Ben iki dakika intihar edip geliyorum

Sene 2010. Hacı Örüç. 40 yaşında. Diyarbakır’da yaşıyor. Yaşıyor-du daha doğrusu. 4 çocuk babası. Geçimini sokaklarda seyyar satıcılık yaparak sağlamaya çalışıyor. Ramazan günü, eve geliyor. İftar vakti yakın. Karısına ‘Ne yemek yaptın?’ diyor. Karısı ‘Yapamadım’ diyor. Hacı, ‘Neden?’ diye soruyor. Karısı ‘Yiyecek alacak para yoktu’ diyor. Hacı Örüç karısına hiçbir şey söylemiyor. Çocuklarına sarılıp ağlıyor. Akabinde yan odaya geçiyor. Uzun zaman yan odada kaldığını fark eden karısı kapıyı açıyor ve manzarayı görüyor; kocası Hacı Örüç kendisini tavana asmış.Şimdi bunun sebepleri üzerine siyasi ya da ekonomik bir tartışma kapısı aralamayacağım. Diyeceklerim başka.

İki gündür, intihar öncesi veda videosu çekip (bakın bu da trend olacaktır, ya da buna benzer şeyler yapılacaktır. 21.yüzyıl –show business-yüzyılıdır, yazın bunu bir köşeye) kendisini Nişantaşı’ndaki evinde, doğalgaz borusuna asarak intihar eden müntehir Mehmet Pişkin konuşuluyor. Videosunu birkaç defa izledim, sosyal medyada artık her şey ışıktan bile hızlı hareket ettiği için hakkında ortalama bilgilere sahip oldum. İntiharına sebep olarak ‘Allah’a inanmıyor oluşunu’ gösterenlere herhangi bir cevap vermeyeceğim. Onlara laf anlatmakla tüketecek vaktim yok.

Mehmet Pişkin, başarılı bir yazılımcı. İyi bir çevresi var, arkadaş canlısı, belli ki etrafınca da seviliyor. Ya da ‘sevildiğini’ düşünüyor. İş dünyasında ‘sevmek’ ya da ‘sevilmek’ diye bir şey yoktur, müntehir arkadaş da bunun bilincindeydi sanıyorum. Videosunda iyi ilişkiler yaşadığını, muhteşem insanlarla çalıştığını ancak uzun zamandır yaşama isteğini kaybettiğini, üstesinden gelemediğini söylüyor, abartılı jest ve mimiklerle yabancı arkadaşlarının da anlaması için bir müddet İngilizce konuşuyor, sonra yeniden Türkçeye dönüp vasiyetini bildiriyor, arada kendince bir takım sayıklamaların ardından çok sevdiği bir şarkı eşliğinde sigarasını yakıyor, bir kadeh şarapla birlikte ‘Aşkla kalın, hayatınız iyi olsun, bye bye’ diyerek tasını tarağını toplayıp gidiyor bu dünyadan.

Mehmet Pişkin ya da Hacı Örüç. İntihar yöntemleri aynı. Biri Diyarbakır’da, şanssız bir adam. Hayatın pek de ondan yana zar attığını söyleyemeyeceğim.

Mehmet Pişkin’e gelince… Aklını daha iyi kullanmış, başarılı olmuş, nihayetinde İstanbul’a kapak atmış bir beyaz yakalı.

Belli ki ince bir ruhu varmış Mehmet’in. Çok sıkılmış, bütün bu maskeli yüzlerden….. Böyle diyeceğimi sandınız değil mi? Hayır, demeyeceğim. Hacı Örüç’ün yaşamsal bir kaygısı vardı ve kendini astı. Mehmet Bey’in yaşamsal bir kaygısı yoktu, varoluşsal kaygısı vardı. Maddi sıkıntıları var mıydı onu bilemem.

İntiharların bana hatırlattığı tek şey doğal seleksiyon oluyor ne yazık ki. Güç kaybedildikçe doğa da artık seni istemiyor.

İntihar kıyaslaması yaptığım düşünülmemeli. İntihara giden yolun aynı asfalttan döşendiğini, sadece kullanılan malzemelerin farklı olduğunu birbirinden bağımsız iki ayrı örnekle anlatmaya çalışıyorum. Hacı Örüç’ün intiharında çok bariz, giderilemeyen yaşamsal bir ihtiyacın verdiği ızdırap vardı. ‘Ne demekti evde yiyecek ekmeğin bile olmaması?’

Düşünsene. Eve geliyorsun ve parasızlıktan bir çorba bile kaynatılamamış. Allahın belası çorba markette 1 lira 25 kuruş. 5 litrelik pet su alsan, 2,5 lira. Bir de yağın olsa. Bir de ekmek. Yani 10 liraları bile yokmuş Örüç ailesinin. O ızdırabı bilemesem de anlayabilirim, iliklerimde hissedebilirim.

Peki Mehmet Pişkin için öyle mi? Bana kalırsa Camus’yü (ki bana Sisifos Söyleni’ni okumuş gibi geldi) hiç mi hiç anlamamış.. Sartre’ı okumuş ama okurken caddede dozer çalışıyormuş herhalde ki ses yüzünden kafası karışmış. Varoluşçuluk sana intiharın doğru bir şey olduğunu söylemez. Sadece ‘intihar’ gibi çok büyük bir soruya cevap arar. Yine de verdiği net bir cevap yoktur. İntiharın doğru ya da yanlış olduğuna dair bugüne kadar mutlak bir doğrulama ya da reddiye yapılmamıştır. Camus ve Sartre gibi yazarlar da insanın bu karanlık doğasını sorgulamakla yetinirler sadece. Bulantı’yı okuduktan sonra intihara meyleden adam kesinlikle ölmelidir. Çünkü dünyanın öyle bir gerizekalıya ihtiyacı yoktur.

Mehmet Pişkin’e kızmıyorum, üzülmüyorum ya da sevinmiyorum. Nötrüm ona karşı. Çünkü tanımıyorum, bilmiyorum. 13 dakikalık bir videodan içinde bulunduğu patolojik durumun tespitini yapamam, teşhis koyacak kadar psikoloji bilmiyorum. Bildiğim tek şey, her şeyin hormonlarla ilgili olduğudur. Bunu da bana öğreten senin yavşak Cioran eniştendir. (Cioran da intihar etmişti. Hiç üzülmemiştim. Çürümenin Kitabı’nı Ankaralı Turgut yazmış olsa emin olun o da intihar ederdi.) Cioran bana, her şeyin ama her şeyin, istisnasız her şeyin hormonlarla ilgili olduğunu bildirdi. Nedendi bu? Cioran bunu mabadından sallamıyordu herhalde.

Donanımlı bir psikiyatriste gittiğinizde sizden mutlaka dört başı mamur kan testleri ister. Çünkü kanınızdaki değerleri görmek ister. Yaşadığınız problemin psikolojik mi, fizyolojik mi olduğunu anlamak ister. Depresyon dediğimiz şeyin bazen B12 vitamini eksikliğinden kaynaklandığını söylediklerinde size, doktoru aptal olmakla suçlar ya da sizinle alay ettiğini düşünürsünüz. Halbuki gerçek budur. B12 ya da herhangi bir şey. Belki  beyninin dopamin salgılamasında bir aksaklık vardır ve bu yüzden majör depresif olmuşsundur. Tabii bu söylediklerim, depresyonun mutlaka ‘kandaki bazı değerlerin’ eksikliği ya da fazlalığından kaynaklandığını göstermez. Beyindeki ilgili bölüm hasarlı da olabilir, serotonin eksikliği de olabilir. Bakın ‘travma sonrası stres bozukluğundan ya da anksiyeteden’ bahsetmiyorum kıymetli Parisli hemşehrilerim, onlar apayrı bir mevzu.

Bilim ‘a posteriori’ yoluyla idame ettirir kimliğini. Kulaktan dolma zırvalarla değil. Sen aşık olduğun zehabına kapılırsın, bir bakarsın o dönemde vücudun darphanenin para basması gibi dopamin salgılıyor. Sonra aşık olduğun kişiyle beraber oluyorsun, seks yapıyorsun, bir anda soğuyorsun. Niye? Çünkü dopamin salgılaman artık durdu. Hedefine ulaştın. Bu, bir döngü halinde devam ediyor. Dopamin arttıkça senin ‘hoşlantı’ dediğin şey gerçekleşiyor, dopamin tavan yaptığında da ‘aşkımdan bitiyorum’ diyorsun.

Ulan elinizde koca bir dünya var. Artık bilginin her türlüsüne ulaşmak saniyelerinizi alıyor. Hala kalkıp gayet yaşamsal sebeplerden kaynaklanan bütün kaygı bozukluklarına ‘depresyon’ demekten utanmıyorsunuz.  Niye depresyonda olduğunu düşünüyorsun biliyor musun? Çünkü kendini gerçekleştirememişsin. Kendini gerçekleştirmeye başladığın anda depresyonun birbirini yıkan domino taşları gibi devrilip gittiğini görürsün.

Soyut kaygıları dev aynasında büyütüp reel problemler haline getirerek salakları çok iyi kandırıyorsunuz, orası ayrı. Belki bilmek isteyenler olabilir. Belki intihar etmekten bu yüzden vazgeçecek binlerce insan olabilir.

Yaşamda bir anlam arıyorsanız, çok geç kaldınız. Anlam dediğimiz şeyi de biz oluştururuz. Anlamın olması da şart değildir. İnsan, temelde doğası gereği yaşamaya programlıdır. ‘İntihara doğuştan meyilli olmak’ gibi absürd bir düşünceye kargalar bile güler.

Seni intihara meyilli yapan sonradan edindiğin kazanımlarındır. Hiç kimse anasının karnından Selim Işık olarak doğmuyor yani. Yaşadıkları onu o noktaya ulaştırıyor.

Mehmet Pişkin’e gelince. Umarım bulamadığı anlamı sonunda elde etmiştir. Ya da belki de anlamsızlık denizine balıklama atlamak onu rahatlatmıştır, bilemem. Söylemek istediğim, her şeyde soyut sıkıntılar ya da gerçekte var olmayan kargaşalar aramayın. Gerçek belki de orada, önünüzde bir yerlerde duruyordur ama sizde fark edecek göz yoktur. Gören birine danışın. Ama bu danıştığınız kişiler ‘Hayat çok boktan abi ya’ adamları olmasın. Ceplerine birkaç bin lira koyup, ‘Hadi sen bi gez dolaş’ deseniz bu toramanlara, dertlerinden eser kalmayabilir.

Varoluşçuluğu özümsemiş birey ‘varlığı’ bildiği halde yokluğun bilincinde olandır. ‘Varoluşun’ yokluk sancısını çekmek budur.

Hacı Örüç dünyaya gelmiştir ama öylesine gelmiş gibidir. ‘Partilemek’ ne demektir, haberi yoktur. Eve gelir, ocakta kaynayan yemek de yoktur. Yan odaya geçer. ”Ulan ekmek bile yok, ben niye varım ki? Çocuklarıma ekmek bile getiremiyorsam ben niye buradayım ki?’ der ve asar kendini.

Çünkü evde yiyecek ekmek yoktur. Yiyecek ekmeğin yoksa, ‘motivasyonumu kaybettim abi bulamıyorum, sende yedeği var mı?’ diye soracak takatin de kalmaz canısı.

Mehmet Pişkin dünyaya öylesine gelmemiş gibidir. Hedefleri vardır, iyi bir üniversiteden mezundur, istediğini elde etmek için zekâsını kullanmış, şansı da yaver gitmiş ve bir şeyler başarmıştır. Fakat bu başarı onun derin bir buhrana sürüklenmesine engel olamamıştır.

Bütün bunlardan ‘fakirin intiharı onurludur, zenginin intiharı şımarıkçadır’ gibi bir anlam çıkarmak tarafımdan yasaklanmıştır. Böyle bir kanaate kapılanların beni hiç anlamadıkları tespit edilmiş olup youtube’da kedili videolar açıp bol bol kahkaha atmalarına izin verilmiştir.

Doğamız gereği hayvani güdülere sahibiz ve temel gereksinimlerimiz yemek, içmek, barınmak ve güvenliktir. Dikkat edin, üreme demiyorum. İhtiyaçlar hiyerarşisinde üremek sonra gelir. Evvela, hayatını devam ettirebilmen için en temel gereksinimlerini karşılaman gerekiyor zira.

Kursağından iki lokmayı dahi zor geçiren biriysen, Nietzsche’yi önce sen satılığa çıkarmalısın.

Kadir SARIKAYA

http://www.twitter.com/SarikayaKa

Cumhuriyetin İlk Siyasî Cinayeti: Ali Şükrü Bey

Vak’a: Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu meclisinde Trabzon milletvekilliğini icrâ eden Ali Şükrü Bey’in 27 Mart 1923’de boğularak katledilmiş olması.

Evveliyat: Ali Şükrü Bey, meclisin bidayetinden itibaren, adeta seyf-i meslul misali tek başına dev bir muhalefet ordusu gibi mücadele etti. Kurucu mecliste ilk çıkarılan kanunlardan biri olan Men-i Müskirat (Sarhoşluk Verici İçkileri Yasaklama) Kanunu onun verdiği takrir neticesinde mer’iyete girebilmişti. Lozan Sulh Muahedenâmesi’nin görüşüldüğü günlerde, görüşmeler inkıtaa uğrayınca yurda dönen murahhas heyetinin, Lozan’da verdiği tavizler, mecliste son derece şedid münakaşalara medar olmuş, tenkid ve tarizlerin en ateşlisini de Ali Şükrü Bey deruhte etmişti.

Gelişme:

A)Mustafa Kemal Paşa

Lozan’dan dönen murahhas heyeti Misak-ı Milli’den büyük feragatlarda bulunmuştur. Meclisin buna göstereceği sert reaksiyon tahmin edildiğinden, heyet Türkiye’ye döner dönmez, Eskişehir’de gizlice mutabakata oturduğu iddia edilmiştir. Mustafa Kemal, meclisteki hararetli tartışmalarda Lozan’dan dönen heyete arka çıkmış, verilen takrirlerin, sert muhalefetin karşısında durarak Lozan’da verilen tavizlerin meclis tarafından mesele haline getirilmesine mâni olmaya çalışmıştır. Lozan’daki görüşmelerin tahlili yapılırken, Ali Şükrü Bey, Mustafa Kemal’e o kadar şiddetli muarız olmuştur ki, Mustafa Kemal kürsüden inmiş ve yeniden söz almak isteyen Ali Şükrü Bey’in üstüne yürüyerek;

”Bir haftadır söylüyorsunuz, memleketi zarardide ediyorunuz.” demiştir.

Bunun üzerine Sinop Milletvekili Hakkı Hâmi Bey bağırarak;

”Meclis’de emniyet yok mudur?” diyor.

B)Topal Osman

Dağlarda eşkıyalık yaparken Milli Mücadele’de göstermiş olduğu büyük fedakârlıktan mebni, Mustafa Kemal tarafından taltif edilerek yakın korumalığına tayin ediliyor. Adamlarıyla birlikte, Hitler’in korumalığını üstlenen S.S birliklerine benzer bir teşekkülle, Mustafa Kemal’in şahsi muhafız komutanlığını üstleniyor.

C)Ali Şükrü Bey

Meclis’deki meşhur Lozan tartışmalarının akabinde, Topal Osman tarafından Çankaya Köşkü yakınlarındaki bir eve, konuşmak maksadıyla davet ediliyor ve boğduruluyor. Ali Şükrü Bey’in meclise günlerdir gelmemesi üzerine tahkikat komisyonu araştırmalarına başlıyor. Aramalar neticesinde Ali Şükrü Bey’in cesedi Çankaya Köşkü yakınlarında, yüzeysel ve alelacele gömüldüğü her halinden belli bir vaziyette bulunuyor.

D)Sonrası

Topal Osman, Mustafa Kemal’in adamı İsmail Hakkı’nın taburu tarafından kuşatılınca aklı başına geliyor. Çuvallamış ve kandırılmıştır. Kendisini koruyacağına inandığı “zat” ne hikmetse bundan bir anda sarf-ı nazar ederek Topal Osman’ın göz göre göre öldürülmesine göz yummuştur.

Topal Osman her ne kadar mazlum Ali Şükrü Bey’in katili ise de, vatanperver ve cahil biridir. Bu meş’um cinayeti de vatanı bir hainden kurtaracağı zehabıyla işlemiştir. Akabinde aklının başına gelmesi ne yazık ki bu işten paçayı sıyırmasına yetmemiş, nitekim ölüsü, Ulus Meydanı’na kadar halk tarafından sürüklenmiş, kellesi gövdesinden ayırılarak başsız cesedi, bugün heykeliyle maruf Ankara Ulus Meydanı’na (o zaman heykel-meykel yok) kurulan darağacında ayaklarından asılı vaziyette sergilenmiştir.

Adi bir suikasde kurban giden Ali Şükrü Bey’i bugün layık-ı veçhile bilmek şöyle dursun, ismi Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi tarihini anlatan kitaplara girmemiş, hiçbir şekilde adından bahsedilmemiştir. Ali Fuad Cebesoy, Rıza Nur, Mahir İz ve Falih Rıfkı Atay dışında Ali Şükrü Bey’den bahsetmek neredeyse mayın tarlasında cirit oynamakla müsavi tutulmuştur!

İlk meclisin en menhus vak’ası olan Ali Şükrü Bey cinayetinden Mustafa Kemal Paşa’nın Nutuk’ta tek kelime dahi olsun bahsetmemiş olması calib-i dikkat bir husustur.

Ali Şükrü Bey hakkında bugün dahi yeterli miktarda bilgi mevcut olmamakla birlikte, kurucu meclisin her fikre saygılı olduğunu ve demokratik bir biçimde çalıştığını pompalayıp duran nadanlar, ne hikmetse bu siyasi cinayetten imâ yoluyla bile olsa söz etmemektedirler.

Ne var ki herkes uyusa hakikat uyumuyor. Toprağa gömülen her gerçek bir gün ortaya çıkmak için bekler. ve kendisini gömenleri de beraberine katarak arzın dibine göndermesini bilir.

Ali Şükrü Bey neden öldürüldü? Şiddetli muhalefetinden dolayı mı? Meclisin itaatkâr havasını mı bozuyordu yani? Yok yahu, hiç olur mu öyle şey! Dış mihrakların tezgâhı hep bunlar, oyuna gelmeyelim. Alacak-verecek meselesidir canım!

Dipnot: Ali Şükrü Bey, meclis kürsüsünden “Müddei varsa, benden sual sorsun!” diye bağıran Mustafa Kemal’e “Müddei tarih ve vatandır” diyerek kabadayılık taslamıştı. Bak sen şu kendini bilmeze. Haddi bildirilmiştir efendim.

Kadir SARIKAYA

https://twitter.com/SarikayaKa

Yazıda geçen hakiki Türkçe kelimelerin anlamları için bakınız;

Vak’a: Olay
Bidayet: Başlangıç
Seyf-i meslul: Yalın kılıç
Takrir: Önerge
Mer’iyet: Yürürlük
Muahedenâme: Anlaşma metni
İnkıta: Kesinti
Murahhas: Elçi
Şedid: Son derece şiddetli
Medar: Sebep
Tariz: Dokundurma, sataşma
Deruhte: Üstlenme
Mutabakat: Anlaşma
Muarız: Karşı çıkan, muhalif
Mebni: Dolayı
Taltif: Gönül alma
Sarf-ı nazar etmek: Vazgeçmek
Meş’um: Uğursuz
Zehabıyla: Zannetmesiyle
Layık-ı veçhile: Layığıyla, hakkını vererek
Müsavi: Eşdeğer
Menhus: Uğursuz
Calib-i dikkat: Dikkat çekici
Nadan: Cahil
Müddei: İddia eden

 

AKP Mitingine Katılan Bir Çapulcunun Tuhaf Hikâyesi

  • Polemik

https://twitter.com/sarikayaka

Kadir SARIKAYA

Jantiyom mitinge gidiyor. Breh breh! Jantiyom, Fransızca’dan dilimize devşirme bir kelime. Hani biz göbekli, kıllı hükümet yalakaları Fransızca da bilmeyiz ya, satırı gelmişken söyleyeyim dedim. Aslı ‘gentilhomme’dur. ‘Soylu kişi’ mânâsına geliyor. Herifçioğlunun biri, tebdil-i kıyafet edivermiş de 23 Mart’taki Ak Parti Mitingine sızıvermiş. Bak sen! Bu sızmaları da herhalde yeni ağababalarından öğrendiler zahir. Hani şu yüzme bilmediği için okyanusu geçemeyen zat var ya, ta kendisi.

Ne işi varmış bu junior jakobenin AKP mitinginde? Tabii ne işi olacak? Beyefendi az önce Maria Teyze’sinin Şükran yemeğinden dönmüş, akşamına da iki kadeh brendi atacak.

Bu jakocanın yazısının başlığı ‘AKP Mitinginde bir çapulcu. Hadi linkini de vereyim de âlem çapulcu görsün: http://sarapvepeynir.blogspot.com.tr/2014/03/akp-mitinginde-bir-capulcu.html

‘ Yazısındaki imlâ hatalarını tadad etmeye kalksam cehaletini suratına vurmuş olacağım. Hani en duru Türkçeyi bunlar kullanıyor ya. Atatürk’ün Nutku’nu orijinalinden okuyamayan yeni yetme bebelerden bahsediyorum. Şu Y çocuklarından elbet. Akp Mitingi’ne ‘utanmadan’ da katılmış. Tebdil-i kıyafet etmeyi de unutmamış. Küpeyi çıkarıvermiş mitinge gitmeden önce. Hiç unutmam, bir gece Beyoğlu’nda dördüncü duble viskiyi deviren gayet entelektüel, zatına saygı duyduğumuz yazarlardan biri (ismini zikredersem apışır kalır bazı dangozlar, oldukça meşhur bir zat-ı şeriftir kendileri) göğsünün gere gere AKP’ye rey verdiğini söylemişti de etrafındaki çıtı pıtı GSF talebelerinin beti benzi atmıştı.

Yazımıza mevzu teşkil eden bu küpeli çapulcu da AKP’ye oy verenlerin ‘küpe takanlardan pek de hazzetmediği’ safsatasına kendisini inandırmış olacak ki mitinge gitmeden evvel küpesini çıkarmış. Alimallah, yoksa yırtarlardı kulağını değil mi? (E benim kulağı bilmem kaç yerden delik rockçı kardeşim AKP’ye oy verecek bu seçimde. Ona ne diyeceğiz? İstisna mı?)

Berbat imlâ hataları (ulan imlâ hatasının düzgünü mü olur) ve düşük cümlelerle yazdığı yazısında bu Y nesli mensubu küpeli çapulcu arkadaş, Yenikapı’ya kadar taksiyle gidiyor. (Karşıdan geliyor ise Marmaray’a binmesini tercih ederdik. Malum 15 dakika. Yoksa denizin dibinde birden betonların çöküp sular altında kalacağını mı zannetmiş? Sokaklarda bedava dağıtılsa bile kimsenin almadığı şu düşük satışlı gazetelerden biri de Marmaray’da su kaçağı olduğunu iddia etmişti de neremizle güleceğimizi şaşırmıştık. Oldu olacak tesisatçı Taner Usta’yı da çağıraydılar. Belki bu memleketin hayrına bir iş yapmış olurlardı.)

Jakoben minik konuşmaya devam etmiş. Kimmiş bu AKP mitingindeki insanlar? Onları görünce küçük dilini yutmuş. Gettosundan azıcık dışarı çıkıp şöyle Bağcılar taraflarına yolu düşse başka nerelerini yutar diye merak etmiyor da değiliz.
Kimmiş bu AKP Mitingi’ne gelenler? Aynen junior jakoben çapulcunun tabiriyle (ya da chapuller mi demeliyiz, daha eksantrik duruyor) aktarıyorum;

“Onlar görmezden gelinenler…evet, bugüne kadar gözümüzün önünde olan ama görmezden geldiğimiz insanlar var ya, hani farkına varmadığımız, hani iki kelime konuşmaktan sıkıldığımız…”

Öf, okurken sıkıldım, inanın yarısında uykum geldi, bir fincan daha kahve koydum kendime. Konvansiyonel edebiyat teranelerini tekellüm etmiş. Beşinci sınıf bar filozofu gevelemeleri. Cümle kurmaktan aciz olduğu, sürekli ‘hani’ demesinden belli.

Hayır efendi, işte orada duracaksın. Onlar, sizin görmezden geldikleriniz falan değil. Onlar, siz olmadan önce de, siz babanızın portakallarında sörf yaparken de oradaydılar. Siz onları görmezden gelmediniz, onlar sizi hiçbir zaman tanımadılar. Sizi umursamadılar bile. Siz onları umursadınız. Umursadığınız için her seçimde onları AKP’ye oy verdikleri için aşağıladınız. Köylü dediniz. Hakir gördünüz. Kıçındaki donun ipliğini fabrikalarda dokuyan işçilerin onlar olduğunu unuttunuz. Onlar sizi tanımadılar. Siz de onları görmezden gelmediniz. Çünkü size yalvarmadılar. Sizin onları görmezden gelmeniz için size yalvarmaları gerekiyordu. Daha acısını söyleyeyim jakoben junior, onlar sizi hiç takmadılar.

Junior jakoben abuklamalarına devam ediyor. Kendi dilinden AKP mitingine gelenleri kategorize ediyor;

“Çocuğumuzun bakıcısı Nermin Abla…”
“Sitemizin güvenlik görevlisi Kadir…”
“Tekstil atölyesinde günde 12 saat sigortasız çalışan Hatice…”

Tam burada durmam lâzım. Yahu bu ezilmiş, görmezden gelinen köylü AKP’lilerin isimleri neden hep Nermin, Kadir, Hatice?

Benim adım da Kadir gerçi. Sitenizin güvenlik görevlisi değilim ama bir akşam misafir ederseniz az pişmiş sığır etinizi yemeye gelirim. Evvela güvenlikçiye kimin için geldiğimi söyleyeceğim, sonra siz teşrif buyurup kameradan bakacaksınız, benim güvenlikçi Kadir değil de gazeteci Kadir olduğumu anlayınca da içeri buyur edeceksiniz. İki el de poker atar mıyız?

Zaten bu çocuk bakıcısı Nermin’in validesinin adı da kesin Züleyha’dır. Kadir’in babası desen adı garanti Muharrem’dir. Bunların arasından Ayberk, Tolga, Can kolay kolay çıkmaz. Onlar size has isimlerdir çünkü. Öyle midir? Hayır tosun, devir değişti.

Algılarınızın çöküşünü ilan ediyorum. Güya özeleştiri yapayım derken içinizden akıttığınız o küf kokulu zehri size gösteriyorum. Tahkir ve tezyif ederken dahi isim seçiyorsunuz. Gündelikçi Dilara niye yok? Evlere temizliğe gelen Selin? Çocuk bakıcınızın adı neden Yeliz değil? Sizin 80 senelik örümcek bağlamış dimağlarınız başka notaları basamıyor mu? Bu kadar mı sınırlı muhayyileniz? Vallahi öyleymiş. Bir yaşımıza daha girdik. (Şaka yahu, biz sizi zaten biliyoruz)

Junior jakoben, Mahsun Kırmızıgül misali ‘Hepimiz kardeşiz, bu kavga ne diye?’ zımbırtısını terennüm etmeye çalışırken yine tökezliyor. Bir müddet AKP mitingine gelen halk yığınlarının sırtını ‘onlar da aslında bizden, bakmayın öyle olduklarına, içimizden biriler’ kabilinden sıvazlamaya çalışsa da muhtevasındaki çürümüş foseptiği yine boşaltıyor;

“Onlar talimatla bayrak kaldıranlar… İtaat edenler…”

“Onlar beslenemedikleri için boyu benden kısa olanlar…en son Japonya’da metroda böyle hissetmiştim…ama onlarınki genetikti, bizimkisi yetersizlik…”

Beslenemedikleri için değil lan, inanmayacaksın ama vallahi genetik. Günde yarım ekmek helvayla beslenen uzaktan kuzenimin boyu 2 metre, ben protein, mineral, meyve ağırlıklı beslendiğim halde 1.75’i geçemedim. Burada da çuvalladın yavrucuğum. Sana gene hep yek gözüküyor. En son Japonya’da görmüş böyle kısa bacaklı bodur insanları. (Bak yurtdışına da çıktım haaaa, Uzakdoğu’ya kadar gittim, ona göre)

Sonra yine sevgi pıtırcığı oluveriyor. Adeta bir Şirin Baba. Pardon junior şirin çapulcu. Bakın ne diyor;

“Hepsi can, hepsi canan! Onlar biziz!’
Vallahi Mahsun Kırmızıgül’e çok kızıyorum. Müziği bıraktı bırakalı meydan böyle iş bilmezlere kaldı. Güya kardeşlik edebiyatı yapacaksın ama öncesinde yetmiş iki hakareti art arda dizeceksin. Yemezler. Onlar can, doğru. Ama ne senin cananın, ne de onlar sizsiniz. Siz, gettolarınızda takılırken onlar haftada bir dışarıda iki bardak çay içmeyi  bile lüks addedenler. Sizin en büyük derdiniz arabanızın dış cephesine mat kaplama yaptırmakken onlar aylık akbil doldurmakla meşguldüler. Bırak tatavayı koçero, bas geç akbili. Sen de taksiyle gel, ne uzatıyorsun mon cher?

Zırvalamalarına devam etmiş bu junior jakoben;

“Nerede ise tamamı geldikleri ilçe teşkilatı tarafından sağlanan anlık veya devamlı yardıma muhtaç”

Aydınlık Atatürk Türkiyesinin emanet edildiği çapulcunun kurduğu cümlelere bakın. Anlayan varsa beri gelsin. Cümlenin ne başı belli, ne kıçı. Ama ben yine de tercüme etmeye çalışayım. Diyor ki jako (bundan sonra kendisine kısaca jako diyeceğim. Alınmaz umarım. Samimiyetimize binaen. Naber cakabo?’ gibi)

Jako diyor ki;

Mitinge katılan 1 milyonu aşkın halk yığığının ekseriyeti, aslında ilçe teşkilatı tarafından besleniyor. ‘Anlık veya devamlı yardıma muhtaç’ imişler. ‘Anlık yardım nasıl oluyorsa?’ Anlık makarna yardımı mı? Gecenin köründe Ak Parti ilçe teşkilatlarından birini arayıp ‘acil makarna istekleri mi zuhur ediyor bu halk yığınlarının?’ Söylesene be jako, ne saçmalıyorsun Kozmos aşkına?

O mitinge arabalarıyla gelenler olduğu gibi, elbette otobüsle gelenler de oldu. Muhakkak ki yardıma muhtaç olanları da vardı. Ancak ‘neredeyse mitinge katılanların tamamı’ gibi tırışkadan bir genellemeyle Yenikapı’yı dolduran kitleyi camii avlusuna doluşmuş güvercinler gibi göstermeye çalışmak nasıl bir hadsizliğin dışavurumu? Burnu büyüklük desen değil, en hafif tabiriyle ‘insanlık düşmanlığıdır’ bunun adı. ‘Kendilerinden olmayanı hayvandan aşağı derekede gören, looserlığın dibinde olduğu halde zatını Everest’te zanneden acınası insanların halet-i ruhiyesidir bunun adı.

Hayır efendi, Yenikapı bir panayır değil, bir karşı çıkıştı, bir gövde gösterisiydi, bir ‘haddinizi bilin’ uyarısıydı.

Bunun idrakine varamamış olmanı elbette junior bir jako olmana veriyorum jakabo.

Junior jakoben jako devam ediyor zırvalarına; AKP mitingine katılanlar naiflermiş, iç savaş çıkarmaları çok zormuş.

Yumuşaklarmış. Y çocukları gibi cesaretli değillermiş, kenetlenmiyorlarmış, ortak hedefe yürümüyorlarmış. Bu Y çocukları ölüyormuş ve ölmeye gidiyorlarmış.

Marketlerde, kozmetik reyonunun hemen çaprazında ‘Ne alırsan bir lira’ kitapları bulunur. Bu çapulcu arkadaş da bir liralık kitapların yazarları gibi ucuz romantikliğin dibine vurmuş. AKP seçmeni iç savaş çıkartmaz. Çünkü aylardır bunu yapmaya çalışanlar, sizin gibi sözümona masum Y kuşağının sırtına yapışmış illegal örgütlerdi. AKP seçmeninden deli cesareti bekleyemezsiniz, çünkü AKP seçmeninin kaahir ekseriyeti hayatını çalışarak kazanmak zorunda. AKP seçmeninin vakti yok çünkü. Sen Japonya maponya geziyorsun ya cünyırım? Şşt, naber?

Siz ölmeye gitmiyorsunuz. Bulgurla beslenmek zorunda kalan yoksul ailelerin çocukları ölüyor,  size düşen, her gelen yeni ölüm haberini retweet etmek oluyor. Hepsi bu. Sad but true?

Birilerinin ölmeleri için, sabahtan akşama (sizin piçleştirdiğiniz Türkçe tabirle söylüyorum) Twittter’da tweet ‘kasan’ da sizdiniz, hatırlayın. Siz oturduğunuz yerden patlamaya hazır zavallı fakir çocukları kandırarak ölüme yolluyorsunuz, üstüne utanmadan ‘ölmeye gidiyoruz’ romantikliği yapıyorsunuz. Üstelik bu romantizmin elle tutulur tarafı da yok. Ucuz, leş, kokuşmuş bir romantizm. İçi boş, içi kof bir romantizm. Sen ölmeye gitmiyorsun jakoben çocuk. Sen, oturduğun yerden ölümleri seyrediyorsun sadece.

Jakobenin zırvalarından ben bıktım ama o devam etmiş. Erdoğan helikopterden talimat yollamış. ‘Arka kısma insanları alın, dışarıda kalanlar var’ demiş. Halkın da çok hoşuna gitmiş bu aşağılayıcı davranış! Öyle diyor  tebdil-i kıyafet Yenikapı’da fink atan çapulcu.

Yazısında satırlar boyu araya serpiştirdiği hakir görmelelerle (güya bunu gizlemeye çalışsa da kabak gibi sırıtıyor aradan) AKP mitingine gidenleri bir Merinos koyunu ilan etmediği kalmış olan bu çapulcu biraderimiz, mitinge gelen yüzbinlerce insanın yönlendirilmesine bozulmuş.

‘Zaten bunlar yönlendirilmeden yapamazlar’ diyor. Eh, siz Gezi Parkı tantana günlerinde Twtitter’da insanları yönlendirip galeyana getirirken iyiydi de miting alanında insanlar izdihamdan telef olmasın diye yönlendirilince mi kötü oldu? Neremizle gülüyorduk, pardon?

Mitinge gelenleri aşağılamaya devam ediyor jakocan. ‘Hayatları boyunca aç kalmamak için talimat alanlarmış‘ onlar. Peki, sen hiç aç kaldın mı Jakocan? Japonya’ya gidebildiğine göre aç kalmamışsın. Suşi de yedin mi orada çapul kardeş? Burada da var artık gerçi. Fena da yapmıyorlar ‘hani’.

Çapulcu olduğunu iddia eden bu Y çocuğunun anlattıklarını benim midem artık kaldırmamaya başladı. İfrazatını akıtmaya devam ediyor;

“Kadınlar gerçekten seviyor onu… duruşunu seviyor… sesini seviyor… kabul etmek lazım… ben cinsel olarak uyarılmış gözler gördüm orada…”

Kafa yapısının sığlığına, rezaletine bakın. Yahu siz değil miydiniz, insan saçtan tahrik olur mu canım, kadınları kapatmak da nedir, diye feryat figân bağıranlar. Cinsel olarak uyarılmış gözler nedir? Çapulcu gözlerin neler görüyor öyle Çapulas? Ya da o cinsel olarak uyarılmış gözler bizzat senin gözlerin olmasın? Hava biraz sıcaktı, başına güneş geçti diyeceğim, ama şapkası da vardı gerçi çapulcu kardeşin.

Şimdi sıra geldi bunun gibi düşünen çapulcanlara. Ki hepsi de birbirinin aynıdır. Bakmayın öyle ‘biz bireysel takılıyoz abi’ ayaklarında gezdiklerinde. Bazılarını Beyoğlu’nun leş barlarında, kimilerini Sushico’larda, kimilerini de Midpoint’lerde bulabilirsiniz. Hep bir ağızdan tekrarladıkları ancak hiç usanmadıkları kusmuk hep aynıdır; bu halk cahil abi!

Her kimseniz, neyin neyiyseniz, kimin fesiyseniz, kimin serpuşu, kimin gocuğu, kimin çocuğuysanız, kimin fötr şapkasıysanız çapulcu çocuklar ve bilumum jakocan, jakoben, jakuzi, jaluzi, cano, kanka ve cakabolar, şunu çok iyi bilmeniz gerekiyor;

Ak Parti, iktidarını mitinglere gelen binlere değil sizin gibilere borçludur. Aslında AKP oyunu seçmeninden değil, sizden alıyor yani.
Bir öğrenemediniz çünkü bu millete ‘lolo’ yapılmayacağını.

Unutmuyor oğlum işte bu çarıklı erkan-ı harpler kendilerine yapılanları. Günü geldiğinde alıyorlar intikamlarını. Anadolu kedisi, artık Anadolu kaplanı olmaya doğru tekamül seyrinde ya, işte siz buna bozuluyorsunuz. Mercedes’e artık yalnızca sizin zümre değil, bozkırlı Anadolulu da biniyor, bu da zorunuza gidiyor.

Bir türlü idrak edemediniz şu milletle maytap geçilmeyeceğini.

Millet lenduha gibidir. İri kıyım bir insana benzer, bedeni çok büyüktür. Çok büyük olduğu için de İngilizler buna bir atasözü uyduruvermişler;

“Elephants never forget”

Yani “Filler asla unutmazlar”
Unutmuyorlar.
Menderes’in İmralı’da asıldığı 17 Eylül 1961’den beri unutmuyorlar.
Öyle de fil hafızalıdır işte bu millet.
Hani siz diyorsunuz ya ‘koyun bunlar koyun’ diye.
Hayır tosunum, fil bunlar fil!
Eziverirler, farkında olmazsınız.
Sonra da ‘Gidelim bu ülkeden, yurtdışında yaşayalım’ geyiği yaparsınız.
Tutmayın küçük jakobenleri. Gitsinler şöyle bir Japonya görüp gelsinler. İstediklerini değil de havalarını alıp gelirler belki.
Döndüğünüzde şeriat gelmemiş olur, merak etmeyin.

Welcome to the real world

 

  • Türkiye’nin son 80 yıllık kısa özetine bir başka açıdan bakıyoruz; şimdi gözlerimizi artık dört değil, dört yüz kırk dört açıyoruz!

Kadir Sarıkaya

 

Hakir gördükleri, acımasızca ve istihfafla baktıkları o ”Zenci Türkler” bir gün topyekün başkaldırdıklarında; elit, jakoben, burnundan kıl aldırmayan ve ”Bebek Bebeklilerindir” sloganına deli gömleğine sarılır gibi sarılan, hayatın ”gustosunu” özgürce tatmaktan müthiş surette haz alan seçkinler, ”muasır Türkiye”nin kalkık burunlu evlâtları, acaba kaçmak için markalı kapaklarını hangi diyara atacaklar?

Hepsinin parası var. ”Hatırlı yerlerde” çok yakın dostları var. Çekler hamiline değil, isme münhasır yazılıyor. O mevkilere öyle kolay gelmediler tabii. Hemen önyargı fitilleriyle ateşlemeyin beyninizi. Çok çalıştılar canım, çok. Kaahir ekseriyeti atadan zengindi, atadan zengin olmayanlarıysa babadan. Ama öyle, ama da böyle ağızlarında ”gümüş kaşıkla” doğmuşlardı bir kere. Değiştirilemez ”gayri kabili rücu” bir alın yazısıydı.

Bundan dolayı onları suçlayabilir miyiz? Hayır. Ama suçlayacağımız başka şeyler var. Emile Zola’nın ”Dreyfus” için kaleme aldığı meşhur ”J’accuse” makalesinde olduğu gibi. Onları itham edeceğiz. Ötekileştirilenler, kenarı itilenler, görmezden gelinenler, aşağılananlar adına onları yargılayacağız.

En iyi okullarda onlar okudular, en iyi üniversitelere onlar gittiler, yurtdışına çıkmak onlar için vakayı adiyedendi. Kendi mahallesinden bile doğru düzgün çıkamayanlar için yurtdışı elbette bir hayaldi. Kaldı ki yurtdışına ”hicret” etmeye mali gücü yetmeyen, sayıca milyonla ölçülemez halk kalabalıklarını ”vizyonsuz” olmakla suçladılar. Onlar neden vizyonsuz bırakılmışlardı, bunu hiç sorgulamadılar. ”Cahil, ayı, avandallı, zonta, kaba, nobran, öküz, Anadolulu, köylü, maganda” dediler. Öyle ya, her şeyi en iyi kendileri bilirdi. En iyi müzikleri onlar dinlerdi. Biz hiçbir halttan anlamazdık. Blues dinleyemezdik, dinlesek bile ”dinleme maharetinden” yoksun kalırdık. Nerede alkışlayacağımızı, nerede susacağımızı biz anlayamazdık. Bize kimse öğretmemişti. Caz desen, bizim için başlı başına bir faciaydı. Bizim ”öküzlüğümüz” yüzünden o çok muteber caz sanatçıları konser bitiminden sonra bise dahi çıkamıyorlardı. Ah, hep bizim yüzümüzdendi. Beyazlar, zencilere çok kızıyorlardı. Daha konser adabı bile edinememiştik. Bulgur ve ekmekle beslenmekten olacak. Annelerimiz yahud eşlerimiz önümüze mozzarella peyniri  koydu da, biz mi okumadık, pardon, yemedik?

Onlara göre parasızlıktan ucuz şarap içmek zorunda kalan serserinin tekiydi. Kendileri Chateau Margaux şarabını yudumlarken, sese ayrı bir buğu katan ve hafif sarhoşlukla beraber gelen yanak kızarıklığını yaşamın güzelliğine ve kentli olmanın ”gustosuna” bağladılar. Peki ya ucuz şarap içen? Onlar ayıydı canım. Paraları yoktu. Köpeköldürene tamah ediyorlardı.  Onlara göre, sokaktaki kıllı göbekli, sakal traşı olmamış, en son ne zaman yıkandığı meçhul, koltuk altı asla deodorant görmemiş adam şarapçı berduştu. Kendileri, lüks rezidanslarında yahud yalnız emsallerinin girebilme ayrıcalığına sahip elit mekânlarında şaraplarını yudumlarken, üzerlerine çöken o ”ağır hayatın” stresinden,koşuşturmacasından, o çok önemli günlük meselelerden biraz da olsa kaçabilmek ve rahatlayabilmek için birer degüstatöre dönüşüverdiler. Sokaktaki şarapçı dayı, yine şarapçı dayı olarak kaldı. Onların içtiği şarabın kıymetiyse kendinden menkuldü.

Kimdi bu Everest tepesinden, geniş ovalara bakma cür’etinde bulunan maskeli seçilmişler?Elit, modern, çağdaş, çok kültürlü anlayışa sahip, adab-ı muşaret kaidelerine hakkıyla riayet eden (bu cümleyi anlamayacaklardır, beni de Osmanlıcı-Mürteci olmakla itham edebilirler) yaşamanın ”gustosunun” farkında, klas bir müzik zevki edinmiş, dünya görmüş ve vizyonu alabildiğine geniş olan bu zevat; gayet pahalı ve ancak küçük  bir azınlığın girebildiği getto tarzı restoranlarında ve lokallerinde, Paris’teki herhangi bir bakkaldan 5 euro’ya satın alabilecekleri dandik bir şarabı 300 liraya satın alarak aristokratlık apoletlerine bir yıldız daha ilâve etmeyi büyük bir gururla deruhte ederler.

En iyi arabalar onlarındı, en iyi mekânlarda en kallavi köşeler onlara ayrılmıştı. Onlar ”halkın” arasında yaşamayı da tabii ki tercih etmeyeceklerdi. 80 senedir bitap düşmüş Anadolu’ndan binbir güçlükle büyük şehirlere, hassaten İstanbul’a göç edenlere ”evrimini tamamlamamış insan” gözüyle baktılar.

Onlar, doğacak çocuklarını Amerika’da doğurmayı tercih ettiler. Çocukları ABD vatandaşı olarak kollarında altın bilezikle doğacaklardı. Bundan büyük ”honneur” olur muydu?

Cahil, bidon kafalı, yağlı göbekli, göğsü kıllı, siyah iskarpinlerin içine beyaz çorap giyen ”andavallı” ayıların olduğu ülkede doğum yapılır mıydı hiç?

Çocuğun çifte vatandaşlığı olacak, hatta çocuk ABD vatandaşlığını, T.C vatandaşlığına tercih edecek, orada başarılı olacak yahud olmuş gibi yaptıktan sonra tutunamayıp Türkiye’ye avdet edip ”vatan kurtaran kumandan” edalarıyla bir süre dolaşacaktı.İşler, hesapladıkları gibi gitmedi. Yabancı dillerden devşirme kelimelerin onları daha entelektüel bir pozisyona getireceği zehabına kapıldılar. Deneysel yerine bir sanat ıstılahı olan ”empresyonizm” dediler. Zevk’in İtalyanca karşılığı olan, hatta tam olarak karşılamayan”gusto” kelimesini benimsediler. Keşke orada olsaydınız tabiri değişti, yerini ”being  there” olmaya bıraktı. Halkla İlişkiler diye bir şey, zaten yoktu. ”Public Relations” vardı. Ama bu cühela takımı (cahilin çoğuludur) Public’i nereden bilecekti ki? Public herhalde köyden büyük metropollere göçmüş kitleler için bir yemek adı olabilirdi. Relations da Alman kadın bir pornocu olabilirdi. Bilmiyorlardı adamlar, vizyon sahibi değildiler onlar gibi. Gözlerini her sabah New York’un müthiş gökdelen siluetine açamıyorlardı zavallılar, ne yapsınlar.

Turgut Özal’ın süratli bir şekilde Serbest Piyasa ekonomisine Türkiye’yi yavaş yavaş değil de birdenbire geçirmesi, TPKK’ nın değiştirilerek döviz alım satımının serbest bırakılmasıyla, 70’lerde bıkkınlıktan gırtlaklarına kadar sıkıntıya boğulmuş Anadolu’nun kafileler halinde seçkinlerin gettolarına doğru akına başlamaları, onları çok korkuttu. Handiyse altlarına edeceklerdi fakat bunu aristokratlıklarına yakıştıramadılar.

Anadolu’dan harekete geçen ”kıllıların” haberini alır almaz seçkinler zümresi bu tasalluttan kurtulmak için bir çareye başvurdular: ya kendilerini kentin dışından satın aldıkları yüksek güvenlikli kale duvarlı villa tipi evlerine kapatacaklar, orada kendileri gibi olanlarla hemhal olup yaşayacaklar yahud ülkeyi terk edip soluğu Dünya’nın bilmem hangi modern şehrinde alacaklar. Bütün bunları istemeleri için parmaklarını şıklatmaları yeterliydi. Bunun içinse; siyasilerle, bürokratlarla, sanatçılarla, iş adamnlarıyla çok sıkı ilişkiler geliştirmek ve bu tadad ettiklerimden herhangi bir zümreye ait olanıyla aynı uçağa binip Business Class keyfini onlardan herhangi biriyle paylaşmaları gerekiyordu. Aldığı nohut çekirdek parasıyla bir aileyi geçindirmeye uğraşan o devasa çoğunluk umurlarında bile değildi. New York’a Business Class’ta uçma şerefine nail olup, gazete köşelerinden halka uçakta ne tür yiyecekleri zıkkımlandığını anlatmaktan bile imtina etmediler. Müstemirren ”sonradan görme” olarak tavsif ettikleri Anadolu insanından daha âlâ görgüsüz olduklarını gözden kaçırıyorlardı.

Portakallı tavuk, karides kokteyl, cevizli çikolatalı petit four, meyveli tart, marine sosunda tavuk göğsü, ricotto peyniriyle doldurulmuş ravioli, sığır bonfilesi, domates provencal ve saysam sabaha kadar bitmeyecek yiyecekler vardı Business Class menülerinde. Bunları köşe yazılarında yazma ahlâksızlığına kadar düştüler. Ucuzluğun dibini de gördüler. Köşe yazılarında, slikonla şişirilmiş dudakları ve her yerini porselen kaplattıkları dişleriyle ”petit four” diyerek halka haykırdılar. Sonradan görmeliğin sınırı olur muydu? Olmazdı tabii. Bunlarla da yetinmeyeceklerdi, yetinmediler de. Halk ne yapsın? Ucuz makarna yesin. (Pastavilla pahalı) Yarım kilo kıyma, o da nadiren haftada bir yahud ayda bir. Bulgur, pilav, yeşil mercimek, nohut, fasulye. Ravioli yerine ucuz makarnaya tamah ediyordu halk. Mecburdular. 6 aylık maaşlarını birikterseler gene de Business Class’ta uçma ”gustosuna” erişmeleri mümkün gözükmüyordu zira.

Sonra işler yavaştan değişmeye başladı. Modern, çağdaş, Amerika’da eğitim almış yahud ömrünün muayyen bir süresini orada geçirmiş, tayyörlü, sarışın, beyaz tenli, ekonomi profesörü sabık başbakan Tansu Çiller de yaralarına merhem olamadı. RP, yapılan ilk seçimlerde beklentilerin aksine birinci parti çıkınca ”abandone” oluverdiler. Yürekleri ağızlarına gelmişti. Evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Bu ”cahil halk sürüsü” gidip de RP gibi mürteci bir partiyi birinci parti yapıvermişti işte. Geriye tek çare kalıyordu: Atatürk’ün hatırasına ağlarken aynı zamanda yine kendi seçkinlerine hitap edecek bir parti yahud ”hareket” kurmak, bunda da muvaffak olamazlarsa yine ülkeden gitmek. Ağızlarındaki lastikleşmiş sakız ”gideceğim bu ülkeden” figânlarıydı.

Gidebilirlerdi, kimse onları kollarından ”hayır gidemezsin, sana bir kanaat önderi olarak ihtiyacımız var, sen gidersen toplumsal cinnet olur, ortalık karışır, sosyal psikolojimiz ifsada uğrar” demiyordu. ”Irılıp” gidebilirlerdi.

Koalisyonun büyük ortağı ”Müslüman tabana sahip” RP olunca nazik popolarını esaslı bir telâş sardı. Halbuki anlayamadılar ki RP’ye oy verenlerin bir kısmı aynı bugün AKP’ye oy verenlerde görüldüğü gibi, dine çok bağlı olduklarından değil, bu seçkinci ve kendisinden olmayanı hakir görücü zihniyetten ve Türkiye’nin başına 80 yıldır çöreklenmiş idare-i maslahatçı ve köhnemiş zihniyetten istikrah ettiği için oyunu Refah’a vermişti. Bunu anlayacak ferasetten fersahlarca uzaktılar. Onları kelle korkusu sarmıştı. Bunda da pek haksız sayılmazdılar. Yalnızca kendileri gibi olanların girebildiği gettolarına ya artık giremezlerse? Ya alkollü içecekler yasaklanırsa? Bu elit zümre mensuplarının hiçbiri TBMM’nin 1920’de ilk çıkardığı kanunun, Men-i Müskirat -Alkollü İçecekleri Yasaklayan Kanun- olduğunu bile bilmezdi. Galiba düzenleri sarsılacaktı. Kahkahalarla şampanya patlatan zengin figürü tarihe mi gömülüyordu ne?

Bakımlı ve pedikür görmüş (erkekleri de dahil) ayaklarının altındaki cilalı toprak hızla kayıyordu. Artık bilmem kaç yüz dolara satın aldıkları orijinal Fransız şaraplarının tadı kaçacak mıydı? Çözüm neydi? Darbe mi? Hayır, hayır, o zaman ülke 20 sene geriye atardı. Geriye gitmeyi hiç sevmezlerdi. Arada sırada ‘Ordu Göreve’ diye haykırmıştılar ama o kadar da olsundu. Sonuçta başka çare kalmamıştı!

Peki ya ne? Küçük bir ordu müdahalesi?  Sabah öpücüğü kıvamında bir muhtıra, demokrasiye rot balans ayarı çekmek için iyi olabilir miydi?

Beş bin kişiye bile hitap edebilme gücünden vareste, sapına kadar seçkinci parti ya da hareketler kurmak çözüm olabilir miydi? Bir ihtimal daha vardı, o da buralardan gitmek miydi? Patlayan ödlerinin tedavisi onları Paris’te, Londra’da, New York’ta, ”trend” halini almış Dünya’nın hangi şehri varsa orada bekliyordu. Kaçmalıydılar. Salyalı, balgamlı, koltuk altları leş gibi kokan, ucuz sigara içen, ucuz arabaya binen, LPG tercih eden, hububatla beslenen Anadolulu onların gettolarına kadar girmiş, naçiz bedenlerini kuşatmış, onları boğacak hale gelmişti. Artık Beyoğlu’nda yürüyemiyorlardı, Boğaz gören, olmadı şehirden hayli uzaktaki yüksek duvarları evlerine hapsolmuşlardı. ”Ya Rab, bu uğursuz gecenin sabahı yok muydu?”

Gidenler gitti, kalanları da 28 Şubat ”postmodern” darbesi kurtardı. REFAH-YOL hükümeti hükümetten çekilmek zorunda bırakıldı. ve böylece kentli olmanın ”gustosuna” vakıf azınlık aristokratlar bir parça da olsa rahat nefes alabilmiş oldular.

Aldıkları bu rahat nefesi veremeden zarar görenlerin hafızalarından asla silemeyeceği ”Kara Çarşamba” patlak verdi. (2001 ekonomik krizi) Bu defa korkuları daha da arttı. Kalpleri göğüs duvarlarını yumruklamaya başlamıştı. Necdet Sezer’in Ecevit’e ”Al da oku” diyerek fırlattığı anayasadan sonra DSP’de birkaç gün içinde yaşanan toplu istifalar sebebiyle apıştılar. Hayır, hayır, böyle olmamalyıdı! Çok güvendikleri ”ak güvercin” de onları terk edip gitmişti. Her seferinde foseptiğe layık gördükleri halk bir tsunami dalgası gibi geri dönüp canlarına tekrar okuyordu. Artık darbe falan yapılamazdı. Askerin muhtıra vermesi de saçma olurdu. Neye muhtıra verecekti ki? Necdet Sezer zaten laikti, bürokrat kökenliydi, askerle can ciğer kuzu sarmasıydı. Ecevit’in ise ahı gitmiş, vahı kalmıştı.

Jakobenler için gidişat kötüye gidiyordu. Yaşananlar hiç de iyiye alâmet değildi. Erken seçime gidilecek olması zaten hıncından dişlerini sıkmaktan dişlerini dökmüş halkı topyekün galeyana getirebilir ve hiç istemedikleri bir partinin iktidara gelmesine sebep olabilirdi. Ama içleri bir nebze de olsa rahattı. Çünkü ortada böyle bir parti gözükmüyordu.

Yine yanıldılar. Çünkü kapandıkları ”yüksek duvarlı ve geniş güvenlikli” sitelerinden halkın nabzını tutamıyorlardı. 2001 Ağustos’ta AKP kurulunca görmezden geldiler. AKP de kimdi ki? Okuduğu şiir yüzünden hapse atılmış, 4 yıl süreyle de ”İstanbul Metropolitan Municipality”nin belediye başkanlığını yapmış,  Radikal gazetesi’nin attığı meşhur manşette ”Artık muhtar bile olamaz” dedikleri siyasi yasaklı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığa getirildiği AKP mi birinci parti olacaktı? Yok canım, imkânsızdı bu. Zaten siyasi yasağı vardı. Mümkün değildi. Olsa olsa muhalefet olarak meclise girer birkaç sandalye kapardı o kadar. Ötesi ihtimal dışındaydı. Mümkün değildi. Olamazdı. Böyle bir şey olursa… Ya olursa? Eyvah, ya olursa?

Deprem dipten vurmuş, seçkinler bunu ”korunaklı evlerinde” hissedememişlerdi bile. Bundan sonra beklenecek olan tsunami dalgasıydı. 3 Kasım 2002 gecesi, geri çekilen halk kitlesinin dalgaları, birleşerek en ağır darbeyi indirdi. Gözlerini kapattılar. Ekranlara ve seçim sonuçlarına bakamadılar. Ne olmuştu? Baraj altında mı kaldılar? Hayır. Birkaç sandalye kaptılar herhalde. Yine hayır. Ya ne oldu, Allah aşkına (pardon Allah dememeliydiler, Tanrı ya da kozmos demeleri gerekir) söyleyin. Biriniz söyleyin. Korkuyorum, ma cherie, korkuyorum maşer, korkuyorum mademoiselle, korkuyorum söylemeye. Ne oldu, lütfen söyleyin. Koalisyon ortağı mı oldular? Hayır, mademoiselle. Yo, olamaz. Hayır. Nasıl yani?

Ben söyleyeyim saygıdeğer monşer ve maşerler; tek başlarına iktidar oldular.

Bu defa ortada birkaç sandalye kapmış ”dostlar alışverişte görsün” partisi yoktu. Koalisyon falan da olmayacaktı. Çok ortaklı bir iktidar ya da iktidarın büyük dilimine sahiop bir parti de söz konusu değildi. Seçimlerden yalnızca bir yıl gibi kısa bir süre önce kurulmuş ”ne idüğü belirsiz bir parti” birdenbire iktidar oluvermişti.

Medyanın kaahir ekseriyeti bu dev dalga karşısında oldukları yerde çökekalmıştı.

İzlenecek metod belliydi. Daha önce Demokrat Parti’ye yaptıkları gibi manşetler vasıtasıyla TSK’yı AKP’ye karşı kışkırtıp, bir muhtıra vesilesiyle onları alaşağı etmek gerekiyordu. Bu emellerine 2007’de vasıl olabildiler. Fakat TSK, eski TSK değildi. Ancak e-muhtıra verebiliyordu. İnternetten hükümeti ”laikliğe karşı bir odak haline geldiği için” uyarıyordu. Elitler orgazm olmaya yakındı. Galiba yine başarmışlardı. Ta ki hükümet sözcüsü Cemil Çiçek, bu muhtıraya cevaben basın toplantısında çıkıp ”TSK kendi işine baksın” diyene kadar.

Türkiye’de bugüne kadar asla olmamış bir şey gerçekleşiyordu. Bir siyasi parti, TSK’ya tabiri caizse posta koyuyordu. Jakobenler kudurmaya başladılar. Yine bir halt başarılamamıştı. TSK biraz daha mırıldandıktan sonra susmak zorunda kaldı. İzlenecek yeni usül ne olmalıydı? Aranan taze kan bulundu. Birkaç dinozorun önderliğinde Cumhuriyet Mitingleri tertip edildi. Milyonlar meydana aktı. Hele İzmir mitingi; laik ve modern kesim için tam bir gövde gösterisiydi. Bazı gazeteler tam sayfa olarak bu “muhteşem manzarayı göğsünü gere gere” tüm Türkiye’ye ilân ediyordu. Galiba bu sefer olacaktı. ”Çankaya’da imam istemiyoruz, Türkiye laiktir laik kalacak” gibi klasikleşmiş sloganlarla işi kotaracaklarını zannettiler.

Açıkça söylemek gerekirse, düzenlenen Cumhuriyet Mitinglerinden AKP de çok korkmuştu. Kalabalık çok fazlaydı. Bu defa iktidardan düşüp koalisyon ortağı olmak zorunda kalabilirdiler. Elitler, ellerine şampanya kadehlerini alıp muhtemel bir galibiyeti şimdiden kutlamaya başlamışlardı. Yine yanıldılar. 22 Temmuz 2007 seçimlerinde, AKP daha da güçlenerek iktidara geldi. Tuncay Özkan bu işe çok bozuldu. Ekrandan cümle millet efradına hakaret yağdırmaya başladı. Bekir Coşkun, Yılmaz Özdil gibi köşe yazarlarıysa yaşadıkları fiyaskonun tesiriyle halkı küçümseyen ”Siz zaten buna müstehaksınız” kabilinden yazılarla nasıl bir tıynete sahip olduklarını bir kez daha gösterdiler.

Zannediyorlardı ki demokrasi yalnız onlar için vardı. Onlar için olunca hiçbir sorun yoktu. Oysa bir kuralı unutuyorlardı: ”Justice for all”. Tapındıkları ABD’nin mahkemelerinde bu kaide geçerliydi.

”Adalet, herkes için” Kendi istedikleri zümre ülkeyi yönetince hiçbir problem olmuyordu da, onların isteği hilafına bir parti iş başına gelirse kıyameti koparıyor, halkı ”hayvan” derekesine indiriyorlardı.

Yine unuttukları bir şey vardı; çoklu seçimlere geçildiğinden itibaren (içine bariz bir şekilde hile karıştırılan ve CHP’nin de bunu itiraf ettiği 1946 seçimlerini saymazsak) yani 1950’den bu yana, hiçbir seçkinci parti tek başına iktidar olamamıştı. Görünmeyen halk kitlelerini unutmuşlardı. Yozgat’ta, Konya’da, Sivas’ta yaşayan köylüyü unutmuşlardı. Ülkeyi mesken tuttukları Cihangir’den, Nişantaşı’ndan, Etiler’den, Bebek’ten ibaret zannediyorlardı çünkü.

Bitlis’li taksici Kürt Mehmed vardı. Konya’lı, hayvancılıkla uğraşan Ahmet ağa vardı. Erzurum’daki köyünde 80 yaşına rağmen davar güden Mustafa dayı vardı. Unuttukları, kendilerini unutanların ensesine katmerli yumruğu işte böyle indirdi.

Böcek olarak gördükleri halk, onlara gerçekte kuvvetin kimde olduğunu gösterdi. 2011… AKP, pasta diliminin bu defa yarısını aldığında tüketecek nefesleri kalmamıştı. Hatta işi komediye döküp, AKP’nin yüzde 50 oy almasının bir başarısızlık olduğunu ileri süren malum cenahın köşe yazarları ne halt edeceklerini şaşırmışa benziyorlardı. Yüzde 80’e bile ”başarısızlık” diyebilmeleri ihtimaldi. Çünkü 10 sene içinde her şey değişmiş, muhteşem saltanatları ”böcek, takunyalı, cahil, görgüsüz, koltuk altları ter kokan” bir kitle tarafından yıkılıvermişti.

Ben bir tahminde bulunmuyorum, Houdini yahud bir sihirbaz değilim. Ancak görünen köyün kılavuz istemediği de aşikâr. Artık devlet başkanlığı sistemine mi geçilir, eyalet sistemine mi bilemem. Ama seçkinci, 80 yıldır Atatürk’ün gölgesi altına sığınan, Kemalizm üzerinden rant elde eden zümrenin devrinin kapandığı izahtan varestedir.Onlar, artık ne yapacaklarını bile bilemiyorlar. TSK’dan ”darbe” umudunu da kestiler. Süt dökmüş kedi halet-i ruhiyesine büründüler…

Anadolu galip geldi. Görmezden geldikleri ne varsa başlarına geldi. Küçümsedikleri takunyalılar onları yönetmeye başladı. Çankaya’ya da çıkıldı, köşke de girildi, meclis de ”ötekilerle” doluverdi. Zenci Türkler, Beyaz Türkler’e galebe çalmakla kalmadı, kaval kemiklerini kırdılar. Meseleyi bu noktaya iten de kendileriydi. Baskı, sonunda isyanı doğururdu. 80 yıldır başına sayısız şahmerdan indirilmiş devasa Anadolu kıtasının mensupları ”millet-i hakime” konumuna yükselmişlerdi.

Asıl şimdi merak ediyorum, ne düşündüklerini.

”Ne olur bizi ellemeyin, aramızdaki gelir farkından ötürü sizi çok aşağıladık, ravioli yiyemediğiniz, deodorant kullanmadığınız için sizi böcekten farksız gördük. Lütfen, bize dokunmayın. Kirli ve nasırlı elleriniz yumuşacık gırtlaklarımıza dokunmasın…Yalvarıyoruz…”

Planladıkları ne varsa suya düştü, düşmeye de devam edecek. Çünkü ”kısa çöp, uzun çöpten” her zaman hakkını aldı, almaya da dehrin akışının sonuna kadar devam edecek.

Yine de yüreğim jakobenlerin ağıtlarına kayıtsız kalamıyor. Bakın, ben de çok korkuyorum. Leonard Cohen, Pink Floyd, Depeche Mode, Massive Attack dinlesem de, en iyi viski ve puronun ne olduğunu bilsem de, ben yine de ”Zenci Türkler”den yanayım. Sizin porselen dişlerinizle attığınız kahkahalardan ziyade, rakı sofrasında Ahmet Kaya dinleyip acı gülümsemelerle gözyaşlarını içine gömüp susan, ama hak ettiğini, hak ettiği zamanda alacak olan o devasa kitle beni daha çok ilgilendiriyor.

Siz mi? Siz çoktan tarih oldunuz. Henüz bundan haberiniz yok.

Belki halkın içine ”inmeye” lutfederseniz, haberdar olabilirsiniz. Kesenizi yeterince doldurduğunuzu düşünüyorum. Paris, Londra, New York, son birkaç yılda ”trend” haline gelen ”Dubai” sizleri bekliyor. Yok, bu ülkede kalmayı tercih edecekseniz de ”böcekleri” fazla rahatsız etmeyin. Sizi ısırırlarsa, ne diyordu İsmet İnönü;”Artık bu saatten sonra sizi ben bile kurtaramam…”

Cümleten bütün jakobenlere, elitlere, modern olduğu vehmine kapılıp  da sonradan görmeliğin temsilciğini yapanlara, Atatürk’ün ruhundan istimdad dileyip hiçbir karşılık alamayan gözü yaşlılara, kaldırımda parasızlıktan ”köpeköldüren” içmek mecburiyetinde kalan dayıyı berduş diye aşağılayıp kendisini ”degüstatör” zannedenlere, plazalarında, rezidanslarında, yüksek  güvenlikli sitelerinde halkçı gibi gözüküp, halkla uzaktan yakından ilgisi olmayan,beyinlerinin kontağını kendilerinden olmayan herkese karşı kapatmış aristokratlara büyük geçmiş olsun.

Sizin devrim hayaliyle piyasaya sürdüğünüz ‘Gezi Parkı çocukları’ da başarısız oldular.

Fransızca söylersem, belki daha iyi anlarsınız;

”Bonne sante”

Kadir SARIKAYA

Emek Sineması Meydan Muharebeleri

İstanbul’un İngilizlerce  işgalinin üzerinden 4 sene geçmiştir. Heybeli’de her gece mehtaba çıkılmıştır akademiden arkadaşlarla. Sportif olanları rölöve şapka, daha klasik tarzı benimseyenleri de fötr, tek çizgili ütülü kumaş pantolon ve makosen triosuyla Beyoğlu’nun değişmez simalarıdır. Flörtleri desen, döpiyesleriyle bu tüysüz oğlan çocuklarına olabilecek en asil şekilde refakat ederler. Benim diyen ‘Fransız’ görse apışıp kalır. Küçük dili gırtlağına kaçar.

Hayır, hiçbiri değil. Kahir ekseriyeti geçmişte oynadığı solculuğun artık prim getirmediğini görünce işi ulusalcı kanada dahil olmakta bulmuş, bu potaya giremeyenler de ‘freelance’ anarşist olarak re’sen vazifeye tayin olmuşlardır. Arada sırada ‘sanatın bölünmez bütünlüğünü’ korumak maksadıyla eylemlerde ‘şöyle bir görünmeyi’ severler.

Şimdi de bunu ‘Emek’ üzerinden yapmaya çalışıyorlar. Antalya’da, Giresun’da, Bursa’da yaşayan vatandaşın umurunda değil. Hatta birileri üzülecek ama ne yazık ki İstanbul’da yaşayan birçok insanın da umurunda depil. Emek Sineması Türkiye’nin (son günlerin moda tabiriyle T.C) ilk göz ağrılarından biri. Salonu 875 kişilik. Birkaç sene önce iş göremez hale geldi. Salonu o kadar büyük ki, tek seferde doldurabilmek için kallavi filmlerin ‘bol meşhurlu’ prömiyer gecelerine ev sahipliği yapması lâzım. Eh, artık sinemada film izlemek de eskisi kadar popüler olmadığına göre. (Malum ortamlardan indirip izlemek daha kolayına ve bedavaya gelmiyor mu?)

Tam burada bir çizgi çekelim. Emek Sineması gerçekten yıkılacak mı? (Konyalı arkadaştan yine özür diliyorum, çünkü onu da ilgilendirmiyor.) Hayır efendiler. Emek Sineması yıkılmayacak. Yıkılmaz. Hatta yıkılabilemez. Peki ne olacak? İzah edelim. Cercle d’orient binasının içi traşlanacak. Emek Sineması bulunduğu yerden bir üst kata taşınacak. Hali hazırdaki yerine ise iki katlı, 10 ayrı salondan müteşekkil sinema salonu açılacak. Kitapçılar ve ‘café’ler de cabası. Buna kızıyorlar. Kızmakta bir parça haklılar. Eski olanı değiştirmek her zaman beraberinde bir karşı koyma güdüsünü de getirir. Ancak eninde sonunda kazanan değişimdir. Direnense tarihin meşhur çöplüğünde kendisine yer seçer, olacağı da budur.

Çoğunun tevellüdü Emek Sineması’nın şaşaalı günlerine yetmez. Benim de yetmiyor. Gidişatı ve gerçekleşmesi muhtemel olanları derpiş etmekten başka da yapılacak pek bir şey yok. Kızgın militanları bu kadarı kesmiyor. ‘Önüne gelen her bildiriye imza atma devrimciliği’ yaparak alınlarının akıyla kotarmaya çalıştıkları mücadelelerini, yanlarına birkaç sit-com dizisi komiğini de ilâve edip büyütme gayretindeler. Tabii işleri bitmiş, hiç kimsenin iplemediği, ‘Yahu bu adam ünlüydü ama çıkaramadım’ kategorisinden meşhurlarla saflarını daha da sıklaştırmayı ihmâl etmiyorlar.

Toramanlar şedid mücadelelerine geçenlerde dünya çapındaki sanatçı Costa Gavras’ı da ilkah ediverdiler. Adamcağızın hiçbir şeyden haberi yoktu tabii. Ona ‘Emek Sineması’nın külliyen münkarız olacağı’ söylenmişti. O da her duyarlı sanatçının yapacağı gibi haklı olarak eyleme gitti. Durduk yere polisin mukavemetiyle karşılaştı. Ülkesine dönünce de herhalde Türkiye’yi Orta Amerika ülkelerinin kaotik vaziyetiyle bir tutacaktır. Al sana kötü reklâm.

Birkaç aklıevvel çıkıp ‘Emek yıkılmayacak diyorsun ama, üst kata taşınacakmış, bal gibi de yıkılacak işte’ diyebilir. Cahilliğinden ötürü bunu diyen arkadaşa kızmak yerine doğruyu açıklayınız. Deyiniz ki; ‘Hayır güzel kardeşim. Taşınacak. ‘Moving’ yöntemiyle. Tarihi salondaki her bir ayrı parça bunun için numaralandırıldı. Kaybolmasın, başına bir iş gelmesin diye. Aksi halde enselerinde boza pişirileceğini bu projeyi idare edenler de çok iyi biliyorlar. O kadar da ‘köylü’ değiller yani.

‘Emek Sineması Meydan Muharebeleri’nin bütün cihetleri aslıyla, faslıyla budur.

Şimdi sıra geldi sanatçı arkadaşlarımızla ‘program’ oluşturmaya.

Cihangir’de toplanma. Kortej halinde Beyoğlu’na çıkış. Protesto. Eylemden sonra da kartaloz olanları ‘iki tek atmaya’ meyhaneye, yeniyetmeler de kankalarıyla ‘nayt klap”a zıplamaya.

Kadir SARIKAYA

Ülke yine bölünmüş, haberimiz yok!

Türkiye’deki her şehrin ‘table d’hote’unda; Cumhuriyet Caddesi, Cumhuriyet Bulvarı, Cumhuriyet İlkokulu, Cumhuriyet Parkı bulunur. İnanmazsınız, Beyoğlu’nda Cumhuriyet Meyhanesi bile vardır. İki kadehi aşmamak ve perhizlerine dikkat etmek şartıyla eski günleri yâd eden pelikan gıdılı emekli cumhuriyet öğretmenlerimizle birlikte, beylerine bir bardak birayla eşlik eden (iki bardakla fena sarhoş oluyorlar) döpiyesli, tayyör etekli cumhuriyet kadınlarına bile rastlayabilirsiniz orada.

Nasıl yani? Vatan hainleri rejimimizin adını meyhane mi yapmışlar? Cumhuriyet rejimini yeryüzüne ilk indirenin Atatürk olduğunu mu düşünüyordun yavrucuğum? Aynı toramanlar, dünyada kadınına ilk seçme ve seçilme hakkını veren ülkenin de Türkiye olduğunu zannederler. Tayland’ın bile bizden önce bu hakkı kadınlarına verdiğini söylediğimizdeyse narin parmakları haritada Tayland’ı aramaya başlar. Aslanım, bakire kızları ucuzundan düdüklemek için gittiğin Bangkok var ya, hah işte orası. Bangkok da Tayland’ın başşehri oluyor. Atlar kırlarda koşarken nalları ‘Tay, tay’ diye ses çıkardığı için oraya Tayland demişler. Hadi yine bilinçlendin, genel kültürün arttı. Bunu içkili bir eğlence akşamında, ‘ilgi duyduğun’ hatuna anlatırsan, sevişmenizi garanti edemem ama en azından öptürebilir.

Batman’da ise Cumhuriyet Meyhanesi var mıdır bilemem ama en ihtişamlısından bir Cumhuriyet Bulvarı bulunur. Say ki San Pietro Meydanı. Piazza di Pietra’nın küçük kardeşi.

Gidip göreniniz oldu mu? Her yıl binlerce fotoğraf sanatçısı ve ressam akın edip bu muhteşem potpuriden esinlenerek çalışmalar yapıyor. Sırf gezip görmek için gelen yüz binlerce turistten söz etmiyorum bile. Bernini’nin mimarlığını yaptığu bu alanı San Pietro Bazilikası çevreler. Pardon, Batman’a geri dönüyorum.

Batman’daki Cumhuriyet Meydanı’nda ise Türkiye’de emsallerine çok az rastlayacağınız bir Atatürk heykeli bulunur. Biliyorsunuz, Atatürk heykellerini her yerde göremezsiniz. Mona Lisa’nın nasıl ki orijinali Louvre müzesinde imitasyonları her yerde ise, Atatürk heykelleri arasında en sanatkârane olanı da Batman’da yer almaktadır.

Şovenist arkadaşlara Louvre’u söylemeyin, anlamazlar. Hemen başlarlar ‘Aman efendim, benim halkımın karnına ekmek girmiyor, Avrupa’ya gidecek parası mı var?’ edebiyatına. Aynı arkadaşlara Mustafa Kemal’in Trablusgarp’ta gözüne yediği şarapnel parçası yüzünden tedavi olmak maksadıyla Fransa’ya gittiğini söylediğimizde inme iniyordu. Vahideddin’in yaveri olarak Berlin’e de teşrif buyurduğunu öğrendiklerinde ise daha beter sarsıldılar. Hem, Louvre da neresiymiş canım? Louvre müstakil bir yer değil ki, Paris’te bir müze. Afyonkarahisar’ın kazası zanneden emekli Cumhuriyet amcalarına şimdiden Allah rahmet eylesin.

‘Neden bunları anlatıyorsun be adam, manyak mısın?’ diyerek hemen celallenmeyin. Esas mevzu şuymuş: Türkiye’de örneğine az rastlanır bu meydandaki Atatürk heykelinin kaidesinde yazan’Ne Mutlu Türküm Diyene’ yazısı kaldırılmış. Malum zevat da buna çok sinirlenmiş. Atatürk’ün bu sözünü kaldırmak, ülkenin bölünmesine giden yolda atılan adımlardan biriymiş. Peki bu ‘menfur’ girişimde, Atatürk’ün sözünü kaldırıp yerine kimin sözünü koymuşlar?


Charles de Gaulle’ün mü? Napoleon Bonapart’ın mı? XIV.Louis’nin ‘L’etat c’est moi!’ sözünü mü oturtmuşlar kaideye? Yoksa, Müslüm Gürses’in ‘Her gün isyanım var benim kadere’ sözünü mü? Hayır, hiçbiri değil. Başka tahminlerde bulunduysanız da çaktınız.

Atatürk’ün bir başka sözünü yerleştirmişler. O söz de ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ imiş.

İşte buna kızıyor öküzler.

Kadir SARIKAYA

Kontörüm bitti, Türk milletine çağrı yapıyorum

200 aydın (Osm:münevver. Yalnızca kadın ismi zannedenler utansın) ortak bir deklarasyonda, pardon beyannamede, çok özür dilerim, bildiride bulunmuşlar. 2007 seçimleri öncesinde CGB (Cumhuriyet Güç Birliği) gibi komedisi kendinen menkul garabet ‘dernekler’ de kurulmuştu. Kimler yoktu ki? (Magazin basındaki bir takım dangalaklar, cümleleri böyle kurmuyor mu?) Tarık Akan, Rutkay Aziz, Ferhan Şensoy, ilh. Tarık, eski solcu filmlerinin havagazını yeteri kadar kullanıp artık işsiz kaldıktan, Rutkay Aziz de hiç alışık olmadığımız; uzun boylu, bas-bariton sesli Atatürk rolünden sonra iyiden iyiye kendilerini ‘Atatürk devrimlerine’ adamışlardı. (Ünlü olan fikirdaşları böyle ilerici faaliyetler içinde bulunuyor, ünsüz olan muadilleri ise kahvede pişpirik oynarken vatan kurtarıyorlardı.)

Bu arkadaşlar Türk siyaseti’ndeki ‘azim’ boşluğu doldurmak maksadıyla, mecliste ‘Atatürk devrimleri çatısı’ altında birleşeceklerdi de, benzinleri erkenden bitivermişti. Ama gazları hâlâ bir parça duruyormuş ki bu defa başka isimler ve başka bir kılıf altında eski tekerlemeleri yeniden tekerrüre başladılar.

Bu defa da 200 aydın vatandaş, (Aydın fışkıracak toprağı sıksan,aydın) müşterek duygularını ifade buyurmuşlar. Tam bir tragedya (Pardon, Nurullah Ataç’ın tavsiye ettiği şekliyle ‘ağlatı’) örneği. Kadın, çoluk-çocuk, genç, ihtiyar, demeden okuyup bilinçlenmek vazifemiz.

Çııııktıııık aaaaaçıııık aaaaalınlaaaaaağ! (Bağır, bağır, daha yüksek sesle)

Malum, artık ‘Ordu Göreve’ gibi demokratik taleplerde bulunamadıkları için, bildiri mildiri bir şekilde halka ulaşmaya çalışıyorlar. Hangi halka? Canım, biteviye hâkir gördükleri, ‘göbeğini kaşıyan ayı’ olarak tesmiye ettikleri halka olabilir. Ya da bir film vardı, ‘Halka’ diye. Oradaki uzun saçlı korkunç kıza da sesleniyor olabilir. (Ciddiye alacağını sanmıyorum)

Üç madde halinde tadad ettikleri bildirinin ilk iki maddesi klâsik ‘Düşmanı denize döktük, donlarını bile alamadan kaçtılar’ çeşidinden ‘Şerefli, aziz, millet, ırk, mezhep, eşit’ gibi tek parti devrindeki CHP matmubatının kullanmayı pek sevdiği bayatlamış kelimelerden müteşekkil. Yalnız benim dikkatimi üçüncü madde çekti.

Bildiri-i şeriflerinin en son maddesinde buyurmuşlar ki;

“Anadolu coğrafyasında Selçuklu ile başlayıp Osmanlı ile devam eden Türk Milleti’nin kesintisiz egemenliğini esas alan büyük Atatürk’ün kurduğu milli devlet yapısı ortadan kaldırılamaz.”

Yapı bozumculuk metoduyla tasrih etmeye çalışalım;

Anadolu coğrafyasında yaşayan etnik unsurları neden işin içine katmamışlardır? Anadolu’yu komple Türkleştirdiğimiz için belki de. Ya da Erzurum, Kayseri, Malatya cenahlarında yüzlerce yıldır yaşayan gayrimüslimleri ülkeden def ettiğimiz için olabilir mi? Anadolu derken bahsettikleri yer Ankara ve etrafı ise, Kürtler orada da var canım.

Kıyafet devrimine muvafık giyinmediği için Ankara’ya sokulmayan Aşık Veysel de var meselâ. Gerçi onun memleketi Sivas. Faşist bürokrat oligark düzenin özlemiyle yanıp tutuşan histerik hezeyancı takımı için Ankara’dan ötesi pek de gidilip görülmeden sevilen köylerimizden ibarettir. İlkokulda şarkısı bile vardı yahu. (Gitmesek de, görmesek deeeee o kööööy, bizim köyümüüüzdüüüüür, la la la laaaaa)

Başları artık iyiden iyiye sıkıştığından, ‘Sana selâm vermeden uçan kuşu bilmem ne yapacağım’ tarzı Arif Nihat Asya milliyetçiliğiyle yapamayacaklarını nihayet idrak edebildiler. Bundan mebni, meseleyi dar çerçeveden çıkarıp Osmanlı’yı da bu kapsama alıyorlar. Atatürk’ün yok edemediği, hain başlarını ezemediği şu hilafetçilerle saltanatçılar canım. Onları da belki Osmanlı edebiyatıyla tavlarlarsa, olur bu iş. Yalnız Osmanlı yetmez, Selçuklu’yu da araya tıkıştırmak lâzım. Adımlarımızı sağlam atmalıyız, beyler Yarın öbür gün çıkar bir ayrıkotu ‘Sen nasıl olur da benim atam Sultan Arparslan’dan bildirinde bahsetmezsin?’ gibi bir laf eder, apışıp kalırız maazallah.

Ben, bildiride saydıkları devlet isimlerini az buldum. Osmanlı, Selçuklu yetmez. Daha da geriye gidilmelidir. Çağatay Hanlığı, Karahanlılar ve dahi Uygurlular da işin içine katılmalıdır. Zaten Azteklerlilerle Kızılderililerin Türk olmadıklarını bilmeyen kaldı mı?

Bu vesileyle, kucaklayıcı kollarınızı Kuzey ve Orta Amerika’ya kadar uzatmanızda bir beis yoktur. Gerçi Atatürk, ilk hedef olarak Akdeniz’i göstermişti ama, Nutuk müfessirleri aslında Atatürk’ün orada Karayipler’i kast ettiğini de iddia edebilirler. Uydurma ‘Bursa Nutku’nu gerekçe göstererek milletin takdiri ve tasdikiyle meşru olarak vazifeye tayin edilmiş hükümetlere karşı darbe yapmayı mal bulmuş mağribi gibi savunanlar, neden buna kalkışmasınlar?

Belki de aradıkları Türk Milleti’ne şu anda ulaşılamıyordur. Belki de O Türk Milleti artık daha müreffeh ve barışçıl bir memlekette yaşamak istiyordur.

TRT spikeri kabilinden ufak bir hatırlatma: Mart’ın son cumartesi günü, gece yarısında saatlerinizi bir saat ileri almayı unutmayınız. Bazıları saatlerini 1700 sene ileriye alabilirler, Kavimler Göçü’nü esas alarak.

Kadir SARIKAYA

Güneş ufuktan şimdi doğar, haydi kahveye arkadaşlar!

Kıraathalere gün doğdu, yeni misafirleri geliyor. Özlediğimiz manzaraya yeniden kavuşacağız. Ak saçlı memur, asker, bir kısım tüccar emeklisi dayılarımız evde haminnelerden yedikleri paparalardan sonra soluğu köşe başlarındaki çay bahçelerinde alıp, eski günleri yad edecekler. ‘Ah kardeş, nerede o eski darbeler?’

Bakmayın, hepsi ‘ihtiyar’ değil. Aralarında 50’sine merdiven dayamamış olduğu halde kontenjan boşluğundan boş gezenler cemiyetine mecburen kaydını yaptıranlar da var.

Bu yeni boş gezenlerin bir kısmı bazı gazetelerde yazıyorlar. Okuyucu profilerinin tevellüdü 1340 sonrasına isabet etse de, bir şekilde idare ediyorlar. Kurtarmıyor ama sürümden kazanıyorlar. ‘1340’ rakamını duyunca şaşıranlar için söyleyeyim; milâdi değil, hicri seneden bahsediyorum. Metre, kilogram sistemine geçmeden evvelki dönem. O vakitler doğum tarihleri hicri sene esasına göre yazılırdı.

Haberin yok mu? Öğretmediler mi? Atatürk’ün doğum tarihinin 1296 olduğunu öğrenen malum arkadaşların yüreğine iniyordu. Ne yani, Atatürk Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan önce mi dünyaya gelmişti? Gelirdi canım, ne de olsa görülmezi görür, sezilmezi sezer, ezilmezi ezerdi. Ben demiyorum, Aka Gündüz diyor. O kim mi? Galatasaray’ın yeni transferi. Sol bek oynayacak hani. Fatih Terim’in gözbebeği. Bonservisi de CHF’nin elinde. CHF canım. Cumhuriyet Halk Fırkası yani. İlk adı oydu. Söylemediler mi? Yahu geçen sene UEFA Kupası’nda final oynayan takım işte. Hah, öyle dersem hatırlarsın.

Kim bilir ne tavizler (pardon TDK’ya göre “ödün”) verildi PKK’ya kardeş. Tayyip yapıyor, Allah kahretsin. Keşke yapmayaydı. Bir “Karaoğlan” vardı umudumuz, müstakbel refikası vefatından sonra partinin başına geçti de yüzde 0.25 oy alabildik topu topu. Baykalcağızı da yolladılar zaten. Adama “kompile” yapıverdiler kardeş. Başımıza bunlar da mı gelecekti? Kılıçdaroğlullarından Kemal da beceremedi bu işi. Ne yapsın adam? Dersim kökenli bir Kürt olduğu halde bunu söylemekten utandı da, Kayı Boyu’ndan bir Türk olduğu’nu ispata çalıştı. Yahu şu Kürtler dağda, kar üstünde yürürken ”Kurrrrrut, kürrrüt” seslerini çıkarmalarından kelli, Kürt olmamışlar mıydı? Hep Batı’nın oyunu kardeş. Kürt mü var canım? Hepimiz Türküz. Nikoğos Balyan da Türk. Mimar Sinan da Türk canım (Gerçi mezarını, kafatası ‘brakisefal’ ölçülerine uyuyor mu diye açtılar, sonra da yerine koymadılar, adamcağızın kafatası halen ortada yok ama olsun, canım ne olacak?)

Bunlar da bir şey mi? Sapsarı saçları, masmavi gözleri ve bembeyaz tenleriyle Makedonya’dan 1955’de Türkiye’ye göçmüş anne tarafım da kendisini kâffeten Türk zannediyor, ne var ki bunda? Üstelik alayı da her seçimde CHP’ye oy veriyor. “Türk” olmakla da iftihar ediyorlar. İşin garip yani, 1931 doğumlu dedem, hala Tito’ya küfrediyor. Daha da garibini söyleyeyim; dedem asker kaçağıdır. Askerliğini Doğu Avrupa’da yapmış çünkü. ‘Dede sen Türkiye’ye İsmet Paşa ve ekibinin zamanında değil, Menderes’in zamanında geldin’ deyince de bana küfrediyor. Üstelik küfürlerinin yarısı Sırpça.

Dedeme kahvede arkadaş lâzımdı. Gelenler var. ‘Vatan elden gitti kardeş’ takımıyla ‘Yazıklar olsun bunları da mı görecektik?’ takımı karşılıklı tavla turnuvası düzenlemek üzere sizin kahveye geliyorlar.

Yalnız bu kaşalotlara Tito’dan bahsetme dede. Anlayacaklarını sanmıyorum. İsmet Paşa edebiyatı yaparsan, ancak yerler. Çaylar İttihat ve Terakki’den. Afiyet olsun.

Kadir SARIKAYA

Yani Hakkâri’de kayak yapabilecek miyiz monşer?

Evet tosunum, sen ağzından daha fazla tükürük saçmazsan belki bir gün Ankara’nın doğusuna geçebilir, hatta Nemrut Dağı’nın muhteşem manzarasından güneşin Dünya’nın hiçbir yerinde tecrübe edemeyeceğin batışını bile seyredebilirsin. Hödüklüğüne devam etmez, bir parça insan olabilirsen, eğer.

Daha fazla ”Hökomet PKK’ya kim bilir ne tavizler verdi, nasıl da vatanı sattı?’ gibilerinden üç kuruşluk haber bülltenlerini aratmayacak siyasi bilginle ahkâm kesmeye devam etmezsen, Vilayet-i Sitte’yi kapsayan bir seyahate bile çıkabilirsin ‘kulüpten’ arkadaşlarınla.

Tabii bazılarında ateş bacayı sardı. Korktukları başlarına gelen bir takım zevat şimdiden ‘Kanarya Severler Derneği’nden hallice bir takım mitinglerle vatanı böldürtmemeye devam edecekler. Ciddiye alan var mı? Eh, birkaç yüz kişi. İktidara gelmelerine yetmez ama en azından oylarını bir süre daha korumaya devam ederler. ‘Seçimlere birkaç gün kala şöyle bir 15 şehit haberi gelse de oyları artırsak’ diyen hayvanları da duyduk, şaka değil. Artık şehit gelmezse, siz de asıl mesleğinize geri döneceksiniz demektir bu. Kahvede batak atarken, memleketi içtiğiniz oraletler eşliğinde kurtarmaya devam edebileceksiniz, hemen de üzülmeyin canım. ‘Yeter ki el bana dönsün, ben bu bacağı her türlü işletirim aga’ cümleleri, vatanı nasıl müdafaa edeceğinize dair şahane birer ispat olacak.

İlginçtir, ülke de bölünmedi. ‘Vatan elden gidiyor ağbey’ yaveleriniz de elinizde patladı. Vatanın pek bir yere gittiği yok, Kürtlerin de ayrılmak gibi bir talepleri olmadığı da aşikâr. Bu saatten sonra ne yapacaksınız? Hangi yüzle milletten oy isteyeceksiniz? ‘Bana yetki verin, 6 ayda terörü bitireyim’ gibi kıraathane üslubunu aklı baliğ olan hiç kimse yemiyor, bu anlaşıldı. Okeye dördüncü lazım mı?

Halk tarafından iplenmeyen mütekâid generallere bu aralar sıkça rastlayabilirsiniz. Arzu ettikleri reaksiyonu elde edemedikleri ve millet tarafından tarihin meşhur çöplüğüne gönderildiklerinden mebni, iyice saçmalayacaklardır. Sert, kızgın, ve çatılmış kaşlarıyla ‘İnanmayın, kanmayın ey vatandaş, ikizlere takke, en ucuzu bizde!’ edebiyatıyla mürevvic toplamaya çalışacaklardır. Avuçlarını yalamaları belli ki onlara yetmemiştir. Daha büyük bir hezimeti mi kollamaktadırlar?

Tek oy toplama vesilesi ‘terör’ olan malum eşhasın paçaları tutuşmuştur. Ancak yine de büsbütün ümitlerini kaybetmesinler. Bir sonraki hedefleri Fenerbahçe-Galatasaray arasındaki ‘ezeli’ rakabet olabilir meselâ. Mekteb-i Sultani talebelerinin ‘Çanakkale Cephesi’nde’ verdiği kayıplarla, Fenerbahçe eski başkanı Doktor Nazım’ın Mustafa Kemal’e suikast teşebbüsünden idam edilmesini mukayese edip propaganda vesilesi olarak kullanabilirler.

Bu kadar düşerler mi? Puan cetvelinde geriye düşerler mi diyorum, yanlış anlaşılmasın. Ahlâksızlık yönünden şeyettirmiyorum yani.

Kadir SARIKAYA

Ağlama yavrum, senin de hoşuna gidecek

Yine “gaflet, dalâlet (bazı hödükler delalet diyorlar, halbuki delalet ‘işaret etmek’ anlamına gelir) ve hatta hiyanet” edebiyatına başladılar. Bugün, Öcalan’ın deklarasyonu Diyarbakır’da hem Türkçe, hem Kürtçe olarak halka hitaben okundu. Gerçi bazı müşevvikler ‘Meydanda Türk bayrağı açılmamış kıııız’ kabilinden abukluklarla işe çiş karıştırmaya çalıştılarsa da muvaffak olamadılar. Eh, kaybetmeye mahkum olduklarını er ya da geç anlayacaklardır. Tabii Bandırma vapuruyla yeniden Samsun’a çıkarmayı planladıkları (Samsun Limanı olacak galiba, malum değişti oralar) Mustafa Kemal’i gerçekten rahat bırakacakları o gün gelirse. Zor, ama gelecektir. Ya da Mustafa Kemal ‘Düşün yakamdan’ deyip masaya yumruğunu vuracak ve malum efrad da çil yavrusu gibi dağılacaktır. Paşaya karşı gelinmeyeceğini onlar da çok iyi biliyorlar. (Mustafa Kemal’in geceleri kalkıp, Anıtkabir’deki özel defteri okuduğunu utanmadan söyleyebilenleri duydu bu kulaklar. O halde ‘Düşün yakamdan’ demesinde de bir beis olmayacaktır.)

Şimdi herkes Öcalan’ın mektubunda sarahaten kullandığı kelimeler üzerinden te’vil yapma telâşına düşecek. Acaba şöyle mi dedi, yoksa kasdettiği bu muydu gibilerinden çuvalla safsata duyacaksınız. Üzerinde durulması gereken bu değildir efendiler. İlk adım atılmıştır. Tarafeyne düşen, şimdiye kadar kat edilen uzun yolu bir çırpıda silip atmamaktır. Bunun için de lâzım olan, itidaldir, sükunettir ve maahâza her şeye rağmen soğukkanlı olmaktır.

Birkaç eşkıya bozuntusu kuru sıkı havaya ateş açtığı zaman ‘Vatan elden gidiyor, Kürtler azıttı kardeş’ tekerlemelerinden millet usanmıştır, bir usanmayan malum takım kaldı, onların söylemleri de davulcu yellenmesinden öteye geçmiyor. Hatta gemi azıya alıp ‘PKK bir-iki aya kadar saldırır’ diyecek kadar ‘uçmuş’ bir iki kişi de çıkacaktır, rahat olunuz. Aldırmayınız, gülünüz geçiniz.

Millet, topyekün idrak etmiştir ki bu işin silâhla-milahla çözümü yoktur. Esasta yatan temel unsur yalnızca ekonomi meselesi de değildir. Elbette ekonomi de Kürt sorununun merkezinde yatan sebeplerden biridir, ancak diğer problemlerle birlikte derpiş edildiğinde en küçüğüdür. Senelerce ‘Tabii bölgeye iyi bakılmadı, halk aç bırakıldı, onlar da isyan ettiler’ tarzı ilkokul çocuğundan hallice bir siyasi ferasetle zekâ seviyelerini belli eden dangalaklara ufak da olsa bir siyaset dersi verelim; Mesele yalnızca iktidasi değildir, bu kadar basit olsaydı şimdiye kadar iş çoktan kapanır giderdi. Ekonomiden maada; Türkiye’nin yıllardır cebelleş olduğu terör belâsının felsefi, ideolojik, sosyolojik ve kültürel boyutunu da görmek zorundalar. Bütün bunları bir araya getirdiğinde, işte karşına nur topu gibi bir Kürt meselesi çıkıyor. Bu saatten sonra el birliğiyle teşebbüs edilmesi gereken hareket ‘İşbu problemleri nasıl büyütürüz’ manyaklığı yerine ‘Artık meseleyi tüm cihetleriyle hall-ü fasl etmenin zamanı geldi’ demek olacaktır.

Atatürk de bizimle aynı fikirdedir. İspatı? Buyrun beyler/hanımefendiler;

”Yurtta sulh… Cihanda sulh…”

O yurt, Türkiye’dir efendiler. Tabii bazı hıyarlar Papua Yeni Gine’de yaşadıklarını zannetmiyorlarsa.

Kadir SARIKAYA