;

Kadıköy’de, Temmuz 2013′de, Starbucks’ta otururken yuhalanmış, vatan haini olmakla suçlanmış, akabinde cam çerçeve indirilmişti. Hadisenin şahitleri vardır. Twitter’da ‘search’ ederlerse göreceklerdir.

Oturduğumuz birçok mekânda, çatal bıçaklı gösterilere katılmadığımız için kınayıcı bakışlarla biz karşılaştık, Tayyip Erdoğan’a küfretmediğimiz için neredeyse bizi oracıkta parçalayacakların öfkeli suratlarıyla biz yüz yüze geldik. Siz o zamanlarda gemi azıya alıp artistlik yapmakla, ‘Ağa da benim, paşa da benim’ cakası satmakla meşguldünüz.

Siz direndiğinizi zannediyordunuz, oysa konjonktür tam tersini söylüyordu.

Ortanın soluna yatkın bir siyasi görüşü olan başka bir kadın arkadaşım 17 Aralık’tan sonra Erdoğan’ın mutlaka devrilmesi gerektiğinden söz ediyordu. ‘Yerine kim gelecek?’ diye sorduğumda eveleyip geveliyordu.

‘Yahu devrilsin de, sonrasını düşünürüz’ diyerek geçiştiriyordu. İşte siyasi ferasetleri bu kadar olunca Gezi’den de öyle çağlara yayılacak bir ideoloji çıkmayacağını daha iyi idrak ediyordunuz.

Yapmak, yıkmaktan zordur. Savunmak, saldırıdan zordur. İnşa etmek, parçalamaktan zordur. 

‘Hele bir hükümet devrilsin de, sonrasını’ düşünürüz diyenler işin kolaycılarıydı.

Zor olan bizim gibi düşünen ‘yandaşlara’ kalmıştı. Kınayan bakışlara, sert ifadelere, küfürlere, hakaretlere, tehditlere, baskılara direniyorduk. En önemlisi, mecburen savunma pozisyonuna itilmiştik.

Tayyip Erdoğan’ı neredeyse Esed denilen ceberrutla aynı kefeye koydukları için onların karşısında dimdik durmamız, taviz vermememiz gerekiyordu. Bunu da küfürle, hakaretle, tahkirle değil; sakin kalarak, suların durulmasını bekleyerek yaptık.

Son 1 yılın siyasi atmosferinde rastgeldiğim kadınların en tuhafını söylemesem olmaz. Sapına kadar apolitikti. Ülkede sular kaynarken Caddebostan sahilinde onunla yürüyorduk. ‘Tayyip Erdoğan’ın yerinde olsam, bana destek olur muydun?’ sorusunu yönelttim. ‘Ben milliyetçi bir insanım Kadir’ dedi. Çok sürmedi, ayrıldık zaten.

Parkta kurulu çadırların etrafında gitar çalıp, küpem sallanırken, sağ koluma yaptırdığım dövmemi de özene bezene gösterirken ‘Ey özgürlük’ şarkısını söylemek ve kadınları kendime hayran etmeye çalışmak çocukluktan başka bir şey değildi.

Olgunluk, müdafaayı fikirle yapmayı gerektirir. Fikrin yoksa, tomanın karşısına iskele direği gibi de dikilsen, reklâm ajanslarından ısmarlanan ‘en şaşaalı sloganları’ da atsan yine bir şey değişmeyecektir.

Erkekleri boşverin. Biz birbirimizin ne olduğunu iyi biliriz. Ben bu yazıyı, Türkiye’deki kadınların siyasi gidişata, içinde bulunduğumuz politik dalgalanmalara bakışı nedir, neyi, nasıl görüyorlar, onun için yazdım.

Elbette bahsettiğim birkaç prototip. Daha binlercesi, milyonlarcası vardır. Görebildiklerim kadarıyla etrafımı resmetmeye çalıştım.

‘Ne yani, şimdi bu söylediklerinden Türk kadınlarının siyasete bakışını mı çıkaracağız, bu ne saçma şey canım!’ diyebilirsiniz.

Var olmayan anket şirketlerinin yaptığı, tuhaf mail adreslerinden postaladığınız ‘CHP anketlerde birinci, Ak Parti bunu saklıyor’ masallarına nasıl inandığınızı görmedik mi? Buna da inanıverin bir zahmet, bir şey kaybetmez, kazanırsınız. Gözlem, gözlemdir.

Bu yazı kâffeten samimi duygularla, birebir tanıştığım kadınların benimle olan diyaloglarının oluşturduğu zeminle yazıldı. Bir analiz değil, bir gözlem yazısıdır, hiçbir bilimsel değer de taşımaz. Boş yere pirelenip de arıza çıkarmaya lüzum yoktur.

Ülkedeki her kadını tanıyacak halim olmayacağna göre, bana düşen de tanıdıklarımı yazmak oldu. Hem, belki de eski Maocu kadın bir arkadaşımız oyunu Ak Parti’ye vermiştir de ‘yoldaşları ondan özeleştiri isteyip örgütten çıkışını yapmasın’ diye bunu gizlemiştir, kim bilir?

Hemen küçümseyici bakışlarla Ak Parti’ye oy veren erkekleri nobran diyerek tavsif etme Gezi aktivisti kadın arkadaşım; belki bir gün seninle bir Depeche Mode konserinde karşılaşır, beraber ‘Words like violence, break the silence’ diye bağıra çağıra şarkılar söyleriz.

Hülasa, herhangi birini küçümseden evvel iyi düşünün; gün gelir yöneticiniz, gün gelir patronunuz, gün gelir eşiniz, gün gelir Başbakanınız olur!

Birer kahve de içer miyiz şimdi bu yazının üstüne?

İsteyenler için sodamız da mevcuttur.

Muhalefet neden kaybediyor biliyor musunuz?

Kadir SARIKAYA

https://twitter.com/SarikayaKa

 

Siyasi terminolojiyi bir tarafa bırakalım. ‘Reel politik’ ıstılahını en iyi Markar Esayan kullanıyor, işinin ehli odur. Bana düşmez. Biz de kendi meşrebimizce anlatalım, hâlâ ‘anlamamakta’ ısrar eden o ‘ısrarcı’ kafalara…

CHP ve sair muhalefet partileri niçin beceremiyor, Ak Parti her seferinde nasıl oluyor da oylarını artırıyor? Üstelik her gelişi, bir öncekinden daha büyük oluyor?

“Yüzde 35′i geçemez, göreceksiniz, CHP birinci olacak, bu defa halk Ak Parti’ye nanik yapacak” diye anlı şanlı diskur çekenler seçim sonrasında (mutat olduğu üzere) ortalıkta gözükmüyorlar. Şimdi ismini zikretmeyeyim, bilinen bir tanesi herhalde evinde duvarları yumrukluyordur.

Hazmedenler, kaybedişin sebeplerini sayıp dökenler, isyan edenler, alet olanlar, itiraz edenler, inkâr edenler, kabul edenler, etmeyenlerle bütün bir muhalefet şaşkınlıktan ne halt edeceğini bilemiyor.

‘Oylar çalınıyormuş’
‘Trafolara kediler giriyormuş’
‘Tutanaklara oylar farklı kaydediliyormuş’

Eskiler şahane demiş; Kabahatten kaftan biçmişler, hiç kimse giymemiş.

Problem Ak Parti’ye, CHP’ye ya da MHP’ye oy verenlerde değildi, hiçbir zaman da olmadı. Bu millete ‘hangi partiye oy vereceğini’ söyleme küstahlığına kalkıştınız! Bu küstahlığa mukabil alacağınız cevabın ne olacağı, 30 Mart Yerel Seçimleri’nden çok önce belliydi.

Gördüğünüz hayalleri halka gerçek gibi satmaya kalktınız, elinizde patladı. Şimti o tapon hayallerinizi satın alacak bir Allahın kulunu bulamayacaksınız!

Atatürk tarafından yüzellilikler listesine dahil edilerek sürgün edilmiş politikacılarımızdan feylesof Rıza Tevfik ‘Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz’ derken, bugünkü muhalefeti görmüşcesine söylemiş, ferasetine hayran olmamak elde değil.

Muhalefet neden kaybetti? Bizim başımız kel mi? Birkaç madde de biz sıralayalım;

  • Taraflı anket firmalarının göz boyamalarına aldandınız.
  • Halkın öyle tapeyle mapeyle işi olmayacağını, neticeye bakacağını hiçbir zaman hesap etmediniz.
  • CHP her şey olmaya çalıştı da bir adının ortasındaki ‘Halkçı’ parti olmayı beceremedi. ‘Halkçı’ takılırlarken bile ‘halka’ en uzak parti olmayı tercih eden de yine kendileri oldu. Kendi düşen ağlar mıydı?
  • CHP seçmeninin bir kısmı akıllanmıştı. Makarna, bulgur, kömür edebiyatından vazgeçmişlerdi. Aziz Nesin geyiklerini bırakmış, AK Parti seçmenini anlama çabalarına girişmişlerdi. Başarısız oldular. Çünkü bunu yaparken bile yüksek perdeden konuşmaya devam ettiler. Örneğin: ‘Şekerim bunlara doğruları anlatmak lâzım. Ne yapsınlar, bilinçsiz oldukları için oy veriyorlar!’ Hayır mademoiselleler/mon cherler; bilâkis, Ak Parti seçmeni; bilerek, isteyerek, kasten vurdu mühürlerini Ak Parti ambleminin üzerine. Anlayamadınız gitti şunu…

Kaybetmelerinin ‘siyasi’ sebeplerini merak ediyorlarsa 1923 senesini ‘bidayet telâkki edip’ günümüze kadar gelecekler, zahmet olmazsa. (Marmaray’a binerek gelsinler, öbür türlü vapuru bekle, in, bin zaman kaybı)

‘Biz ne yaptık, karşılığında halk bize ne verdi?’ sorgulamasını yapmalıdır muhalefet. 1946′daki ‘hileli’ seçimlerde DP’ye oy veren Anadolulu seçmenin sırtına binilip eşek gibi anırtıldığından şimdiki Y kuşağının haberi var mıdır? Sanmam. Yürümeye başladıklarında ilk gördükleri başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dı çünkü. Her şeyden önce şöyle iyi bir yakın tarih okuması yapmaları lâzım. Hayır, Can Dündar’ı retweet etmek yetmiyor…

Rıza Nur’u, Ahmet Cemil Ertunç’u, Kâzım Karabekir’i, Samet Ağaoğlu’nu, Mahir İz’i, Rıza Tevfik’i okumalılar. Bakın bu saydığım isimleri kaç CHP’li biliyor? Tevellüdü yetenler biliyorlardır da, peki ya Y kuşağı?

Y kuşağı yabancı dizileri izlemeyi iyi biliyor, pesimist rock gruplarının şarkı sözlerini ezberlemeyi iyi biliyor, Twitter’da ‘tweet’ kasmayı, sözlüklerde ahkâm kesmeyi, Foursquare’de ‘check in’ yapmayı iyi biliyor. Bunları küçümsemiyorum. Çağın gerekleridir. Ben de birçoğunu yapıyorum, devir icabı yapmak zorundayım. Gerçeklere gözümü kapatamam, güneşin ziyasını inkâr edemem, o sözü geçen Y kuşağının içindeyim çünkü!

Son günlerin moda tabiriyle tatavayı bırakayım da, muhalefetin kaybediş öyküsünün destanını yazmaya devam edeyim;

Siz, bildiklerinizin size yettiği zebabıyla, şişim şişim şişinirken; yok saydıklarınız, ötekileştirdikleriniz, ittikleriniz, köylü, kaba, cahil, nobran, ayı, andavallı dedikleriniz kendilerini geliştirdiler, entelektüel kapasitelerini artırdılar, bir değil, iki, hatta üç yabancı dil öğrendiler, yalnızca yerel değil, dış basını da takip eder hale geldiler. İyi okudular, iyi çalıştılar, iyi mevkiilere geldiler ve başardılar. Siz ise yerinizde saydınız, yok saydıklarınız da size tur bindirdi. Var mı itirazı olan?

Yoksa o sırada siz aranızda para toplayıp The New York Times’a ilân vermekle mi meşguldünüz? Ya da Sarıgül’ün esip gürlemelerini mi dinliyordunuz? Yok yok, Atatürk’ün Nutuk adındaki siyasi günlüğünü okuyordunuz galiba? (Nutuk’u kutsal kitap zannedenlere acil şifalar. Siyasi günlüktür, okuması da zevklidir. Tavsiye ederim.)

Onu da ancak tercüme edilmiş haliyle okuyabilirlerdi gerçi. Birilerinin zoruna gidecek olsa da Atatürk bir zamanlar Osmanlı subayıydı ve Osmanlı Türkçesine hakimiyeti de mükemmeldi!

Osmanlı Türkçesini Arap harfleriyle okumayı öğrenip tarihini Hammer’den, Lamartine’den değil de Ahmet Cevdet Paşa’dan, Aşıkpaşazade’den kıraat etmeye çalışıyor bugün birçok genç, haberiniz var mı? Yoktur. Nasıl olsun ki?

Turgut Özakman vardı, o da size yetiyordu. Fazlasına gerek yoktu. Kalemi en güçlü muhalif yazarınız da Yılmaz Özdil olunca…

Kazanmanız zaten mucizeydi.

Kaybetmeniz mukadder oldu.

Bir sebep daha var, söylemezsem olmaz. Vicdanım beni rahatsız eder. Yıllarca düşmanlık ettiğiniz o malum güruhla ittifak yapmanızın millet nezdinde mide bulandırıcı karşılandığını bilmiyorum söylesem mi?

Artık söylemiş bulundum. Şarkıda dediği gibi: sözlerimi geri alamam!

Bu daha başlangıç, zırıldamaya devam!

https://twitter.com/SarikayaKa

 

Kadir SARIKAYA

Kaçırma vatandaş, kaçırma, aynı film bininci kez dönüyor, aynı matinede. Bu defa izlemesi bedava. Saldırganlığı abartıp işi nihayetinde şaklabanlığa da döktüler, iyi mi?

Yüzde 45 almışlar, ama bu da yetmezmiş. Milletin yüzde 55′i istemiyormuş çünkü. Bu hesaba göre milletin yüzde 72′si CHP’yi, yüzde 85′i de MHP’yi istemiyor. Buna da takacak bir kulbunuz var mı? Yoksa onu da biz mi size yollayalım? Takacak bir yer bulursunuz elbet, onu da biz söylemeyelim artık, ayıp olur.

‘AKP yerel seçimleri yaptırtmayacak, bunun için de Suriye’ye savaş ilân edecekler’ diyen akıl fukaraları da her başarısızlığa kulp takmayı seven bu kırıntıların arasından çıkmamış mıydı? Şimdiden ellerini sıvazlamaya başladılar. (Bu kafayla ömür boyu sıvazlamaya devam edeceklerini kendileri de pekâlâ biliyorlar)

İlk hedeflerinde Ağustos’ta yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri var.

Cumhurbaşkanlığı seçimini nasıl sabote edeceklerini kara kara düşünmeye başlamışlardır. Ah, pardon, onlar düşünemezler, ancak emir alırlar. Emir aldıkları yerlerin verdiği tavsiye, taktik ve stratejilere göre bir plan belirleyecekler, itaatkârlıklarını ispat için de her türlü hokkabazlığı yapacaklar. Halk oyuyla başa gelen Erdoğan’ın meşru bir lider olmadığını, diktatör olduğunu, AK Parti’nin de bundan mebni meşruiyetini kaybettiğini papağan gibi tekrarlayacaklardır.

Onlara göre üst üste sekizinci kez seçim kazanan AK Parti meşru değildir. Gel gör ki, 15 sene boyunca seçimsiz, re’sen atama yaparak ülkeyi yöneten, valinin aynı zamanda hem parti üyesi  hem de belediye başkanı olduğu (Bknz: Nevzat Tandoğan) tek parti devri meşrudur. Kargaları çağıralım da bir zahmet gülsünler.

‘Yıkılmadık, ayaktayız’ gevelemelerinizi dinlemekten biz usandık. Kendi seçmeninize bunu anlatın, belki beraber omuz omuza ağlaşırsınız.

En çok neye ifrit oldu bu millet biliyor musunuz? Yapış yapış riyakârlığınıza.

Senelerce devlet için en büyük tehlike olarak gördüğünüz cemaatle kol kola girdiniz. Cemaate olan düşmanlığınızı bir çırpıda unutup çifte kumrular gibi sarmaş dolaş oldunuz. Bu çapsızlığınıza karşı hak ettiğiniz cevabı da 30 Mart seçimlerinde bir güzel aldınız.
Şimdi de kalkıp ‘Daha bu iş bitmedi’ nutukları atıyorsunuz.

Hayır, bu iş 3 Kasım 2002′de bitmişti aslında. Siz biraz geç uyandınız.

Cemaatçisi (daha aristokrat jargonuyla camiacısı), cemaate yapışan işbirlikçisi, ulusalcısı, ulusolcusu, çakma solcusu, jakobeni, ağır faşisti, dönme liberali, sözde demokratı, birleştiniz, gene de başaramadınız.

‘Önümüzde cumhurbaşkanlığı seçimleri varmış, Tayyip aday olursa köşke çıkartmayacaklarmış’

‘Daha 2015 genel seçimleri varmış, bu defa mutlaka mutlaka hükümeti düşüreceklermiş’

Neyle? Darbeyle mi? O iş çoktan geçti. TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesi değişti. O esnada espresso içtiğinizden haberiniz olmadı galiba. Ayaklanma? O da zor. Y çocuklarıyla bu işin olmayacağını da anladınız. BM Müdahalesi? Yok, o kadar da alçak olamazsınız.

Siz yine de enseyi karartmayın. 2120′ye kadar yolu var bu işin.
Demirel’i mezarından kaldırıp CHP’ye mührü bastıracak azmi sizde görüyorum çocuklar, ha gayret.

Mutlaka devireceksiniz bu hükümeti.
Yalnız o arada kıyamet koparsa karışmam.
Borunuz İsrafil’e ötmez çünkü.

 

Ağlama çapulcu ağlama, milletin dediği olur!

Kadir SARIKAYA

https://twitter.com/SarikayaKa

Malumunuzdur, günler önce kendisine jakoben süsü veren bir tuhaf adam, güya tebdil-i kıyafet ederek halkın arasına karışmış, Yenikapı’daki AKP Mitingini fantastik gözlerle müşahede etmişti. (Ay ne gerici adam müşahede falan diyor, Osmanlıca kelimeler kullanıyor.)

Bu çapulasa Twitter üzerinden bir teklifte bulunmuştum. ‘Gel’ demiştim, kozlarımızı canlı yayında paylaşalım. Çapulcan, benim hangi yetkiyle kendisini canlı yayına davet ettiğimi sordu, çapulgül’ün bendeleri de ‘Sen hangi sıfatla bu adamı yayına çağırıyorsun?’ diye bana çıkıştılar. Takip edenler varsa mutlaka hatırlayacaktırlar. Ben de cevaben manavlık yaptığımı söylemiş, ekmeğimi salatalık, hıyar, bilimum taze acur ve kallavi boyutlu, endamı geniş patlıcanları pazarlayarak çıkardığımı söylemiştim.

Çapul, Cüneyt Özdemir’den teklif aldığı için kıdemi düşük medya mensuplarının ısrarlı tekliflerini reddetti ve gece kulübünü arka kapıdan terk etti. Neden? Çünkü karşımda kepaze olacağını biliyordu. Günlük Türkçe kelime kullanma limiti takribi olarak bir Mercedes CLA 200’ün hız ibresine tekabül ettiği için (360 mıydı, neydi? Ay biz bilmeyiz öyle şeyleri kardeş, varsa yoksa metrobüs. ) karşıma çıkmaya, nasıl derler, maçası yemedi.

Bunu da öyle artistlik olsun diye söylemiyorum, yanlış anlaşılsın istemem. Tepkim biraz da Cüneyt Özdemir’eydi aslında. Sen al kendin gibi düşünen adamı, koy karşına, birlikte goygoy yapın. Körler sağırlar, birbirine def çalsın dursun. Karşıt fikir olmadan ne anlamı kalır tartışmanın?

Zira AKP mitinginde, kısa boylu, bodur (en son Japonya’da görmüş böyle insanları, halbuki Yüzüklerin Efendisi filminde de mebzul miktarda bulunurdu cücelerden. İzlemiştir muhakkak) bulgularla beslenmek zorunda kalan kapıcı Muharrem’leri evlere temizliğe gelen Hatice’leri görmüş, apışıp kalmıştı.

Dünyanın bütün sodalarını içse yine de hazımsızlığını gideremeyecek olan bu çapul biraderimiz, hızını alamayarak, kendisine dava açmamdan da korkarak (korkma açmam, senin parana ihtiyacım yok) isim vermeden bana en pespaye hakaretleri etmiş. Varsın, etsin. Ben bunu yapmayacağım.

Kaybedenlerin psikolojisi küfre, hakarete, aşağılamaya meyyaldir. Bunun ızdırabını yaşadığı besbelli. Ben acıdım, Allah çevresindekilere sabır versin. Bu denli tahammülfersa üslupla saldırganlaşan tiplerin çevrelerine karşı nasıl davrandığını da herhalde izaha gerek yok.

Yazısında, “çapulcudan yandaş gazeteciye” ifadesi münhasıran geçiyor. Güya kendisini bir Jan Dark, bir Dreyfus, bir Don Kilot (Kişot muydu? Yahu biz kitap da okumadığımız için bilmiyoruz tabii böyle şeyleri) zannettiğinden kendisine bir vazife biçmiş.

Cevap vermiş yiğido.

Cevap yazısında sarfettiği cümleler, liseli aşkından apansız ayrılan bir ergenin hezeyanlarıyla dolu olduğu için pek kaale alınacak bir tarafı da yok. Bakmayın işte, maksat cevap vermek olsun, havanda su dövecek.

Ne diyordu Theodor W. Adorno? ‘Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak.’ Hemen şimdi gözleri parlamıştır. O sözü Adorno söylemedi ki lan, diye gözyaşları klavyeye düşmeye başlamıştır. Malum, AKP mitingine giden insanları gözlemleyip bol bol ağlamış. Adorno değil elbette, hemen heveslenme açık buldum diye, Andy Warhol söyledi o sözü.

Evet çapul. Sen de 15 dakikalığına bir meşhursun artık. Bol bol Cüneyt’in programına çıktığın görüntüleri şahsi sosyal paylaşım alanında, Twitter’da, orada burada paylaşır, taşradan büyükşehire yeni gelmiş üniversite birinci sınıfta okuyan birkaç kadından da övgü dolu mesajlar alır, bu bahaneyle tanışır, Asmalı’da da bir iki kadeh atarsını belki kim bilir?

Bizim gibi sanattan, aşktan, edebiyattan ve hiçbir nefasetten anlamayan bulgurla beslenen hükümet yalakaları da herhalde anca çay içeriz. Çünkü tiyatroya gitmeyi de en iyi siz bilirsiniz.

‘Devlet tiyatroları kapatıyor’ da diyeceklerdir şimdi. ‘Kapatmıyor, aslında geliştiriyor’ diyeceğim, buna da inanmayacaklar. Şartlanmış beyinleri ikna edemezsiniz. Ne diyordu Zinedine Zidane? ‘Atomu parçalamak, önyargıları parçalamaktan daha zordur.’ Einstein canım Einstein, hemen kudurma.

‘Bu millet ne olup bittiğini çok iyi biliyor’ demişsin. Aynen öyledir. Çok da iyi bildiği için inadına her seçimde sizi sandığın karanlık dehlizlerine gönderir. Siz de Aziz Nesin’den ‘Aman da bu milletin yüzde 60′ı zaten aptaldır’ iktibasları yaparak züğürt tesellisinin dibine vurursunuz.

Millet ne olduğunu iyi biliyor, bir tek siz bilmiyorsunuz. Anlayamayan da sizsiniz. Anlayamadığınız için her seçimde kaybediyor, acınacak hale düşüyorsunuz. Dilimizde tüy bitti söylemekten, lafla peynir gemisi yürümez, öyle Gezi mezi, ayaklanma, bunlar 70′lerde kaldı. Woodstock 69 konserleri artık yapılmıyor. Jefferson Airplane gibi bir grup yok artık. Syd Barrett öldü, Depeche Mode yokları oynuyor, Cohen desen yaşlandı. Hippi çağı geride kaldı çapulcu. Artık realizm çağı başladı. Romantik hayallerle olmuyor.

‘Direne direne kazanacağız’ diye attığınız o sloganlar en fazla egonuzu şişirmeye yarıyor. Ha, bir de yanınızdaki hatun size biraz daha hayran oluyor. El yumruk şeklinde havada; ‘Foooşizmee koooorşoooo oğmuz oğğğğmuzaaaa’

Excusez moi (dayanamadık, gene Fransızca konuştuk, mon dieu) bu memleket sizden daha âlâ faşist görmemiştir, emin olunuz çapulcular.

Temmuz 2013′de, Kadıköy Starbucks’ta kahve içerken, eyleme katılmadığımız için yuhalanmış, cam çerçeve indirilmiş, vatan haini ilân edilmiştik. Demek iktidara gelecek olsanız tiranlığın ağababasını sizden göreceğiz.

‘Satılmış kalemler’ gibi ucuz edebiyat parçalamarı yapman, artık muhalefet anlayışınızın leş gibi koktuğunu gösteriyor. Bu durumda hükümete muhalif gazetelerin yazarları da kalemlerini satmış olmuyor mu? Buna Latince’de ‘argumentum ad absurdum’ diyorlar. Öğren de gel maralım. Saçma misal, misal teşkil etmez. (Ohooo, daha misal kelimesinin anlamına bakacak, teşkil nedir onu öğrenecek. Bir de peşkir var. İç Anadolu yöresinde havlu olarak tesmiye edilir. Hadi tesmiye kelimesinin anlamına da bakıver çapul, eline mi yapışacak? İngilizce’yi canhıraş öğrendiğin gibi hakiki Türkçe kelimeleri öğrenmeye neden hevesli değilsin?)

Kendisini asrın kahramanı zanneden bu adam, kalkıp ‘toprağım’, ‘halkım’ gibi, bugün en şedid sosyalistlerin bile kullanmaktan imtina edeceği klasik gevelemeleri tekrarlamış. Yeni yeni öğreniyor abisi. Alışacak daha.

Sahi, en son ekranlarda ‘toprağım, benim insanım, benim halkım’ diye diskur çeken bir Nihat Genç vardı, ne oldu ona? Ona mı özendin çapulcanım? Özenme. Nihat’ın kariyeri pek parlak seyretmiyor şu sıralar. Düşenlere oynama, kaybedenlerden olursun.

AKP Mitingine gidenleri sapına kadar hor gördüğü yazısında ayrımcılık, faşizm, elitizm yokmuş, öyle söylüyor.

Sonra utanmadan diyor ki ‘Ben o yazıyı yazarken ağlıyordum.’

Hayır, ağlamıyordun.

Bak ben sana o yazıyı yazarken ve yazıp yayınladıktan sonra neler hissettiğini söyleyeyim. Kendini iyi tanı. Antidepresan kullanmaya başlayacaksın yoksa.

Sen o yazıyı yazdıktan sonra müthiş bir tespit yaptığını düşündün. Kitleler bunu okuyacak, yaptığın gözlemleri haklı bulacak ve sen de bir halk kahramanı olacaktın. Ama tutmadı. Tutmaz. Beceriksizsin çünkü. O yazıyı yazarken ağlamadığın gibi tavus kuşu gibi şişindin, gelecek tepkileri bekledin. Baktın ki tepkiler sert geliyor. Senin yandaşın Geziciler bile sana hırlamaya başladı, hemen tırıs tırıs topukladın, geri adım attın.

Yılmaz Morgül de ağlıyor ona bakarsan. Ağlayacaksan onun gibi ağla. Adam hiç olmazsa samimi.

Ben de zaten kendisini destekliyorum. Morgül’ü canım. Seçimlerde değil, musikide. Çünkü musikide herkes iki yüzlü. Lakin sen de iki yüzlüsün çapulas.

Çünkü şov yapıyorsun. İşi ajitasyona vurarak parsayı toplayacağını düşünüyorsun ama yemezler. Diyorsun ya ‘millet ne olup bittiğini çok iyi biliyor’ diye. Evet, biliyorlar ve size geçit vermeyecekler. 80 senedir ülkenin başına çöreklendiniz, usanmadınız, AKP seçmenini oyunu erzağa, makarnaya satacak kadar alçak zannettiniz. Hayır, onlar oylarını makarnaya değil, dik duruşa sattılar. Çünkü Erdoğan 80 senedir sizin karşınızda dik durabilen tek adam. Buna da fena içerliyorsunuz. Acınızı anlıyorum. Siz eğildikçe halk yükseliyor.

Siz küçüldükçe, halk büyüyor.

Ayrımcılıktan bahsetmişsin ama, ayrımcılığın kralını ODTÜ’de bildiri dağıtmaya çalışan başörtülü kızlar kovulurken gördük, Gezi Parkı tantana günlerinde, Ak Parti’ye oy veren insanlara yapılan aşağılık psikolojik baskıyı bizzat yaşadık.

Yutturamazsın, boşa uğraşma.

Sen, kendi akranlarını kandır. Siyasete de hiç bulaşma. Şekspir olsam ‘Sana şemsiye yap’ derdim ama o bile bir maharet ister. Sense, sadece kin kusuyorsun.

Demiş ki; ‘Ey yıkılmaya mahkum ayrıştırma projesinin müptezel tetikçisi sana diyorumki KORK’

(Ki ayrı yazılacak)

Korkmuyorum. Korkmuyoruz. Korkmayacağız.

Sevan Nişanyan’la röportaj yaptığımda bana harikulade bir tespitte bulunmuştu;

‘Bu ülkede korkmayacaksın. Güvercin tedirginliğiyle yaşamaya gelmez. Köpek gördün mü, üstüne değnekle yürüyeceksin.’

Looserlığını (looser İngilizce’de gevşek demektir. Bazı arkadaşlar yanlış yazdığımı söylemişler. Loser ayrıdır, looser ayrıdır. Öğrenin bunları. ) ispata devam etmişsin;

Neymiş, beyefendinin yazısı iki günde benim televizyonumu seyreden toplam adam sayısından çok okunmuş. Eee, ne değişti, eline ne geçti? Mühim olan hani nitelikti? Milyonlarca sinek var, gaita yiyor. Bu sinekleri muteber mi kılıyor k.o.ç?

‘Bu işler bittiğinde’ (herhalde devrimden sonrayı kast ediyor) bana bir el uzanmayacakmış. Kendime sağlam bir yer edinmeliymişim.

Ben sırtımı Allah’a yasladım, umurumda bile değil hangi sağlam mevkiilerde olacağım. Aylık iaşemi karşılayayım, bu bana yeter. Ama sana yeter mi? Japonya’ya nasıl gideceksin yoksa?

Yazının devamında Leonard Cohen’in tabiriyle ‘kötü şairlere’ nal toplatacak betimlemeler yapmış çapulas. Saklı zevkle izlemeler, yüksek duvarı bir hamlede yıkmalar, dişlerin arasından tıslamalar….Kadın olsam vallahi etkilenir, bir akşam yemeği için sana davet mesajı yollardım.

Sonuç? Elle tutulur tek bir argüman sunabildin mi? Yok? Atıp tutmaktan başka bir halt bildiğin yok çünkü. İşte kaybetme sebebiniz de tam olarak budur. Yalnızca laf, yalnızca söylem, yalnızca goygoy, yalnızca dedikodu.

İş? İş yok. İşe gelince kaytarır, kaçar, anca kofti bloglarınızdan sağa sola balgam atarsınız. ‘İşe, icraata gelin’ desek, hemen topuklarsınız. Tabiatınızda var topuklamak. Yapmak için değil, yıkmak için varsınız.

Çok uzattım. Sana bu kadar cevap vermek bile benim için bir zulümdü. Bir daha hakkında tek kelime ne konuşacağım, ne de yazacağım.

Fakat ağlamış olmana kalbim cız etti. Mitingte akıttığın gözyaşlarını seçim akşamı için de sakla.

Ağlaman bir işe yaramaz, beyhude yere pandispanya çocuğu ayağına yatma. Timsahlar da gözyaşı dökerler. Dökerler ama, o gözyaşlarının ‘palavradan’ ibaret olduğunu sağır sultan bile bilir.

Gözyaşının sahtesi olduğunu biliyorduk da, selfiesi olduğuna da ilk kez şahit oluyoruz.
Bir ve beraber olmamızı istiyorsanız çapulcular, önce siyaset nedir bileceksiniz, politikanın bilardo oynamak olmadığını anlayacaksınız, slogan atmayı bıakıp aktif siyasete katılacaksınız.

Yoksa daha çooooook ağlarsınız.

Gerçi ağlamak iyidir. Rahatlatır insanı. Kaybedişi bir nebze olsa hafifletir.

Şansa bak ki bugün de 30 Mart. Mendiller hazır mı?

 

Cumhuriyetin İlk Siyasî Cinayeti: Ali Şükrü Bey

Vak’a: Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu meclisinde Trabzon milletvekilliğini icrâ eden Ali Şükrü Bey’in 27 Mart 1923′de boğularak katledilmiş olması.

Evveliyat: Ali Şükrü Bey, meclisin bidayetinden itibaren, adeta seyf-i meslul misali tek başına dev bir muhalefet ordusu gibi mücadele etti. Kurucu mecliste ilk çıkarılan kanunlardan biri olan Men-i Müskirat (Sarhoşluk Verici İçkileri Yasaklama) Kanunu onun verdiği takrir neticesinde mer’iyete girebilmişti. Lozan Sulh Muahedenâmesi’nin görüşüldüğü günlerde, görüşmeler inkıtaa uğrayınca yurda dönen murahhas heyetinin, Lozan’da verdiği tavizler, mecliste son derece şedid münakaşalara medar olmuş, tenkid ve tarizlerin en ateşlisini de Ali Şükrü Bey deruhte etmişti.

Gelişme:

A)Mustafa Kemal Paşa

Lozan’dan dönen murahhas heyeti Misak-ı Milli’den büyük feragatlarda bulunmuştur. Meclisin buna göstereceği sert reaksiyon tahmin edildiğinden, heyet Türkiye’ye döner dönmez, Eskişehir’de gizlice mutabakata oturduğu iddia edilmiştir. Mustafa Kemal, meclisteki hararetli tartışmalarda Lozan’dan dönen heyete arka çıkmış, verilen takrirlerin, sert muhalefetin karşısında durarak Lozan’da verilen tavizlerin meclis tarafından mesele haline getirilmesine mâni olmaya çalışmıştır. Lozan’daki görüşmelerin tahlili yapılırken, Ali Şükrü Bey, Mustafa Kemal’e o kadar şiddetli muarız olmuştur ki, Mustafa Kemal kürsüden inmiş ve yeniden söz almak isteyen Ali Şükrü Bey’in üstüne yürüyerek;

”Bir haftadır söylüyorsunuz, memleketi zarardide ediyorunuz.” demiştir.

Bunun üzerine Sinop Milletvekili Hakkı Hâmi Bey bağırarak;

”Meclis’de emniyet yok mudur?” diyor.

B)Topal Osman

Dağlarda eşkıyalık yaparken Milli Mücadele’de göstermiş olduğu büyük fedakârlıktan mebni, Mustafa Kemal tarafından taltif edilerek yakın korumalığına tayin ediliyor. Adamlarıyla birlikte, Hitler’in korumalığını üstlenen S.S birliklerine benzer bir teşekkülle, Mustafa Kemal’in şahsi muhafız komutanlığını üstleniyor.

C)Ali Şükrü Bey

Meclis’deki meşhur Lozan tartışmalarının akabinde, Topal Osman tarafından Çankaya Köşkü yakınlarındaki bir eve, konuşmak maksadıyla davet ediliyor ve boğduruluyor. Ali Şükrü Bey’in meclise günlerdir gelmemesi üzerine tahkikat komisyonu araştırmalarına başlıyor. Aramalar neticesinde Ali Şükrü Bey’in cesedi Çankaya Köşkü yakınlarında, yüzeysel ve alelacele gömüldüğü her halinden belli bir vaziyette bulunuyor.

D)Sonrası

Topal Osman, Mustafa Kemal’in adamı İsmail Hakkı’nın taburu tarafından kuşatılınca aklı başına geliyor. Çuvallamış ve kandırılmıştır. Kendisini koruyacağına inandığı “zat” ne hikmetse bundan bir anda sarf-ı nazar ederek Topal Osman’ın göz göre göre öldürülmesine göz yummuştur.

Topal Osman her ne kadar mazlum Ali Şükrü Bey’in katili ise de, vatanperver ve cahil biridir. Bu meş’um cinayeti de vatanı bir hainden kurtaracağı zehabıyla işlemiştir. Akabinde aklının başına gelmesi ne yazık ki bu işten paçayı sıyırmasına yetmemiş, nitekim ölüsü, Ulus Meydanı’na kadar halk tarafından sürüklenmiş, kellesi gövdesinden ayırılarak başsız cesedi, bugün heykeliyle maruf Ankara Ulus Meydanı’na (o zaman heykel-meykel yok) kurulan darağacında ayaklarından asılı vaziyette sergilenmiştir.

Adi bir suikasde kurban giden Ali Şükrü Bey’i bugün layık-ı veçhile bilmek şöyle dursun, ismi Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi tarihini anlatan kitaplara girmemiş, hiçbir şekilde adından bahsedilmemiştir. Ali Fuad Cebesoy, Rıza Nur, Mahir İz ve Falih Rıfkı Atay dışında Ali Şükrü Bey’den bahsetmek neredeyse mayın tarlasında cirit oynamakla müsavi tutulmuştur!

İlk meclisin en menhus vak’ası olan Ali Şükrü Bey cinayetinden Mustafa Kemal Paşa’nın Nutuk’ta tek kelime dahi olsun bahsetmemiş olması calib-i dikkat bir husustur.

Ali Şükrü Bey hakkında bugün dahi yeterli miktarda bilgi mevcut olmamakla birlikte, kurucu meclisin her fikre saygılı olduğunu ve demokratik bir biçimde çalıştığını pompalayıp duran nadanlar, ne hikmetse bu siyasi cinayetten imâ yoluyla bile olsa söz etmemektedirler.

Ne var ki herkes uyusa hakikat uyumuyor. Toprağa gömülen her gerçek bir gün ortaya çıkmak için bekler. ve kendisini gömenleri de beraberine katarak arzın dibine göndermesini bilir.

Ali Şükrü Bey neden öldürüldü? Şiddetli muhalefetinden dolayı mı? Meclisin itaatkâr havasını mı bozuyordu yani? Yok yahu, hiç olur mu öyle şey! Dış mihrakların tezgâhı hep bunlar, oyuna gelmeyelim. Alacak-verecek meselesidir canım!

Dipnot: Ali Şükrü Bey, meclis kürsüsünden “Müddei varsa, benden sual sorsun!” diye bağıran Mustafa Kemal’e “Müddei tarih ve vatandır” diyerek kabadayılık taslamıştı. Bak sen şu kendini bilmeze. Haddi bildirilmiştir efendim.

Kadir SARIKAYA

https://twitter.com/SarikayaKa

Yazıda geçen hakiki Türkçe kelimelerin anlamları için bakınız;

Vak’a: Olay
Bidayet: Başlangıç
Seyf-i meslul: Yalın kılıç
Takrir: Önerge
Mer’iyet: Yürürlük
Muahedenâme: Anlaşma metni
İnkıta: Kesinti
Murahhas: Elçi
Şedid: Son derece şiddetli
Medar: Sebep
Tariz: Dokundurma, sataşma
Deruhte: Üstlenme
Mutabakat: Anlaşma
Muarız: Karşı çıkan, muhalif
Mebni: Dolayı
Taltif: Gönül alma
Sarf-ı nazar etmek: Vazgeçmek
Meş’um: Uğursuz
Zehabıyla: Zannetmesiyle
Layık-ı veçhile: Layığıyla, hakkını vererek
Müsavi: Eşdeğer
Menhus: Uğursuz
Calib-i dikkat: Dikkat çekici
Nadan: Cahil
Müddei: İddia eden

 

AKP Mitingine Katılan Bir Çapulcunun Tuhaf Hikâyesi

  • Polemik

https://twitter.com/sarikayaka

Kadir SARIKAYA

Jantiyom mitinge gidiyor. Breh breh! Jantiyom, Fransızca’dan dilimize devşirme bir kelime. Hani biz göbekli, kıllı hükümet yalakaları Fransızca da bilmeyiz ya, satırı gelmişken söyleyeyim dedim. Aslı ‘gentilhomme’dur. ‘Soylu kişi’ mânâsına geliyor. Herifçioğlunun biri, tebdil-i kıyafet edivermiş de 23 Mart’taki Ak Parti Mitingine sızıvermiş. Bak sen! Bu sızmaları da herhalde yeni ağababalarından öğrendiler zahir. Hani şu yüzme bilmediği için okyanusu geçemeyen zat var ya, ta kendisi.

Ne işi varmış bu junior jakobenin AKP mitinginde? Tabii ne işi olacak? Beyefendi az önce Maria Teyze’sinin Şükran yemeğinden dönmüş, akşamına da iki kadeh brendi atacak.

Bu jakocanın yazısının başlığı ‘AKP Mitinginde bir çapulcu. Hadi linkini de vereyim de âlem çapulcu görsün: http://sarapvepeynir.blogspot.com.tr/2014/03/akp-mitinginde-bir-capulcu.html

‘ Yazısındaki imlâ hatalarını tadad etmeye kalksam cehaletini suratına vurmuş olacağım. Hani en duru Türkçeyi bunlar kullanıyor ya. Atatürk’ün Nutku’nu orijinalinden okuyamayan yeni yetme bebelerden bahsediyorum. Şu Y çocuklarından elbet. Akp Mitingi’ne ‘utanmadan’ da katılmış. Tebdil-i kıyafet etmeyi de unutmamış. Küpeyi çıkarıvermiş mitinge gitmeden önce. Hiç unutmam, bir gece Beyoğlu’nda dördüncü duble viskiyi deviren gayet entelektüel, zatına saygı duyduğumuz yazarlardan biri (ismini zikredersem apışır kalır bazı dangozlar, oldukça meşhur bir zat-ı şeriftir kendileri) göğsünün gere gere AKP’ye rey verdiğini söylemişti de etrafındaki çıtı pıtı GSF talebelerinin beti benzi atmıştı.

Yazımıza mevzu teşkil eden bu küpeli çapulcu da AKP’ye oy verenlerin ‘küpe takanlardan pek de hazzetmediği’ safsatasına kendisini inandırmış olacak ki mitinge gitmeden evvel küpesini çıkarmış. Alimallah, yoksa yırtarlardı kulağını değil mi? (E benim kulağı bilmem kaç yerden delik rockçı kardeşim AKP’ye oy verecek bu seçimde. Ona ne diyeceğiz? İstisna mı?)

Berbat imlâ hataları (ulan imlâ hatasının düzgünü mü olur) ve düşük cümlelerle yazdığı yazısında bu Y nesli mensubu küpeli çapulcu arkadaş, Yenikapı’ya kadar taksiyle gidiyor. (Karşıdan geliyor ise Marmaray’a binmesini tercih ederdik. Malum 15 dakika. Yoksa denizin dibinde birden betonların çöküp sular altında kalacağını mı zannetmiş? Sokaklarda bedava dağıtılsa bile kimsenin almadığı şu düşük satışlı gazetelerden biri de Marmaray’da su kaçağı olduğunu iddia etmişti de neremizle güleceğimizi şaşırmıştık. Oldu olacak tesisatçı Taner Usta’yı da çağıraydılar. Belki bu memleketin hayrına bir iş yapmış olurlardı.)

Jakoben minik konuşmaya devam etmiş. Kimmiş bu AKP mitingindeki insanlar? Onları görünce küçük dilini yutmuş. Gettosundan azıcık dışarı çıkıp şöyle Bağcılar taraflarına yolu düşse başka nerelerini yutar diye merak etmiyor da değiliz.
Kimmiş bu AKP Mitingi’ne gelenler? Aynen junior jakoben çapulcunun tabiriyle (ya da chapuller mi demeliyiz, daha eksantrik duruyor) aktarıyorum;

“Onlar görmezden gelinenler…evet, bugüne kadar gözümüzün önünde olan ama görmezden geldiğimiz insanlar var ya, hani farkına varmadığımız, hani iki kelime konuşmaktan sıkıldığımız…”

Öf, okurken sıkıldım, inanın yarısında uykum geldi, bir fincan daha kahve koydum kendime. Konvansiyonel edebiyat teranelerini tekellüm etmiş. Beşinci sınıf bar filozofu gevelemeleri. Cümle kurmaktan aciz olduğu, sürekli ‘hani’ demesinden belli.

Hayır efendi, işte orada duracaksın. Onlar, sizin görmezden geldikleriniz falan değil. Onlar, siz olmadan önce de, siz babanızın portakallarında sörf yaparken de oradaydılar. Siz onları görmezden gelmediniz, onlar sizi hiçbir zaman tanımadılar. Sizi umursamadılar bile. Siz onları umursadınız. Umursadığınız için her seçimde onları AKP’ye oy verdikleri için aşağıladınız. Köylü dediniz. Hakir gördünüz. Kıçındaki donun ipliğini fabrikalarda dokuyan işçilerin onlar olduğunu unuttunuz. Onlar sizi tanımadılar. Siz de onları görmezden gelmediniz. Çünkü size yalvarmadılar. Sizin onları görmezden gelmeniz için size yalvarmaları gerekiyordu. Daha acısını söyleyeyim jakoben junior, onlar sizi hiç takmadılar.

Junior jakoben abuklamalarına devam ediyor. Kendi dilinden AKP mitingine gelenleri kategorize ediyor;

“Çocuğumuzun bakıcısı Nermin Abla…”
“Sitemizin güvenlik görevlisi Kadir…”
“Tekstil atölyesinde günde 12 saat sigortasız çalışan Hatice…”

Tam burada durmam lâzım. Yahu bu ezilmiş, görmezden gelinen köylü AKP’lilerin isimleri neden hep Nermin, Kadir, Hatice?

Benim adım da Kadir gerçi. Sitenizin güvenlik görevlisi değilim ama bir akşam misafir ederseniz az pişmiş sığır etinizi yemeye gelirim. Evvela güvenlikçiye kimin için geldiğimi söyleyeceğim, sonra siz teşrif buyurup kameradan bakacaksınız, benim güvenlikçi Kadir değil de gazeteci Kadir olduğumu anlayınca da içeri buyur edeceksiniz. İki el de poker atar mıyız?

Zaten bu çocuk bakıcısı Nermin’in validesinin adı da kesin Züleyha’dır. Kadir’in babası desen adı garanti Muharrem’dir. Bunların arasından Ayberk, Tolga, Can kolay kolay çıkmaz. Onlar size has isimlerdir çünkü. Öyle midir? Hayır tosun, devir değişti.

Algılarınızın çöküşünü ilan ediyorum. Güya özeleştiri yapayım derken içinizden akıttığınız o küf kokulu zehri size gösteriyorum. Tahkir ve tezyif ederken dahi isim seçiyorsunuz. Gündelikçi Dilara niye yok? Evlere temizliğe gelen Selin? Çocuk bakıcınızın adı neden Yeliz değil? Sizin 80 senelik örümcek bağlamış dimağlarınız başka notaları basamıyor mu? Bu kadar mı sınırlı muhayyileniz? Vallahi öyleymiş. Bir yaşımıza daha girdik. (Şaka yahu, biz sizi zaten biliyoruz)

Junior jakoben, Mahsun Kırmızıgül misali ‘Hepimiz kardeşiz, bu kavga ne diye?’ zımbırtısını terennüm etmeye çalışırken yine tökezliyor. Bir müddet AKP mitingine gelen halk yığınlarının sırtını ‘onlar da aslında bizden, bakmayın öyle olduklarına, içimizden biriler’ kabilinden sıvazlamaya çalışsa da muhtevasındaki çürümüş foseptiği yine boşaltıyor;

“Onlar talimatla bayrak kaldıranlar… İtaat edenler…”

“Onlar beslenemedikleri için boyu benden kısa olanlar…en son Japonya’da metroda böyle hissetmiştim…ama onlarınki genetikti, bizimkisi yetersizlik…”

Beslenemedikleri için değil lan, inanmayacaksın ama vallahi genetik. Günde yarım ekmek helvayla beslenen uzaktan kuzenimin boyu 2 metre, ben protein, mineral, meyve ağırlıklı beslendiğim halde 1.75′i geçemedim. Burada da çuvalladın yavrucuğum. Sana gene hep yek gözüküyor. En son Japonya’da görmüş böyle kısa bacaklı bodur insanları. (Bak yurtdışına da çıktım haaaa, Uzakdoğu’ya kadar gittim, ona göre)

Sonra yine sevgi pıtırcığı oluveriyor. Adeta bir Şirin Baba. Pardon junior şirin çapulcu. Bakın ne diyor;

“Hepsi can, hepsi canan! Onlar biziz!’
Vallahi Mahsun Kırmızıgül’e çok kızıyorum. Müziği bıraktı bırakalı meydan böyle iş bilmezlere kaldı. Güya kardeşlik edebiyatı yapacaksın ama öncesinde yetmiş iki hakareti art arda dizeceksin. Yemezler. Onlar can, doğru. Ama ne senin cananın, ne de onlar sizsiniz. Siz, gettolarınızda takılırken onlar haftada bir dışarıda iki bardak çay içmeyi  bile lüks addedenler. Sizin en büyük derdiniz arabanızın dış cephesine mat kaplama yaptırmakken onlar aylık akbil doldurmakla meşguldüler. Bırak tatavayı koçero, bas geç akbili. Sen de taksiyle gel, ne uzatıyorsun mon cher?

Zırvalamalarına devam etmiş bu junior jakoben;

“Nerede ise tamamı geldikleri ilçe teşkilatı tarafından sağlanan anlık veya devamlı yardıma muhtaç”

Aydınlık Atatürk Türkiyesinin emanet edildiği çapulcunun kurduğu cümlelere bakın. Anlayan varsa beri gelsin. Cümlenin ne başı belli, ne kıçı. Ama ben yine de tercüme etmeye çalışayım. Diyor ki jako (bundan sonra kendisine kısaca jako diyeceğim. Alınmaz umarım. Samimiyetimize binaen. Naber cakabo?’ gibi)

Jako diyor ki;

Mitinge katılan 1 milyonu aşkın halk yığığının ekseriyeti, aslında ilçe teşkilatı tarafından besleniyor. ‘Anlık veya devamlı yardıma muhtaç’ imişler. ‘Anlık yardım nasıl oluyorsa?’ Anlık makarna yardımı mı? Gecenin köründe Ak Parti ilçe teşkilatlarından birini arayıp ‘acil makarna istekleri mi zuhur ediyor bu halk yığınlarının?’ Söylesene be jako, ne saçmalıyorsun Kozmos aşkına?

O mitinge arabalarıyla gelenler olduğu gibi, elbette otobüsle gelenler de oldu. Muhakkak ki yardıma muhtaç olanları da vardı. Ancak ‘neredeyse mitinge katılanların tamamı’ gibi tırışkadan bir genellemeyle Yenikapı’yı dolduran kitleyi camii avlusuna doluşmuş güvercinler gibi göstermeye çalışmak nasıl bir hadsizliğin dışavurumu? Burnu büyüklük desen değil, en hafif tabiriyle ‘insanlık düşmanlığıdır’ bunun adı. ‘Kendilerinden olmayanı hayvandan aşağı derekede gören, looserlığın dibinde olduğu halde zatını Everest’te zanneden acınası insanların halet-i ruhiyesidir bunun adı.

Hayır efendi, Yenikapı bir panayır değil, bir karşı çıkıştı, bir gövde gösterisiydi, bir ‘haddinizi bilin’ uyarısıydı.

Bunun idrakine varamamış olmanı elbette junior bir jako olmana veriyorum jakabo.

Junior jakoben jako devam ediyor zırvalarına; AKP mitingine katılanlar naiflermiş, iç savaş çıkarmaları çok zormuş.

Yumuşaklarmış. Y çocukları gibi cesaretli değillermiş, kenetlenmiyorlarmış, ortak hedefe yürümüyorlarmış. Bu Y çocukları ölüyormuş ve ölmeye gidiyorlarmış.

Marketlerde, kozmetik reyonunun hemen çaprazında ‘Ne alırsan bir lira’ kitapları bulunur. Bu çapulcu arkadaş da bir liralık kitapların yazarları gibi ucuz romantikliğin dibine vurmuş. AKP seçmeni iç savaş çıkartmaz. Çünkü aylardır bunu yapmaya çalışanlar, sizin gibi sözümona masum Y kuşağının sırtına yapışmış illegal örgütlerdi. AKP seçmeninden deli cesareti bekleyemezsiniz, çünkü AKP seçmeninin kaahir ekseriyeti hayatını çalışarak kazanmak zorunda. AKP seçmeninin vakti yok çünkü. Sen Japonya maponya geziyorsun ya cünyırım? Şşt, naber?

Siz ölmeye gitmiyorsunuz. Bulgurla beslenmek zorunda kalan yoksul ailelerin çocukları ölüyor,  size düşen, her gelen yeni ölüm haberini retweet etmek oluyor. Hepsi bu. Sad but true?

Birilerinin ölmeleri için, sabahtan akşama (sizin piçleştirdiğiniz Türkçe tabirle söylüyorum) Twittter’da tweet ‘kasan’ da sizdiniz, hatırlayın. Siz oturduğunuz yerden patlamaya hazır zavallı fakir çocukları kandırarak ölüme yolluyorsunuz, üstüne utanmadan ‘ölmeye gidiyoruz’ romantikliği yapıyorsunuz. Üstelik bu romantizmin elle tutulur tarafı da yok. Ucuz, leş, kokuşmuş bir romantizm. İçi boş, içi kof bir romantizm. Sen ölmeye gitmiyorsun jakoben çocuk. Sen, oturduğun yerden ölümleri seyrediyorsun sadece.

Jakobenin zırvalarından ben bıktım ama o devam etmiş. Erdoğan helikopterden talimat yollamış. ‘Arka kısma insanları alın, dışarıda kalanlar var’ demiş. Halkın da çok hoşuna gitmiş bu aşağılayıcı davranış! Öyle diyor  tebdil-i kıyafet Yenikapı’da fink atan çapulcu.

Yazısında satırlar boyu araya serpiştirdiği hakir görmelelerle (güya bunu gizlemeye çalışsa da kabak gibi sırıtıyor aradan) AKP mitingine gidenleri bir Merinos koyunu ilan etmediği kalmış olan bu çapulcu biraderimiz, mitinge gelen yüzbinlerce insanın yönlendirilmesine bozulmuş.

‘Zaten bunlar yönlendirilmeden yapamazlar’ diyor. Eh, siz Gezi Parkı tantana günlerinde Twtitter’da insanları yönlendirip galeyana getirirken iyiydi de miting alanında insanlar izdihamdan telef olmasın diye yönlendirilince mi kötü oldu? Neremizle gülüyorduk, pardon?

Mitinge gelenleri aşağılamaya devam ediyor jakocan. ‘Hayatları boyunca aç kalmamak için talimat alanlarmış‘ onlar. Peki, sen hiç aç kaldın mı Jakocan? Japonya’ya gidebildiğine göre aç kalmamışsın. Suşi de yedin mi orada çapul kardeş? Burada da var artık gerçi. Fena da yapmıyorlar ‘hani’.

Çapulcu olduğunu iddia eden bu Y çocuğunun anlattıklarını benim midem artık kaldırmamaya başladı. İfrazatını akıtmaya devam ediyor;

“Kadınlar gerçekten seviyor onu… duruşunu seviyor… sesini seviyor… kabul etmek lazım… ben cinsel olarak uyarılmış gözler gördüm orada…”

Kafa yapısının sığlığına, rezaletine bakın. Yahu siz değil miydiniz, insan saçtan tahrik olur mu canım, kadınları kapatmak da nedir, diye feryat figân bağıranlar. Cinsel olarak uyarılmış gözler nedir? Çapulcu gözlerin neler görüyor öyle Çapulas? Ya da o cinsel olarak uyarılmış gözler bizzat senin gözlerin olmasın? Hava biraz sıcaktı, başına güneş geçti diyeceğim, ama şapkası da vardı gerçi çapulcu kardeşin.

Şimdi sıra geldi bunun gibi düşünen çapulcanlara. Ki hepsi de birbirinin aynıdır. Bakmayın öyle ‘biz bireysel takılıyoz abi’ ayaklarında gezdiklerinde. Bazılarını Beyoğlu’nun leş barlarında, kimilerini Sushico’larda, kimilerini de Midpoint’lerde bulabilirsiniz. Hep bir ağızdan tekrarladıkları ancak hiç usanmadıkları kusmuk hep aynıdır; bu halk cahil abi!

Her kimseniz, neyin neyiyseniz, kimin fesiyseniz, kimin serpuşu, kimin gocuğu, kimin çocuğuysanız, kimin fötr şapkasıysanız çapulcu çocuklar ve bilumum jakocan, jakoben, jakuzi, jaluzi, cano, kanka ve cakabolar, şunu çok iyi bilmeniz gerekiyor;

Ak Parti, iktidarını mitinglere gelen binlere değil sizin gibilere borçludur. Aslında AKP oyunu seçmeninden değil, sizden alıyor yani.
Bir öğrenemediniz çünkü bu millete ‘lolo’ yapılmayacağını.

Unutmuyor oğlum işte bu çarıklı erkan-ı harpler kendilerine yapılanları. Günü geldiğinde alıyorlar intikamlarını. Anadolu kedisi, artık Anadolu kaplanı olmaya doğru tekamül seyrinde ya, işte siz buna bozuluyorsunuz. Mercedes’e artık yalnızca sizin zümre değil, bozkırlı Anadolulu da biniyor, bu da zorunuza gidiyor.

Bir türlü idrak edemediniz şu milletle maytap geçilmeyeceğini.

Millet lenduha gibidir. İri kıyım bir insana benzer, bedeni çok büyüktür. Çok büyük olduğu için de İngilizler buna bir atasözü uyduruvermişler;

“Elephants never forget”

Yani “Filler asla unutmazlar”
Unutmuyorlar.
Menderes’in İmralı’da asıldığı 17 Eylül 1961′den beri unutmuyorlar.
Öyle de fil hafızalıdır işte bu millet.
Hani siz diyorsunuz ya ‘koyun bunlar koyun’ diye.
Hayır tosunum, fil bunlar fil!
Eziverirler, farkında olmazsınız.
Sonra da ‘Gidelim bu ülkeden, yurtdışında yaşayalım’ geyiği yaparsınız.
Tutmayın küçük jakobenleri. Gitsinler şöyle bir Japonya görüp gelsinler. İstediklerini değil de havalarını alıp gelirler belki.
Döndüğünüzde şeriat gelmemiş olur, merak etmeyin.

Tayyip Erdoğan neden kaybetmiyor?

 

  • Türkiye’nin son 80 yıllık kısa özetine bir başka açıdan bakıyoruz; şimdi gözlerimizi artık dört değil, dört yüz kırk dört açıyoruz!

Kadir Sarıkaya

 

Hakir gördükleri, acımasızca ve istihfafla baktıkları o ”Zenci Türkler” bir gün topyekün başkaldırdıklarında; elit, jakoben, burnundan kıl aldırmayan ve ”Bebek Bebeklilerindir” sloganına deli gömleğine sarılır gibi sarılan, hayatın ”gustosunu” özgürce tatmaktan müthiş surette haz alan seçkinler, ”muasır Türkiye”nin kalkık burunlu evlâtları, acaba kaçmak için markalı kapaklarını hangi diyara atacaklar?

Hepsinin parası var. ”Hatırlı yerlerde” çok yakın dostları var. Çekler hamiline değil, isme münhasır yazılıyor. O mevkilere öyle kolay gelmediler tabii. Hemen önyargı fitilleriyle ateşlemeyin beyninizi. Çok çalıştılar canım, çok. Kaahir ekseriyeti atadan zengindi, atadan zengin olmayanlarıysa babadan. Ama öyle, ama da böyle ağızlarında ”gümüş kaşıkla” doğmuşlardı bir kere. Değiştirilemez ”gayri kabili rücu” bir alın yazısıydı.

Bundan dolayı onları suçlayabilir miyiz? Hayır. Ama suçlayacağımız başka şeyler var. Emile Zola’nın ”Dreyfus” için kaleme aldığı meşhur ”J’accuse” makalesinde olduğu gibi. Onları itham edeceğiz. Ötekileştirilenler, kenarı itilenler, görmezden gelinenler, aşağılananlar adına onları yargılayacağız.

En iyi okullarda onlar okudular, en iyi üniversitelere onlar gittiler, yurtdışına çıkmak onlar için vakayı adiyedendi. Kendi mahallesinden bile doğru düzgün çıkamayanlar için yurtdışı elbette bir hayaldi. Kaldı ki yurtdışına ”hicret” etmeye mali gücü yetmeyen, sayıca milyonla ölçülemez halk kalabalıklarını ”vizyonsuz” olmakla suçladılar. Onlar neden vizyonsuz bırakılmışlardı, bunu hiç sorgulamadılar. ”Cahil, ayı, avandallı, zonta, kaba, nobran, öküz, Anadolulu, köylü, maganda” dediler. Öyle ya, her şeyi en iyi kendileri bilirdi. En iyi müzikleri onlar dinlerdi. Biz hiçbir halttan anlamazdık. Blues dinleyemezdik, dinlesek bile ”dinleme maharetinden” yoksun kalırdık. Nerede alkışlayacağımızı, nerede susacağımızı biz anlayamazdık. Bize kimse öğretmemişti. Caz desen, bizim için başlı başına bir faciaydı. Bizim ”öküzlüğümüz” yüzünden o çok muteber caz sanatçıları konser bitiminden sonra bise dahi çıkamıyorlardı. Ah, hep bizim yüzümüzdendi. Beyazlar, zencilere çok kızıyorlardı. Daha konser adabı bile edinememiştik. Bulgur ve ekmekle beslenmekten olacak. Annelerimiz yahud eşlerimiz önümüze mozzarella peyniri  koydu da, biz mi okumadık, pardon, yemedik?

Onlara göre parasızlıktan ucuz şarap içmek zorunda kalan serserinin tekiydi. Kendileri Chateau Margaux şarabını yudumlarken, sese ayrı bir buğu katan ve hafif sarhoşlukla beraber gelen yanak kızarıklığını yaşamın güzelliğine ve kentli olmanın ”gustosuna” bağladılar. Peki ya ucuz şarap içen? Onlar ayıydı canım. Paraları yoktu. Köpeköldürene tamah ediyorlardı.  Onlara göre, sokaktaki kıllı göbekli, sakal traşı olmamış, en son ne zaman yıkandığı meçhul, koltuk altı asla deodorant görmemiş adam şarapçı berduştu. Kendileri, lüks rezidanslarında yahud yalnız emsallerinin girebilme ayrıcalığına sahip elit mekânlarında şaraplarını yudumlarken, üzerlerine çöken o ”ağır hayatın” stresinden,koşuşturmacasından, o çok önemli günlük meselelerden biraz da olsa kaçabilmek ve rahatlayabilmek için birer degüstatöre dönüşüverdiler. Sokaktaki şarapçı dayı, yine şarapçı dayı olarak kaldı. Onların içtiği şarabın kıymetiyse kendinden menkuldü.

Kimdi bu Everest tepesinden, geniş ovalara bakma cür’etinde bulunan maskeli seçilmişler?Elit, modern, çağdaş, çok kültürlü anlayışa sahip, adab-ı muşaret kaidelerine hakkıyla riayet eden (bu cümleyi anlamayacaklardır, beni de Osmanlıcı-Mürteci olmakla itham edebilirler) yaşamanın ”gustosunun” farkında, klas bir müzik zevki edinmiş, dünya görmüş ve vizyonu alabildiğine geniş olan bu zevat; gayet pahalı ve ancak küçük  bir azınlığın girebildiği getto tarzı restoranlarında ve lokallerinde, Paris’teki herhangi bir bakkaldan 5 euro’ya satın alabilecekleri dandik bir şarabı 300 liraya satın alarak aristokratlık apoletlerine bir yıldız daha ilâve etmeyi büyük bir gururla deruhte ederler.

En iyi arabalar onlarındı, en iyi mekânlarda en kallavi köşeler onlara ayrılmıştı. Onlar ”halkın” arasında yaşamayı da tabii ki tercih etmeyeceklerdi. 80 senedir bitap düşmüş Anadolu’ndan binbir güçlükle büyük şehirlere, hassaten İstanbul’a göç edenlere ”evrimini tamamlamamış insan” gözüyle baktılar.

Onlar, doğacak çocuklarını Amerika’da doğurmayı tercih ettiler. Çocukları ABD vatandaşı olarak kollarında altın bilezikle doğacaklardı. Bundan büyük ”honneur” olur muydu?

Cahil, bidon kafalı, yağlı göbekli, göğsü kıllı, siyah iskarpinlerin içine beyaz çorap giyen ”andavallı” ayıların olduğu ülkede doğum yapılır mıydı hiç?

Çocuğun çifte vatandaşlığı olacak, hatta çocuk ABD vatandaşlığını, T.C vatandaşlığına tercih edecek, orada başarılı olacak yahud olmuş gibi yaptıktan sonra tutunamayıp Türkiye’ye avdet edip ”vatan kurtaran kumandan” edalarıyla bir süre dolaşacaktı.İşler, hesapladıkları gibi gitmedi. Yabancı dillerden devşirme kelimelerin onları daha entelektüel bir pozisyona getireceği zehabına kapıldılar. Deneysel yerine bir sanat ıstılahı olan ”empresyonizm” dediler. Zevk’in İtalyanca karşılığı olan, hatta tam olarak karşılamayan”gusto” kelimesini benimsediler. Keşke orada olsaydınız tabiri değişti, yerini ”being  there” olmaya bıraktı. Halkla İlişkiler diye bir şey, zaten yoktu. ”Public Relations” vardı. Ama bu cühela takımı (cahilin çoğuludur) Public’i nereden bilecekti ki? Public herhalde köyden büyük metropollere göçmüş kitleler için bir yemek adı olabilirdi. Relations da Alman kadın bir pornocu olabilirdi. Bilmiyorlardı adamlar, vizyon sahibi değildiler onlar gibi. Gözlerini her sabah New York’un müthiş gökdelen siluetine açamıyorlardı zavallılar, ne yapsınlar.

Turgut Özal’ın süratli bir şekilde Serbest Piyasa ekonomisine Türkiye’yi yavaş yavaş değil de birdenbire geçirmesi, TPKK’ nın değiştirilerek döviz alım satımının serbest bırakılmasıyla, 70′lerde bıkkınlıktan gırtlaklarına kadar sıkıntıya boğulmuş Anadolu’nun kafileler halinde seçkinlerin gettolarına doğru akına başlamaları, onları çok korkuttu. Handiyse altlarına edeceklerdi fakat bunu aristokratlıklarına yakıştıramadılar.

Anadolu’dan harekete geçen ”kıllıların” haberini alır almaz seçkinler zümresi bu tasalluttan kurtulmak için bir çareye başvurdular: ya kendilerini kentin dışından satın aldıkları yüksek güvenlikli kale duvarlı villa tipi evlerine kapatacaklar, orada kendileri gibi olanlarla hemhal olup yaşayacaklar yahud ülkeyi terk edip soluğu Dünya’nın bilmem hangi modern şehrinde alacaklar. Bütün bunları istemeleri için parmaklarını şıklatmaları yeterliydi. Bunun içinse; siyasilerle, bürokratlarla, sanatçılarla, iş adamnlarıyla çok sıkı ilişkiler geliştirmek ve bu tadad ettiklerimden herhangi bir zümreye ait olanıyla aynı uçağa binip Business Class keyfini onlardan herhangi biriyle paylaşmaları gerekiyordu. Aldığı nohut çekirdek parasıyla bir aileyi geçindirmeye uğraşan o devasa çoğunluk umurlarında bile değildi. New York’a Business Class’ta uçma şerefine nail olup, gazete köşelerinden halka uçakta ne tür yiyecekleri zıkkımlandığını anlatmaktan bile imtina etmediler. Müstemirren ”sonradan görme” olarak tavsif ettikleri Anadolu insanından daha âlâ görgüsüz olduklarını gözden kaçırıyorlardı.

Portakallı tavuk, karides kokteyl, cevizli çikolatalı petit four, meyveli tart, marine sosunda tavuk göğsü, ricotto peyniriyle doldurulmuş ravioli, sığır bonfilesi, domates provencal ve saysam sabaha kadar bitmeyecek yiyecekler vardı Business Class menülerinde. Bunları köşe yazılarında yazma ahlâksızlığına kadar düştüler. Ucuzluğun dibini de gördüler. Köşe yazılarında, slikonla şişirilmiş dudakları ve her yerini porselen kaplattıkları dişleriyle ”petit four” diyerek halka haykırdılar. Sonradan görmeliğin sınırı olur muydu? Olmazdı tabii. Bunlarla da yetinmeyeceklerdi, yetinmediler de. Halk ne yapsın? Ucuz makarna yesin. (Pastavilla pahalı) Yarım kilo kıyma, o da nadiren haftada bir yahud ayda bir. Bulgur, pilav, yeşil mercimek, nohut, fasulye. Ravioli yerine ucuz makarnaya tamah ediyordu halk. Mecburdular. 6 aylık maaşlarını birikterseler gene de Business Class’ta uçma ”gustosuna” erişmeleri mümkün gözükmüyordu zira.

Sonra işler yavaştan değişmeye başladı. Modern, çağdaş, Amerika’da eğitim almış yahud ömrünün muayyen bir süresini orada geçirmiş, tayyörlü, sarışın, beyaz tenli, ekonomi profesörü sabık başbakan Tansu Çiller de yaralarına merhem olamadı. RP, yapılan ilk seçimlerde beklentilerin aksine birinci parti çıkınca ”abandone” oluverdiler. Yürekleri ağızlarına gelmişti. Evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Bu ”cahil halk sürüsü” gidip de RP gibi mürteci bir partiyi birinci parti yapıvermişti işte. Geriye tek çare kalıyordu: Atatürk’ün hatırasına ağlarken aynı zamanda yine kendi seçkinlerine hitap edecek bir parti yahud ”hareket” kurmak, bunda da muvaffak olamazlarsa yine ülkeden gitmek. Ağızlarındaki lastikleşmiş sakız ”gideceğim bu ülkeden” figânlarıydı.

Gidebilirlerdi, kimse onları kollarından ”hayır gidemezsin, sana bir kanaat önderi olarak ihtiyacımız var, sen gidersen toplumsal cinnet olur, ortalık karışır, sosyal psikolojimiz ifsada uğrar” demiyordu. ”Irılıp” gidebilirlerdi.

Koalisyonun büyük ortağı ”Müslüman tabana sahip” RP olunca nazik popolarını esaslı bir telâş sardı. Halbuki anlayamadılar ki RP’ye oy verenlerin bir kısmı aynı bugün AKP’ye oy verenlerde görüldüğü gibi, dine çok bağlı olduklarından değil, bu seçkinci ve kendisinden olmayanı hakir görücü zihniyetten ve Türkiye’nin başına 80 yıldır çöreklenmiş idare-i maslahatçı ve köhnemiş zihniyetten istikrah ettiği için oyunu Refah’a vermişti. Bunu anlayacak ferasetten fersahlarca uzaktılar. Onları kelle korkusu sarmıştı. Bunda da pek haksız sayılmazdılar. Yalnızca kendileri gibi olanların girebildiği gettolarına ya artık giremezlerse? Ya alkollü içecekler yasaklanırsa? Bu elit zümre mensuplarının hiçbiri TBMM’nin 1920′de ilk çıkardığı kanunun, Men-i Müskirat -Alkollü İçecekleri Yasaklayan Kanun- olduğunu bile bilmezdi. Galiba düzenleri sarsılacaktı. Kahkahalarla şampanya patlatan zengin figürü tarihe mi gömülüyordu ne?

Bakımlı ve pedikür görmüş (erkekleri de dahil) ayaklarının altındaki cilalı toprak hızla kayıyordu. Artık bilmem kaç yüz dolara satın aldıkları orijinal Fransız şaraplarının tadı kaçacak mıydı? Çözüm neydi? Darbe mi? Hayır, hayır, o zaman ülke 20 sene geriye atardı. Geriye gitmeyi hiç sevmezlerdi. Arada sırada ‘Ordu Göreve’ diye haykırmıştılar ama o kadar da olsundu. Sonuçta başka çare kalmamıştı!

Peki ya ne? Küçük bir ordu müdahalesi?  Sabah öpücüğü kıvamında bir muhtıra, demokrasiye rot balans ayarı çekmek için iyi olabilir miydi?

Beş bin kişiye bile hitap edebilme gücünden vareste, sapına kadar seçkinci parti ya da hareketler kurmak çözüm olabilir miydi? Bir ihtimal daha vardı, o da buralardan gitmek miydi? Patlayan ödlerinin tedavisi onları Paris’te, Londra’da, New York’ta, ”trend” halini almış Dünya’nın hangi şehri varsa orada bekliyordu. Kaçmalıydılar. Salyalı, balgamlı, koltuk altları leş gibi kokan, ucuz sigara içen, ucuz arabaya binen, LPG tercih eden, hububatla beslenen Anadolulu onların gettolarına kadar girmiş, naçiz bedenlerini kuşatmış, onları boğacak hale gelmişti. Artık Beyoğlu’nda yürüyemiyorlardı, Boğaz gören, olmadı şehirden hayli uzaktaki yüksek duvarları evlerine hapsolmuşlardı. ”Ya Rab, bu uğursuz gecenin sabahı yok muydu?”

Gidenler gitti, kalanları da 28 Şubat ”postmodern” darbesi kurtardı. REFAH-YOL hükümeti hükümetten çekilmek zorunda bırakıldı. ve böylece kentli olmanın ”gustosuna” vakıf azınlık aristokratlar bir parça da olsa rahat nefes alabilmiş oldular.

Aldıkları bu rahat nefesi veremeden zarar görenlerin hafızalarından asla silemeyeceği ”Kara Çarşamba” patlak verdi. (2001 ekonomik krizi) Bu defa korkuları daha da arttı. Kalpleri göğüs duvarlarını yumruklamaya başlamıştı. Necdet Sezer’in Ecevit’e ”Al da oku” diyerek fırlattığı anayasadan sonra DSP’de birkaç gün içinde yaşanan toplu istifalar sebebiyle apıştılar. Hayır, hayır, böyle olmamalyıdı! Çok güvendikleri ”ak güvercin” de onları terk edip gitmişti. Her seferinde foseptiğe layık gördükleri halk bir tsunami dalgası gibi geri dönüp canlarına tekrar okuyordu. Artık darbe falan yapılamazdı. Askerin muhtıra vermesi de saçma olurdu. Neye muhtıra verecekti ki? Necdet Sezer zaten laikti, bürokrat kökenliydi, askerle can ciğer kuzu sarmasıydı. Ecevit’in ise ahı gitmiş, vahı kalmıştı.

Jakobenler için gidişat kötüye gidiyordu. Yaşananlar hiç de iyiye alâmet değildi. Erken seçime gidilecek olması zaten hıncından dişlerini sıkmaktan dişlerini dökmüş halkı topyekün galeyana getirebilir ve hiç istemedikleri bir partinin iktidara gelmesine sebep olabilirdi. Ama içleri bir nebze de olsa rahattı. Çünkü ortada böyle bir parti gözükmüyordu.

Yine yanıldılar. Çünkü kapandıkları ”yüksek duvarlı ve geniş güvenlikli” sitelerinden halkın nabzını tutamıyorlardı. 2001 Ağustos’ta AKP kurulunca görmezden geldiler. AKP de kimdi ki? Okuduğu şiir yüzünden hapse atılmış, 4 yıl süreyle de ”İstanbul Metropolitan Municipality”nin belediye başkanlığını yapmış,  Radikal gazetesi’nin attığı meşhur manşette ”Artık muhtar bile olamaz” dedikleri siyasi yasaklı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığa getirildiği AKP mi birinci parti olacaktı? Yok canım, imkânsızdı bu. Zaten siyasi yasağı vardı. Mümkün değildi. Olsa olsa muhalefet olarak meclise girer birkaç sandalye kapardı o kadar. Ötesi ihtimal dışındaydı. Mümkün değildi. Olamazdı. Böyle bir şey olursa… Ya olursa? Eyvah, ya olursa?

Deprem dipten vurmuş, seçkinler bunu ”korunaklı evlerinde” hissedememişlerdi bile. Bundan sonra beklenecek olan tsunami dalgasıydı. 3 Kasım 2002 gecesi, geri çekilen halk kitlesinin dalgaları, birleşerek en ağır darbeyi indirdi. Gözlerini kapattılar. Ekranlara ve seçim sonuçlarına bakamadılar. Ne olmuştu? Baraj altında mı kaldılar? Hayır. Birkaç sandalye kaptılar herhalde. Yine hayır. Ya ne oldu, Allah aşkına (pardon Allah dememeliydiler, Tanrı ya da kozmos demeleri gerekir) söyleyin. Biriniz söyleyin. Korkuyorum, ma cherie, korkuyorum maşer, korkuyorum mademoiselle, korkuyorum söylemeye. Ne oldu, lütfen söyleyin. Koalisyon ortağı mı oldular? Hayır, mademoiselle. Yo, olamaz. Hayır. Nasıl yani?

Ben söyleyeyim saygıdeğer monşer ve maşerler; tek başlarına iktidar oldular.

Bu defa ortada birkaç sandalye kapmış ”dostlar alışverişte görsün” partisi yoktu. Koalisyon falan da olmayacaktı. Çok ortaklı bir iktidar ya da iktidarın büyük dilimine sahiop bir parti de söz konusu değildi. Seçimlerden yalnızca bir yıl gibi kısa bir süre önce kurulmuş ”ne idüğü belirsiz bir parti” birdenbire iktidar oluvermişti.

Medyanın kaahir ekseriyeti bu dev dalga karşısında oldukları yerde çökekalmıştı.

İzlenecek metod belliydi. Daha önce Demokrat Parti’ye yaptıkları gibi manşetler vasıtasıyla TSK’yı AKP’ye karşı kışkırtıp, bir muhtıra vesilesiyle onları alaşağı etmek gerekiyordu. Bu emellerine 2007′de vasıl olabildiler. Fakat TSK, eski TSK değildi. Ancak e-muhtıra verebiliyordu. İnternetten hükümeti ”laikliğe karşı bir odak haline geldiği için” uyarıyordu. Elitler orgazm olmaya yakındı. Galiba yine başarmışlardı. Ta ki hükümet sözcüsü Cemil Çiçek, bu muhtıraya cevaben basın toplantısında çıkıp ”TSK kendi işine baksın” diyene kadar.

Türkiye’de bugüne kadar asla olmamış bir şey gerçekleşiyordu. Bir siyasi parti, TSK’ya tabiri caizse posta koyuyordu. Jakobenler kudurmaya başladılar. Yine bir halt başarılamamıştı. TSK biraz daha mırıldandıktan sonra susmak zorunda kaldı. İzlenecek yeni usül ne olmalıydı? Aranan taze kan bulundu. Birkaç dinozorun önderliğinde Cumhuriyet Mitingleri tertip edildi. Milyonlar meydana aktı. Hele İzmir mitingi; laik ve modern kesim için tam bir gövde gösterisiydi. Bazı gazeteler tam sayfa olarak bu “muhteşem manzarayı göğsünü gere gere” tüm Türkiye’ye ilân ediyordu. Galiba bu sefer olacaktı. ”Çankaya’da imam istemiyoruz, Türkiye laiktir laik kalacak” gibi klasikleşmiş sloganlarla işi kotaracaklarını zannettiler.

Açıkça söylemek gerekirse, düzenlenen Cumhuriyet Mitinglerinden AKP de çok korkmuştu. Kalabalık çok fazlaydı. Bu defa iktidardan düşüp koalisyon ortağı olmak zorunda kalabilirdiler. Elitler, ellerine şampanya kadehlerini alıp muhtemel bir galibiyeti şimdiden kutlamaya başlamışlardı. Yine yanıldılar. 22 Temmuz 2007 seçimlerinde, AKP daha da güçlenerek iktidara geldi. Tuncay Özkan bu işe çok bozuldu. Ekrandan cümle millet efradına hakaret yağdırmaya başladı. Bekir Coşkun, Yılmaz Özdil gibi köşe yazarlarıysa yaşadıkları fiyaskonun tesiriyle halkı küçümseyen ”Siz zaten buna müstehaksınız” kabilinden yazılarla nasıl bir tıynete sahip olduklarını bir kez daha gösterdiler.

Zannediyorlardı ki demokrasi yalnız onlar için vardı. Onlar için olunca hiçbir sorun yoktu. Oysa bir kuralı unutuyorlardı: ”Justice for all”. Tapındıkları ABD’nin mahkemelerinde bu kaide geçerliydi.

”Adalet, herkes için” Kendi istedikleri zümre ülkeyi yönetince hiçbir problem olmuyordu da, onların isteği hilafına bir parti iş başına gelirse kıyameti koparıyor, halkı ”hayvan” derekesine indiriyorlardı.

Yine unuttukları bir şey vardı; çoklu seçimlere geçildiğinden itibaren (içine bariz bir şekilde hile karıştırılan ve CHP’nin de bunu itiraf ettiği 1946 seçimlerini saymazsak) yani 1950′den bu yana, hiçbir seçkinci parti tek başına iktidar olamamıştı. Görünmeyen halk kitlelerini unutmuşlardı. Yozgat’ta, Konya’da, Sivas’ta yaşayan köylüyü unutmuşlardı. Ülkeyi mesken tuttukları Cihangir’den, Nişantaşı’ndan, Etiler’den, Bebek’ten ibaret zannediyorlardı çünkü.

Bitlis’li taksici Kürt Mehmed vardı. Konya’lı, hayvancılıkla uğraşan Ahmet ağa vardı. Erzurum’daki köyünde 80 yaşına rağmen davar güden Mustafa dayı vardı. Unuttukları, kendilerini unutanların ensesine katmerli yumruğu işte böyle indirdi.

Böcek olarak gördükleri halk, onlara gerçekte kuvvetin kimde olduğunu gösterdi. 2011… AKP, pasta diliminin bu defa yarısını aldığında tüketecek nefesleri kalmamıştı. Hatta işi komediye döküp, AKP’nin yüzde 50 oy almasının bir başarısızlık olduğunu ileri süren malum cenahın köşe yazarları ne halt edeceklerini şaşırmışa benziyorlardı. Yüzde 80′e bile ”başarısızlık” diyebilmeleri ihtimaldi. Çünkü 10 sene içinde her şey değişmiş, muhteşem saltanatları ”böcek, takunyalı, cahil, görgüsüz, koltuk altları ter kokan” bir kitle tarafından yıkılıvermişti.

Ben bir tahminde bulunmuyorum, Houdini yahud bir sihirbaz değilim. Ancak görünen köyün kılavuz istemediği de aşikâr. Artık devlet başkanlığı sistemine mi geçilir, eyalet sistemine mi bilemem. Ama seçkinci, 80 yıldır Atatürk’ün gölgesi altına sığınan, Kemalizm üzerinden rant elde eden zümrenin devrinin kapandığı izahtan varestedir.Onlar, artık ne yapacaklarını bile bilemiyorlar. TSK’dan ”darbe” umudunu da kestiler. Süt dökmüş kedi halet-i ruhiyesine büründüler…

Anadolu galip geldi. Görmezden geldikleri ne varsa başlarına geldi. Küçümsedikleri takunyalılar onları yönetmeye başladı. Çankaya’ya da çıkıldı, köşke de girildi, meclis de ”ötekilerle” doluverdi. Zenci Türkler, Beyaz Türkler’e galebe çalmakla kalmadı, kaval kemiklerini kırdılar. Meseleyi bu noktaya iten de kendileriydi. Baskı, sonunda isyanı doğururdu. 80 yıldır başına sayısız şahmerdan indirilmiş devasa Anadolu kıtasının mensupları ”millet-i hakime” konumuna yükselmişlerdi.

Asıl şimdi merak ediyorum, ne düşündüklerini.

”Ne olur bizi ellemeyin, aramızdaki gelir farkından ötürü sizi çok aşağıladık, ravioli yiyemediğiniz, deodorant kullanmadığınız için sizi böcekten farksız gördük. Lütfen, bize dokunmayın. Kirli ve nasırlı elleriniz yumuşacık gırtlaklarımıza dokunmasın…Yalvarıyoruz…”

Planladıkları ne varsa suya düştü, düşmeye de devam edecek. Çünkü ”kısa çöp, uzun çöpten” her zaman hakkını aldı, almaya da dehrin akışının sonuna kadar devam edecek.

Yine de yüreğim jakobenlerin ağıtlarına kayıtsız kalamıyor. Bakın, ben de çok korkuyorum. Leonard Cohen, Pink Floyd, Depeche Mode, Massive Attack dinlesem de, en iyi viski ve puronun ne olduğunu bilsem de, ben yine de ”Zenci Türkler”den yanayım. Sizin porselen dişlerinizle attığınız kahkahalardan ziyade, rakı sofrasında Ahmet Kaya dinleyip acı gülümsemelerle gözyaşlarını içine gömüp susan, ama hak ettiğini, hak ettiği zamanda alacak olan o devasa kitle beni daha çok ilgilendiriyor.

Siz mi? Siz çoktan tarih oldunuz. Henüz bundan haberiniz yok.

Belki halkın içine ”inmeye” lutfederseniz, haberdar olabilirsiniz. Kesenizi yeterince doldurduğunuzu düşünüyorum. Paris, Londra, New York, son birkaç yılda ”trend” haline gelen ”Dubai” sizleri bekliyor. Yok, bu ülkede kalmayı tercih edecekseniz de ”böcekleri” fazla rahatsız etmeyin. Sizi ısırırlarsa, ne diyordu İsmet İnönü;”Artık bu saatten sonra sizi ben bile kurtaramam…”

Cümleten bütün jakobenlere, elitlere, modern olduğu vehmine kapılıp  da sonradan görmeliğin temsilciğini yapanlara, Atatürk’ün ruhundan istimdad dileyip hiçbir karşılık alamayan gözü yaşlılara, kaldırımda parasızlıktan ”köpeköldüren” içmek mecburiyetinde kalan dayıyı berduş diye aşağılayıp kendisini ”degüstatör” zannedenlere, plazalarında, rezidanslarında, yüksek  güvenlikli sitelerinde halkçı gibi gözüküp, halkla uzaktan yakından ilgisi olmayan,beyinlerinin kontağını kendilerinden olmayan herkese karşı kapatmış aristokratlara büyük geçmiş olsun.

Sizin devrim hayaliyle piyasaya sürdüğünüz ‘Gezi Parkı çocukları’ da başarısız oldular.

Fransızca söylersem, belki daha iyi anlarsınız;

”Bonne sante”

Kadir SARIKAYA

Direnişi desteklemedim ama bir sor niye desteklemedim?

Gezi Parkı eylemlerine muhalif biri ‘Ben niye orada değilim?’ sorusunu kendine sorduğunda, yine kendisinden aldığı cevap şahsını tatmin ediyor ama yeterli olmuyor. Çünkü eşten, dosttan, akrabadan, sevgiliden görülen bir mahalle baskısı var! Bu da ister istemez bir açıklama yapma zorunluluğunu doğuruyor.

Sahi yahu ‘Ben niye orada değildim?’

Hiçbir zaman zorla güzelliğin olmayacağına inananlardanım. Çünkü mücadelenin sokakta verilebileceğine itimadım yok. ‘Her kurşunun arkasına bir fikir işleme’ devri kapandı. Devlet kademesinde söz sahibi olmak istiyorsanız, dişinizle, tırnağınızla bunu başarmak zorundasınız. Zorla ele geçirilen ne varsa bir müddet sonra yıkılıp gitmeye mahkumdur. Kalıcı olmaz, kumdan kaledir, ilk rüzgârda yıkılır gider.

Che Guevara’nın ‘Silahla mücadele benim seçimim değildi. Cellatları yelpazeyle püskürtemezsiniz’ sözünü her ne kadar benimsesem de artık halk hareketleriyle çok büyük değişikliklere teşebbüs etmenin imkânsızlaştığı kanaatindeyim. ‘Arap Baharı var ama’ demeyin, onun mevzuu başka. Kuzey Afrika’da yaşanan zincirleme devrim hareketleri zaten patlaması an meselesi olan kavganın fitillenmesinden başka bir şey değildi. Eli kulandağıydı, birinin pimi çekmesi gerekiyordu ve oldu. Takdir edersiniz ki Türkiye’deki vaziyetle Mısır’ın, Tunus’un, Suriye’nin vaziyetini müsavi tutamazsınız. Onların derdi başkaydı, bizim derdimiz başka.

Sarahaten ifade etmek gerekirse, Tayyip Erdoğan kendisini seçmeni dışındaki kitlelere sevdiremese bile benimsetti. En şedid muhalifi bile başbakanın rakipsiz olduğunu, alternatifinin olmadığını kabul ediyor. Kabul edemediği bir şey var, o da 2007′de devireceklerine inandıkları adamın 2013′de hâlâ Türkiye’nin başında olması. En çok yaklaştıkları anda Tayyip Erdoğan’ın tereyağından kıl çeker tarzdaki taktikleriyle her şekilde paçasını sıyırması siyasi rakiplerini de umutsuzluğa sevk ediyor. ‘Bu adamın yerinde rahmetli Ecevit olsaydı bin kere göndermiştik’ diyen adam, Erdoğan’ın neden bir türlü halk desteğini kaybetmediğini merak ediyor. Sebebi açık. Başbakan tabanını diri tutuyor. Ne zaman desteğin azabileceği ihtimali karşısına çıksa hemen bir kontratakla yeniden oyuna heyecan getiriyor. Muhafelet çoktan maça havlu atmış durumda. Uzatmaları oynuyor, bitse de gitsek havasından bir türlü çıkamıyor. Bu da Erdoğan’ın iştahını daha çok körüklüyor. Rakipsiz olduğuna inanmaya başlıyor.

Bir gün, iyi bir mevkiiye gelir ya da çok başarılı bir kariyere sahip olursanız, elde ettiğiniz başarıların sizi yersiz bir cesarete ve özgüvene sürüklediğini de göreceksiniz. Ben hayatımda en çok ‘şakşaklandığım’ dönemlerde kaybettim. Bu bir mütearifedir. Ne zaman ki insanların senden elini çektiğini görürsün, o zaman daha fazla çalışmaya başlarsın. İş yalnızca kuru alkışa geldiği anda gardın düşer, ulaşabileceğin en iyi noktaya vasıl olduğunu düşünürsün, ne var ki yanılırsın. Uyandığında herşey çok geç olabilir. Bunu fark edersen, hiçbir zaman rehavete kapılmazsın. Başarının en kudretli katili rehavettir. ‘Tamam, bana bu saatten sonra artık bir şey olmaz’ dediğin anda ayağının altındaki toprak çekilmeye başlar. Başarı, beyinde dopaminler üzerinde kokain gibi bir etki yarattığından ne gibi bir belanın içinde olduğunu fark edemezsin. Bu belayı erken fark eden kendini kurtarır. Fark edemeyen, hop, gümbürtüye

Gelgelelim, niçin ta başından beri Gezi Parkı eylemlerine destek vermedim? Henüz mesele ‘sadece Gezi Parkı iken’ bile neden destek vermedim? Direniş pasif aşamadayken, Okan Bayülgen abileri Gezi Parkı sakinlerine tatlı tatlı kitabını okurken bile neden orada değildim, açıklayayım.

İşin nihayeti, bidayetinden bellidir derler. Bunu başında sezdim. Sosyal medyadaki meşhurların eyleme haddinden fazla ilgi göstermesi kafamı bulandırıyordu. Eylemin başladığı ilk günlerde, Sırrı Süreyya’nın ‘Açılın, ben doktorum’ edasıyla kendisini ağaçlara siper etmeye çalışması bana işin yalnızca ‘ağaç’ olmadığını gösteriyordu. Öyle de oldu. Oyuncular Sendikası Başkanı Memet Ali Alabora ‘Mesele sadece Gezi Parkı değil arkadaş, sen hâlâ anlamadın mı?’ diyerek kartını açık oynadı. Sonrası çorap söküğü gibi geldi.

#türkbaharı hashtagiyle sapına kadar provokatif ve milleti galeyana getirici tweetler atan meşhur sanatçılar, olayların büyümesinin ardından Twitter’dan itidal çağrıları yapmaya başladı. Eylemlere destek veren sanatçı-şarkıcı taifesi anında geri vitese takarak muhtemel bir kaos durumunda günah keçisi ilân edilmekten korktular. Birçoğu da hükumetin birkaç otobüs yakıp biraz da mağaza camı taşlamakla yıkılabileceğine inanacak kadar cahildi ne yazık ki. Unuttukları şey, AKP buna alışıktı, ezelden şerbetliydi. Kapatma davası, 367 meselesi, Cumhuriyet Mitingleri, Ay Işığı-Sarıkız darbe planları, E-muhtıra, Ergenekon, Balyoz ve daha niceleri AKP’yi yıpratmak şöyle dursun daha da güçlendirmişti. Öldürmeyen şeylerin güçlendirdiğine bir kez daha şahit oluyorduk.

Bütün bu danışıklı dövüşün ve maskeli balonun sahteliği direnişe el vermemem için yeterli bir sebepti. Direnmedim çünkü;

- Tayyip Erdoğan’ın diktatör olduğuna inanmıyorum.

-Medyadaki çok sesliliğin gittikçe azalmasından rahatsızım. Fakat bu da benim değil bu yönde bir yapılanmaya gitmeyen patronların suçudur. (Sözcü ve Cumhuriyet gazetelerinin de satışı da gayet iyidir ayrıca. Sol gazetesi var, taze çıktı.)

-Özgürlüklerimin kısıtlandığına inanmıyorum.

-Doğum kontrol hapının reçeteye bağlanması geri kafalılık değildir. Aksine, gerekliliktir. Sersem olan karşı çıkacaktır lâkin doğum kontrol hapı leblebi gibi yutulacak ve zevke göre alınabilecek bir hap değildir. Doktor tavsiyesi olmadan kullanıldığında kadının ürolojik sağlığına zarar vermesi kaçınılmazdır. (Ayrıca prezervatif diye birşey var, sinirlendirmeyin adamı. Çok mu Liberal oldum acaba?)

- AKP Döneminde yargıda kadrolaşma olmuş mudur? Evet, olmuştur.  Peki engellemek için sokaklara dökülmek çare midir? Bana göre hayır. Bunun önüne geçmeyi halk hareketiyle değil, meclise yolladığınız muhalefet partisinin yapacağı düzgün salvo ve hamlelerle pekâlâ başarabilirsiniz. 90′lı yıllardaki muhalefet partilerinin mücadele yöntemine uzaktan bile yaklaşamamıştır CHP. Tayyip Erdoğan mecliste adeta tek başına kalmıştır. Muhalefet arada sırada işaret parmağını sallayıp ‘Kulağını çekeriz’den öteye geçemediği için Erdoğan da rüzgârı arkasına alarak hareket etmeye başladı. Ana muhalefet çizgisini değiştirmediği, jakoben üslubunu terk etmediği müddetçe de değişen bir şey olmayacaktır.

-Sivil Anayasa’ya olan umudum, Kürt sorununun çözümüne giden sürecin hâlâ devam etmesi, Suriye’deki iç savaş, Türkiye’nin Ortadoğu’da devre dışı bırakılmaya çalışılması da direnişe destek vermemem için bana göre oldukça makul sebeplerdi. Açık söyleyeyim, direnişin zamanı yanlıştı! Tam da her şey karışmaya yakınken, nereden çıkmıştı bu direniş?

Tayyip Erdoğan’ın bana göre diktatör olmaması, başkalarına göre de olmayacağı anlamına elbette gelmez. Ne var ki ‘diktatör olduğu’ yönündeki P.R çalışmalarının son zamanlarda özelikle yapılmaya başlandığını fark etmemek mümkün değildir. Bir insan aniden nasıl diktatörleşir, anlayın varsa beri gelsin.

Yine de bir şerh düşeyim, her türlü tahakküme karşı içimde uyuttuğum bir anarşist vardır. Bu da şu anlama geliyor; benim gibi düşünen adamlar da sokaklara döküldüğünde işte o zaman ülkeyi gasp etmiş bir diktatörden söz edebiliriz. Gerçekten saat 23:00′da bira alamayacağım için Tayyip Erdoğan’ı Esed’le bir kefeye koyamam. (Alkol satışına saat kısıtlaması getirilmesine karşı çıkmak hak mıdır? Tabii ki haktır.)

Bir diğer direnişe muhalif olma gerekçem; yasakların en kallavisinin yaşandığı yakın tarihi iyi bilmemdir.

1930′larda Türk Halk Müziği’nin yasaklanması, saz sanatçılarının sazlarının jandarmalar tarafından parçalanması, Aşık Veysel’in Ankara’ya kıyafet devrimine uygun giyinmediği için sokulmaması, Şapka Kanunu’na muhalefetten Erzurum’da asılan Şalcı Bacı (evet, kadındır) aklıma gelir de, baştan aşağı ürperirim.

O zamanlarda olsaydım, ben de bunun için direnirdim.
Ha, direnmeme müsaade etmezlerdi orası ayrı konu.
En büyük gerekçem de şuydu;

Dereyi geçerken at değiştirilmez.

Kadir SARIKAYA