‘Uzun’ fakat ‘Yalnız’ Adam

Şimdi trilyon tantanayı en az bir ay müddetle televizyon ekranlarından seyredeceksiniz. Ben bu temaşadan biraz Bacon biraz da Kazancakis okuyarak uzak duracağım.

Çünkü şimdi, evet, ortak çoğunluğun söylemiyle ‘yeni bir dönem’ başlıyor. Bu dönemin getirilerinin ne olacağını aslında hiç kimse bilmiyor. 28 Ağustos’tan sonra, yeni bir hükümet kurulacak. Başbakan’ıyla, Dışişleri Bakanı’yla kadrolar değişecek. Haziran 2015 seçimlerinde mevcut Ak Parti milletvekillerinin en az 3’te 1’i yeniden aday olamayacak. Bu defa bambaşka bir Ak Parti, bambaşka kadrolarla geliyor.

Fakat dişiyle, tırnağıyla, 12 senede partisini en üst seviyeye çıkaran Ak Parti için bundan sonrası tufan mıdır? İzlenmesi gereken siyaset nedir? ‘Bazı’ sahte yüzlerle bu iş nereye kadar sürer?

Resmi olarak olmasa da o artık ‘cumhurbaşkanı’. Bu sebepten kendisine cumhurbaşkanı diye hitap etmemizin hiçbir sakıncası yoktur. Tayyip Erdoğan artık Ak Parti’nin mensubu değildir. Siyaset üstü bir makama çıkmıştır.

Aday gösterilmeden önce, başbakanlıktan istifa etmesinin ülke ve parti adına tehlikeli olabileceği düşüncesini paylaşıyordum. Meşhur taht kavgaları çıkabilirdi. Ak Parti’de öyle sanıldığı gibi herkes dava peşinde değildir. Bir kısmının ikbal, şöhret ve para peşinde koştuğuna defalarca şahit oldum ve kelimenin hakiki manasıyla ‘üzüldüm’ buna.

Ak Parti’nin en zor zamanlarında yanında oldum. Gençliğimin en heyecanlı devirlerinde, insanların beni dışlaması pahasına da olsa, beş kuruş menfaat temin etmeden davaya desteğimi koydum. Ne ailemin alacağı bir ihale, ne benim paraya dayalı şahsi emellerim vardı. Tamamen içten gelen, Necip Fazıl’ın işaret ettiği o mefkureye inanmanın saflığını yıllarca içimde taşıdım.

Gezi Parkı günlerinde, şimdi Erdoğan’ın Köşk’e çıkışını zafer naralarıyla kutlayan bazı ‘maskeli Janus’lar’ başlarını korkudan deve kuşu misali kuma gömmüşken, tüm baskılara, zorlamalara rağmen davanın yanında yer aldım.

Öyle ya, ortada bir dava vardı. Necip Fazıl’ın tabiriyle ‘Ben bir genç arıyorum, gençlikle köprübaşı’ nevinden bir dava. O davaya bir şeyler oluyordu. Göz göre göre oluyordu.  Ses çıkarıyorduk ama çıkardığımız ses boğuluyordu. Ortalık hercümerc içindeydi, bir süre beklemeliydik. En azından Uzun Adam’ı Köşk’e uğurlayana kadar. Artık bu gerçekleştiğine göre kırgınlıklarımızı söylemenin de zamanı geldi. Ama Uzun Adam’a değil. Uzun Adam’cı gibi gözüken palyaço maskeli soytarılara kızgınız.

Yaklaşık 5 ay önce, ismini vermeyeceğim, ama bilenlerin bildiği bir televizyon kanalında çalışmaya başladım. Muhaliflerin ‘havuz medyası’ diyerek sözümona aşağıladığı, benimse kendi irademle, kendi isteğimle girdiğim, girmekten de memnun olduğum, işimi layıkıyla yapmaya çalıştığım bir platformdu. Soğuk suya girince, suyun bıçak gibi kesici soğukluğu önce vücudunuzu ısırır, sonra alışırsınız ya, bende tam tersi oldu. Başta ne olduğunu anlayamadım, sonra fark ettim.

Bir davanın en önemli sacayaklarından biri ‘medyadır. Medyayı, yalnızca işi bilen değil, aynı zamanda güvenilir adamlarla da konsolide etmek zorundasınız. Aksi halde elinizde bir saatli bomba tutuyorsunuz demektir.

Ben medyaya giriş yapınca gördüm ki ortada dava namına bir şey kalmamış. Bizim gibi çekirdekten yetişen dava bayraktarları teker teker sindirilmiş, susturulmuş, bastırılmış. Sesi en çok çıkanlar, Ak Partili gibi gözüküp, yalnızca para için Başbakan’ın yanında poz verenler olmuş.

Bir davanın gelişim sürecinde en mühim unsur olan medya ne haldedir? ‘Havuz medyası’ denilerek muhaliflerce tesmiye edilen medya ne haldedir?

Şüphesiz içlerinde gerçekten ikbal ya da şöhret aşkıyla tutuşmayıp dava için orada bulunanlar da mevcuttur. Bir kısmı hariç. Bir kısmı, yaptığı programa girmeden önce Başbakan’a saydırır ve bunu evet o ‘Havuz Medyası’ diye tabir edilen kanalda yapar. Bunu görünce benim midem bulanmıştı. Hem hükümeti destekleyen kanalda çalışıp hem hükümete saydıracaksın! Olacak iş değildi!

Bana yarım milyon dolar verseler paralel yapının herhangi bir organında çalışmazdım. Vicdanım beni sıkıştırırdı ve yemin ediyorum ki intihara sürüklenirdim. İçimin sinmediği yerde çalışacağım ve parasını yiyeceğim, sonrasında da onlara küfredeceğim öyle mi? Mide kabul etse akıl kusardı bunu. Ama yaptılar…

Yaptılar kıymetli arkadaşlarım… Hem başbakana küfrettiler, hem kanalın parasını yediler. Gizliden değil, açıktan açığa yaptılar bunu. 

Sizin televizyonlarda izlediğiniz o programları hazırlayan bizim gibi editörlerdi. Siz övgüleri ekran yüzlerine döşerken, rejide; editörü, prodüktörü, resim seçicisi, vtrcisi, yönetmeni, sesçisi, dekorcusu, hizmetlisi arka planda bir savaş veriyordu.

Sizin evlerinizde koltuklarınızda yayılarak izlediğiniz o programlar öylesine uzun çabalarla ekrana geliyordu ki görseniz hayret ederdiniz. 2 saatlik bir program için bazen 20 saat hazırlanmak gerekirdi. İşte biz o isimsiz kahramanlardan biriydik. Kendime kahraman payesi biçtiğimden değil. Lafın gelişi. Hani, öyle derler ya…

Gelgelelim, bizim medyamıza bile sirayet etmiş ikiyüzlü alçaklar, bizim gibi davaya inanmış insanların ekmeğine hiç acımadan kan doğradılar. Güya ‘bizim kanalımızdı’, ‘bizdendi’ oralar. Ama davadan yana gibi gözüken, aslında tam tersi olan itin biri, orada çalışan başörtülü kadınlara mobbing uygular, birileri gibi sonradan olma değil, başından beri davanın mürevvici insanlara her türlü sırtlanlığı yapar, susturulan, ezilen biz oluruz. Üstlerin bundan hiçbir zaman haberi bile olmamıştır. Hep kol kırıldı, o yen de hep içinde kaldı.

Çünkü kimin dava için, kimin şöhret ve ikbal sevdası için kanalda olduğunu biliyordum. Beraber yürüdüğümüz o yollarda, aynı davayı paylaştığımız arkadaşlar sistematik bir mobbingle susturulurken ‘Ben seküler bir insanım canım’ deyip, kanalda 3 saat çalışıp gidenlere karşı elbette sesimi çıkaracaktım.  Ama kanala ‘sızmış’ olan karşıt odaklar buna müsaade etmediler. Diskalifiye olan ben oldum.  Acaba gerçekte öyle mi oldum? Yoksa o ‘karşıt’ odaklar aslında kendi sonlarını hazırladılar da farkında mı değiller, bunu zaman gösterecek.

Bu fakir, kanalda günde 14-15 saat çalışıyormuş, kimin umurunda? Gelir süslü püslü bir kadın, giyer topuklusunu ayağına 3 saat durur kanalda gider, senin birkaç katın maaş alır. Sen de ırgat gibi ‘aman dava akamete uğramasın, aman bir şeyler yapalım’ diyerek canhıraş, hababam uğraşıp durursun. Ama bir yere kadar. Bir gün gelir, bunun haksızlık olduğunu bas bas bağırırsın, herkes apışıp kalır. Kötü adam sen olursun, çünkü hakikati yüzlerine vurmuşsundur. Adaletli olmaları gerektiğini onlara hatırlatmışsındır. Ne yazık ki bu ikazı umursayan olmamıştır. 

Aslında burada anlatılan, benim üzerimden, onlarca insanın sessiz çığlığıdır. Madem Uzun Adam’ı Köşk’e uğurladık, artık medyada temizlik operasyonu başlamalıdır. Çünkü dava, şöhret ve para hırsıyla çılgına dönmüş  çıyan sürüsü tarafından kuşatılmıştır. Maalesef. İşte bu esbab muvacehesinde de ilk temizlik medyada yapılmalıdır!

Sana böyle anlatmıyorlar tabii ‘Uzun’ fakat ‘Yalnız’ adam. Medyamız, farelerce kemiriliyor. Senin azimle taşıdığın davanın tek bir katresini bile umursamadığı  halde, seni sömüren binlerce para hırslısı karaktersiz, seninle aynı yağmurda ıslanmış bizim gibileri kullanıyor, sömürüyor, hayatını mahvediyor, mobbing uyguluyor, psikolojisini çökertip, posasını çıkartıp şutluyor.

Biz bu yola çıktığımızda bir tek gazetemiz bile yoktu. O zaman aç köpekler bizimle alay ederlerdi. Şimdi güç bize geçti. Şimdi güçlü olan biziz. Evet para da ‘bizim’ tarafta. Şimdi her şeyimiz var, ama ne fayda? Sineklerin lambaya üşüşmesi gibi paraya üşüştü iki yüzlü Janus’lar.

Biz harcandık. Harcandıkça kan kusturulduk. Evet, dışarıda binlerce üniversite mezunu ya da mezun olmaya aday, ya da yetenekli insanlar var. Onlara birkaç bin lira verip editörlük, prodüktörlük, yönetmenlik, spikerlik yaptırabilirsiniz. Peki ya güven?

Güven kaç milyon dolara satın alınabilir hanımefendiler/beyler? Cevap vereyim: güveni parayla satın alamazsınız. Çünkü güven, hiçbir çeki, hiçbir dövizi, hiçbir maaşı kabul etmez. Güven, kalpten gelir. Arap atasözlerini kullanmayı siz de pekâlâ seversiniz Sayın Cumhurbaşkanım; Fil kalbi-ilel kalbi-minel kalbi sebila’ derler. Kalpten kalbe giden yollardan bahsediyorum elbette.

İşte bizim o yollarımıza çakıl taşı döktüler, bizi yaz sıcağında kavurdular, üstümüzde de asfalt döşediler. Susturulduk, kızılcık şerbeti diye kan içtik durduk.

Bu yola Necip Fazıl’ın ideolocyasıyla birlikte çıkmıştık. Şimdi geriye dönüp baktığımda ortada bir Necip Fazıl ruhu göremiyorum. Bu, medyamızdan ‘içeriye sızmış şer odakları’ yüzünden böyle olmuştur. Bunu düzeltebiliriz. Eğer şimdi yapmazsak çok geç olacak, inanın bana. Yeri gelmişken bir kez daha dava aşkına ‘bizim medyamızda’ yer alan isimsiz kahramanları tenzih ettiğimi belirtmek istiyorum.

Belki bundan 5 sene önce başbakana hakaretler yağdırıyor olsaydım şimdi esaslı bir gazetede köşem garanti, televizyon kanallarında poz kesiyor olurdum. Bir kuruş menfaat devşirmeden davanın yanında durmanın şerefini taşıyorum. Adımı şerefsizlerin yanında yazmayacak tarih, bu yüzden mutluyum. Medyada o  içeri sızmış odaklar’ tarafından ‘susturulmasaydık’ gençliğimizle, dinamikliğimizle, enerjimizle çok işler yapacaktık. Şimdilik durdurulduk ama bu ebediyyen duracağımız anlamına gelmesin. Düşmanlar sevinmesin, düştüğümüz yerde derman bizdedir.

10 Ağustos 2014 akşamında Recep Tayyip Erdoğan ‘Her insan hata yapar’ dedi. Bunun bir de Osmanlıcası vardır ki, Sayın Cumhurbaşkanı da bunu iyi bilir; Akvam-ı beşer nisyan ile malûldür. Ben hatayı insan olduğum için yaparım. Peki ya Recep Tayyip Erdoğan’ın yanında sırf para, şöhret, mevki için bulunanlar hatayı insan oldukları için mi yapıyorlar? Yoksa paranın satın alabileceği kadar düşük oldukları için mi?

Yolun açık olsun ‘Uzun’ Adam. Seni Çankaya’ya biz taşıdık. Biz, yani o çarıklı erkan-ı harpler. Biz, esnaf çocukları. Biz, üç kuruş paraya ay sonunu getirmeye çalışan o ‘basın emekçileri’. Ama artık sen siyasetüstü oldun. Meydanı da boş bulacaklardır. Aman ha, ite çakala prim vermeyesin…

Ne mutlu bana ki zor günlerinde Ak Parti’nin yanındaydım. Şimdi ‘güzel’ günler başladı. Ne üzücü ki ‘güzel günlerde’ yanınızda olamayacağım. Oysa çok isterdim. Dehrin cefasını çektim ama boynumuzu vuran ‘ o içeri sızmış şer ittifakı’ yüzünden sefa günlerinde ben ekarte edilmiş oldum. Artık bu yollarda beraber yürütmeyecekler bizi galiba. Çünkü medyamızdan ‘içeri’ sızanlar bizi orada tutmamakta kararlıydılar.

Fakat, bir gün mutlaka geri döneceğiz. O ‘kötülük ittifakı’ şimdi sizden nemalanarak ‘yaz mevsimini’ yaşıyor Sayın Cumhurbaşkanım. Sonbahar geldiğinde o yağdanlıklar etrafınızda olmayacaklar. Gözleriniz yine bizim gibi eski ‘dostlarınızı’ arayacak. Keşke böyle olmasaydı. Keşke doğru bilgilendirilseydiniz. Ama ben bunları yazmasam nasıl haberiniz olacaktı ki? Artık var. Artık herkesin haberi var. Şimdi, şu anda ‘şer ve kötülük ittifakı toplanmış’ benim tek satır kalem oynatmamam için inandıkları sahte tanrılara adaklar adıyorlardır, eminim. 

Ama biz, tüzüklerle çarpışarak büyüdük. Velhasıl onlar vurdu, biz büyüdük kardeşim…

Beni Necip Fazıl yetiştirdi. Korkacağımı mı sanıyorlar? O ‘şer ittifakını’ and olsun ki medyadan temizleyeceğiz. Medyada, dava için değil de şöhret ve para hırsına kim Ak Parti’nin sırtına sülük gibi yapışmışsa onları oradan bir kene gibi söküp atacağız.

‘Bitti’ dediği yerde başlar.

Bu bir son değil, yeni bir başlangıçtır. Haber vermek istedim.

Kadir SARIKAYA

Recep Tayyip Erdoğan değilseniz bu yazıyı okumayın!

https://twitter.com/SarikayaKa

Kadir SARIKAYA

 

Henüz hiçbir şey yerli yerine oturmuş değil. Bu bir bayrak yarışıdır. Elhak, Başbakan da bunun farkındadır. Dava temelli siyasette işler böyle yürür. Siz bakmayın son yıllarda palazlanan türedilerin attığı içi boş nutuklara. Hani şu ‘Yeni Türkiye’ söylemi var ya, evet, köküne kadar doğrudur, kurulan yeni bir Türkiye’dir. Şüphesi olan gitsin çatı aday olup Haydar Baş’ın dibine yancı olsun. Peki ya kurulacak bu Yeni Türkiye’nin aydınları, akademisyenleri, siyasetçileri, gazetecileri, sanatçıları kimler olacak? Bunu es geçmek davayı bilmemek, siyaseti okuyamamak, aktüelden bihaber olmak demektir.

Yeni Türkiye şekilenirken Başbakan, mevki-makam-şöhret-para hırsıyla yanıp tutuşan zevat-ı mutada karşı teyakkuz halinde olmalıdır. Öyle ki davayla uzaktan yakından ilgisi olmayan türediler, sırf pastanın kremasını ucundan yalayabilmek için suret-i haktan ‘dava yoldaşı’ gözükmekte. Başbakan bu yola şöhret için çıkmadı. Bunu biliyoruz. Genç yaşında İETT’ye yaptığı otobüs şoförlüğü başvurusundan, aslında niyetinin aile geçindirmek isteyen bir baba olduğu sonucu çıkıyordu. Gönlünde yatan aslan siyasetti. Nihayetinde dahil oldu. Yıkıla yıkıla devleşti, yenilgi yenilgi büyüyen zaferlerin adamı oldu. Peki ya çevresindekiler?

İş, başbakanın çevresindekilerde bitiyor. Bu çevre hiyerarşik bir yapıya haiz değil. Her kesimden eşhası içinde barındırıyor. Fakat bir o kadar da tehlikeli. Şahsi emelleri uğruna gerektiğinde Başbakan’ı yarı yolda bırakacak tıynette insanlar, bugün başbakanın en yılmaz savunuculuğunu yapıyorlar. Bu filmi biz 60 darbesinde seyretmemiş miydik? Şapşallar ‘tevellüdün yetmez’ diyeceklerdir. Doğru, ama babamın yetiyor. Takır takır da anlatıyor o günleri. İzmir’de Demokrat Parti’de ocak başkanlığı yaptığı zamanlarda, Menderes’in idamını protesto için 500 kişilik bir yürüyüş organize ediyor da, geriye dönüp baktığında kendisi dahil ancak birkaç kişiyi bulabiliyor. Zzzzt, herkes arazi olmuştur. Korkaklar, söylemden öteye geçemezler. Eylemi cesurlar yapar. Sonucuna da katlanırlar.

‘Evet’ diyordu babam, ‘Belki idamı önleyememiştik ama, sabaha kadar çektiğimiz telgraflar vardı. Asılmasına mani olamadık fakat insanlığın onurunu kurtardık.’

Başbakan, Cumhurbaşkanlığına doğru emin adımlarla gidiyor demeyeceğim. Bence bu iş bitti bile. Şimdiden kendisini Türkiye’nin 12. Cumhurbaşkanı olarak anmaya başlayalım. Bundan sonra Parti’nin ve parti ekabirinin izleyeceği strateji zaten belirlenmiştir. Plan bellidir. AK Parti’de şimdiye kadar ‘saldım çayıra, mevlam kayıra’ taktiği hiçbir zaman olmadı. Fakat dost görünen bazı çakallar sırf kendi ikballeri için vaziyeti fırsat bilip kendi paylarına bir takım işlere girişirlerse güzel bir manzarayla karşılaşmayacağız. Bu bakımdan Başbakan çok dikkatli olmalı. Yıllardır yol arkadaşlığını yapanlar hariç, etrafındakilerle arasına bir perde çekmeli. Öyle ki sırrını, kendi içine öyle bir gömmeli ki kendisinin bile bundan haberi olmamalı.

Türkiye yeni bir yola çoktan girdi. Bu yoldan geriye dönüş artık yoktur. Muhalefet çatı aday gibi fantezilerle vakit kaybededersun, artık izlenmesi gereken tek yol önceden hazırlanmış plana göre hareket edip sonuçları beklemektir.

Bu sonucu beklerken ben de elbette babam Menderes’in arkasında nasıl durduysa, Tayyip Erdoğan’ın arkasında öyle duracağım. Ki benim çevrem öyle AK Parti’lilerden, muhafazakarlardan oluşmuyor. Gezi zamanında da çevremden gördüğüm ‘tatlı-sert- “Neden eylemlere karşısın?” baskısına rağmen’ çizgimi bozmamıştım, hatta cemaatin ince ince operasyona yürüdüğünü sezmiş, bir yazı yazmış, meşhur gazeteci ağabeylerimden biri de ‘Sen şimdilik bunu yayınlama, zamanı gelince yayınlarsın’ demişti. Yayınlamama gerek bile kalmadı. Benim yazdığım o yazının daha etkili versiyonları 17 Aralık’tan bugüne defalarca kaleme alındı zaten.

Ne var ki üzerime bir vazife düştüğünü iliklerime kadar hissediyorum. Başbakan’ı naçizane ikaz ediyorum. Zafere giden yolda şakşakçılardan ve gözü dönmüş maskeli borazancıbaşlarından geçilmeyen etrafı, yarın öbür gün, Allah muhafaza hava biraz bozduğunda çil yavrusu gibi etrafından dağılabilir.

Bu sebeptendir ki Başbakan, ‘Efradını cami, ağyarını mâni’ prensibinden hareketle, birkaç sene önce arkasından küfredip, şimdi sahtekârca yüzüne gülenlere karşı her zaman tetikte olmalıdır.

Çünkü bu hayatın tek bir kaidesi vardır. ‘Başkasını satmış olan, günü geldiğinde seni de satacaktır.’

Her şeye rağmen AK Parti’nin stratejisine ve Başbakan’ın bahtına güveniyorum. Hedefe kilitlenen bir roket gibi artık hiçbir şeyin durdurulamayacağının şuurundayım. Muhalefeti tiye alma gereği bile duymuyorum. Ekmeleddin İhsanoğlu derseniz, bana göre zat-ı şerifleri  ortaya atılmış, geçici bir figürden başka bir şey değildir. Andy Warhol’un ‘Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak’ mottosunun günümüzdeki tezahürlerinden biri sadece. 10 Ağustos’tan sonra İhsanoğlu’nu hatırlayacak olana aşk olsun.

Tayyip Erdoğan Beyefendi, şimdi yeni bir kale üzerindesin. O kalenin üzerine kolay çıkmadın. Ama bir 13.Havari, bir Dartanyan, bir Brütüs tehlikesini en iyi bilenlerdensin. 17 Aralık sürecinde bunu çok net bir şekilde gördün.

Benim gönlüm, geçmişten gelen Demokrat Parti bağlarımla birleştiğinde, bu davanın yitip gitmesine razı değil.

Parazitleri geldikleri çöplüklere geri göndermek gerekiyor. Yavaş yavaş, gergef işler gibi, en ince ayrıntısına kadar, kimin ikbal, kimin dava peşinde koştuğu elbet malumunuzdur.

Yufka yüreklilerle çetin yolların aşılmayacağını da pekala bilirsiniz. Şimdi millete düşen, sizi o makama taşımak olacaktır. Fakat bu davaya Demokrat Parti’den başlayarak gönülden inanmış insanlara da sizin bir borcunuz var. Onları mahcup etmeyin Beyefendi. Yeniden boyunlarını büktürmeyin. Artık hiçbir vesayet zinciriyle kuşatılmak istemiyoruz. Madem ki ‘Yeni Türkiye’ istiyoruz, o halde bunu bize sağlamak da sizin üstünüze düşen vazifedir.

Davaya inananlardan korkmayın, onlar sizi her türlü kötü ahval ve berbat şeraitte dahi destekleyeceklerdir. Fakat ‘Janus’ karakterli alçaklar aranızda dolaşıyor. İkbal isteyene Abdülhamid’in yaptığı gibi verin ‘Paşalığı’ sepetleyin. Etrafınızda yüreği sizinle bir atan insanlar olsun. Emin olun başaracaksınız.

‘Yeni Türkiye’nin Yeni Aydınları’ üzerine bir lahza düşünmenizi tavsiye ederim. Gerçekten aynı yağmurda beraber ıslanılacak insanlar mıdır, yoksa yağmur şiddetini artırınca fır dönüp topukları yağlayacak olanlar mıdır?

Hafazanallah, yarın babamın kaderini ben yaşayacak olsam, protesto yürüyüşü yaptığımda arkamda binleri görmek isterim. Kümes horozları gibi ötüşüp dağılmış korkakları değil.

Korkakları gözlerinden tanırsınız Sayın Başbakan. Gözbebekleri fır döner onların. Kalpleri gibi. Çek defterine ideoloji değiştirirler. Nerede trak-orada bırak felsefesiyle pragmatist çapsızlıklarına tarih şahittir.

Bu defa aynı trajediyi yaşamak istemiyoruz.
Necip Fazıl’ın pırlantayı işler gibi işlediği dava, üç beş menfaatperest elinde zebil olursa, fikir üstadlarımız da bizleri affetmeyecektir. Tarih de, millet de, Allah da.
Önümde çok yüksek dağlar görüyorum. Ama o dağların ardında engin bir okyanusun yattığını biliyorum. Dağlardan okyanusu göremesem de kokusu burnumda.
Bundan sonra bize düşen, o okyanusa doğru yürümektir.
Öyleyse, yürüyedur!

Kadınlar Üzerine Kimyasal Denemeler Parte I

Öncelikle kadınların ‘aşık olmayacak’ kadar pragmatist olduklarını bilmemiz gerekiyor. Dersimize buradan başlayacağız. Her kadın, meslek sahibi dahi olsa, kendisinin bir üst levelı erkeği hayatında görmek ister. Sıkıştığında manevi değil, maddi bakımdan yardımcı olacak erkek kadına daha cazip gelir. Çünkü bir kadını spermsiz bırakabilirsiniz ama parasız bırakamazsınız. O, istese de buna razı olmayacaktır. Default olarak dünyaya ‘güzel’ geldiğinin şuurundadır. Ona öğretilen budur, kendi suçu da değildir. Erkeklerin kazmalığıdır da diyebilirsiniz.

Kadın, üst level erkeği yalnızca cüzdan uğruna tercih etmez. İstemsiz bir güç arayışı da vardır. Zayıf erkek, ağlayan erkek değildir. Sanılanın aksine kadınlar ağlayan erkekleri güçsüz, korkak ya da aciz bulmazlar. Çekici geldiği bile görülmüştür tarihte. Ağlayan erkeğin mutlaka haklı bir gerekçeyle ağlamasını ister, orası ayrı. Mesela bir kadını durup dururken ağlarken gördüğünüzde verdiği cevap erkeği şoke eder: Hiç, öyle işte, içim daraldı, ağladım…

Erkeğin içinin daralıp da ağlaması bir lükstür. Kadın içten içe, amiyane tabirle ‘Labunya mı lan bu?’ diye düşünebilir. Çünkü durup dururken ‘öylesine’ ağlama yetisi kadına verilmiştir. Erkeğin ağlaması ya sinirden olmalıdır ya da ocağının sönmüş olması gerekir. Öteki türlüsü bizim gibi prezervatif yırtığı toplumlarda ‘ayıp’ kaçar.

Erkek ağlar, bunu haklı gerekçeye istinad eder. Kadın ağlar, herhangi bir sebebe tahalluk etmesi gerekmez. Kadının ağlama serbestiyeti, erkeğin dişini sıkma mecburiyetiyle doğru orantılıdır.

Erkek bu dünyaya sperm salmaya, eve bakmaya, o baktığı evin direği olmaya gelmiş gibidir. Kadınsa yalnızca beslenilen, öğüt verilen, elde tutulan, üzerinde hegemonya kurulan bir varlık gibi görünür. ‘Böyle değildir’ diyen feministlere pek aldanmayın. En kavi orgazm çığlıklarını onlar atar çünkü.

Cıvata-somun ilişkisi neyse ferç-zeker ilişkisi de odur. Biri olmadan yekdiğeri olmaz. Mamafih bunu cahil modern topluma anlatamıyoruz. Bu modernitenin çok daha ötesinde olan geçmiş iptidai kavimlerde vaziyet bizimkine kıyasla çok daha iyiydi. Leopar kürkünü getiren dişiyi kolayca elde edebiliyordu. Şimdi erkekten beklenen daha fazla. Kendisinden daha iyi bir kariyere sahip erkeği yatağına almak istiyor kadın. Polo değil de Lacoste gömlek giyeni daha cazip geliyor. Halbuki yatakta zeker boyunu uzatan faktörler arasında marka kıyafetler yer almıyor.

Çarşafları kaldırdığımızda gördüğümüz şey en ilkel haliyle bir ferç ve en serkeş haliyle bir zekerdir. Amaç, zekerin ferç ile buluşmasıdır. Başka da bir maksat yoktur. Hiçbir kadın, duygusal bir güdü hissetmediği erkeğin zekerini fercine kabul etmez. Kolay kolay olmaz bu. Erkekte durum tam tersi. Ferci bir nevi girip çıkılacak bir metro istasyonu gibi görür. Her durakta vagon değiştirebilir. Kadın, bunun daha özel olmasını istiyor, fark burada.
İçine girecek zekerin kariyer sahibi olmasını istiyor. Bakmayın siz ‘anlaşmak önemlidir, aslolan sevgidir’ dediklerine. Şimdiye kadar hiçbir kadının kendisinden daha aşağı seviyede bir erkekle beraber olduğu görülmemiştir. Fakir erkek-zengin kadın birlikteliklerinde de bu böyledir. Hiçbir şey yoksa dahi kadın, o erkeğin herhangi bir şeyinden etkilenmiştir. Bu bıyığı ya da omzu da olabilir; gülüşü, veya testislerinin şişkinliği de olabilir. Kesinlik söz konusu değil. Geçiyoruz…

Peki ya entelektüel zeka? Bilgi, birikim, okuma, tecrübe? Evet, tüm bunlar kadını etkiler, doğru. Tarih boyunca da etkilemeye devam edecektir. Şunu bilmenizi isterim; hiçbir kadın orgazm olurken, içinde olduğu erkeğin birikimiyle ilgilenmez. Sadece o an yaşadığı zevkin magmalarında erir, gider.

Boşaldıktan sonra, işler değişebilir. O andan sonrası için garanti edemem. Bildiğim tek şey, kadının tam bir sanat eseri olduğudur. Elbette ki sanat subjektiftir, nereden baktığınızla ilgilidir yani. Kimine göre anlamsız bir tablo, kimine göre ustalıkla işlenmiş bir mücevher de olabilir.

Kadına yalnızca istediğini vermelisiniz. Ötesini aramak, beklemek, istemek beyhude bir çaba olacaktır.

Peki kadın tam olarak ne ister?

Duygu mu? Aşk mı? Tutku mu? Bağlılık mı? Seks mi? Kallavi bir maslahat mı?
Bence hiçbirini istemiyor. Aradığı tek şey, dünyanın tüm zorbalığından onu koruyacak, lüzumu halinde ona kol kanat gerecek bir cisimdir. İşte bu cisme biz erkek diyoruz.

Kadın kendisini koruyamaz mı? Pekala koruyabilir. Cıvata-somun merbutiyetinden uzaklaşırsa kepaze olur ama. Tabiata karşı gelmiş olur. Cinsellik diye bir şey yoktur. Bütünleşmek diye bir şey vardır. Dünya çapında biz bunun adına ‘seks’ diyoruz ama bence anahtarın kilide girmesidir.

Kilidi açtığınızda karşınıza bambaşka bir dünya çıkmayacağını hepimiz biliyoruz. Ne var ki ancak o zaman tamamlanmış oluyoruz.
Kadın Tanrı’nın gerekli bir icadıdır. Bu yüzden de erkekten öndedir bence. Ana rahminden çıkıp geldiğimize göre (beni karnını keserek almışlar, bu yüzden istisnayım) oraya geri dönmeyi istemek, rahme olan iştiyakımız da ancak bu sebeple açıklanabilir.

Kadın atmosfer kadar gerekli. Fazla oksijen nasıl ki vücudun asit-baz dengesini bozuyorsa fazla kadın için de aynı şey geçerli.

Anahtar, kilitten bağımsız değildir. Parçaya bütün olarak baktığımızda Tanrı’nın ne müthiş bir oyun kurucu olduğunu da göreceksiniz.

Başbakan, Soma, Muhalefet ve Acı Gerçekler

https://twitter.com/SarikayaKa

Kadir SARIKAYA

300’ü aşkın can kaybı unutuldu, yine ‘boy verme’ yarışına döndü bütün mesele. Zaten istenilen Erdoğan’ın gitmesi ve onsuz Ak Parti’ye alışmak değil midir? O halde en muvafık düşen Başbakan’ın istifası ve yola yalnızca Ak Parti’yle devam etmek değil midir? Muhalif kanada sorsan buna kesinkes ‘evet’ diyeceklerdir. Bu ahvalde, başbakanın ruh halini etrafındakiler dahi anlamaktan yoksundur. Başbakanın nasıl bir cendereyle karşı karşıya olduğu en yakınları tarafından bile gözardı edilmektedir.

Cumhuriyet mitingleri, 367 meselesi, Kapatma Davası, Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven kod adlarıyla tesmiye edilen darbe planları, Ergenekon vetiresinde aynel yakin gördüğü iç kanattan gelen yoğun sıkıştırma, Gezi kalkışmasıyla birlikte 17-25 Aralık darbe teşebbüsleri, Başbakanın üzerinde dayanılması güç bir manevi baskı oluşturdu.

Bundan maada, en özel görüşmelerini yaptığı odalarda böceklerin bulunması, kriptolu telefonlarının dinlenip kamuya servis edilmesi,  ne idüğü belirsiz odaklardan emir alan zümrelerce en gizli görüşmelerinin ortaya saçılıp dökülmesi Başbakanda büyük inkısar yarattı.

Bu hayal kırıklıklarının Başbakanda ciddi bir güven kaybını tevlid ettiği aşikârdır. Öfkesi de bu yüzden haklıdır. Kendimden pay biçeceğim. Bendeniz, 15 yaşına kadar R’leri söylemekten mahrumdum. Sonra biraz temrin, biraz itimad-ı nefsle bu problemi atlattım. Ama nasıl atlattım, gelin bir de bana sorun. O yaşıma kadar gördüğüm baskı, karşılaştığım alaylar, sindirmeler beni için için öfkeyle muhasara etmişti. Kötü olduğumdan yahut kinle yoğurulduğumdan değil. Benden kaynaklanmayan bir haksızlığa karşı gördüğüm bu acımasız muamele kişiliğimi öylesine etkilemişti ki, çevremdeki herkesten ‘Acaba benimle bu defa nasıl maytap geçecekler?’ diye şüphelenir olmuştum. Evet, herkesten. En yakınlarımdan bile.

Bunun sancısını çok çektim. Ortaokulda, İnkılap Tarihi dersinde hoca, kasten ‘Terakkiperver Cumhuriyet Halk Fırkası’nın sunumunu bana verdiğinde, tahtaya çıktığımda R’leri söyleyememenden mütevellit benimle dalga geçileceğini pekala biliyordu. Çünkü ben Kemalist devrimlere muhaliftim ve beni böyle cezalandırmak istemişti. Nasıl mı? Tahtaya çıktım ve ağzımdan dökülen ilk cümleler o vakitler R’leri söyleyemediğim için ”Tevakkipevvev Cumhuviyet Halk Fıvkası’ oldu. Sonrası? Sonrası tüm sınıfın attığı kahkaha, benim gecelerce ağlamaktan yastıkları şelaleye çevirmem, okuldan, hocalardan ve tüm arkadaşlarımdan nefret etmem oldu.

Çünkü ‘elimde olmayan sebeplerden dolayı’ baskı görüyordum. İstemsizce karşılaştığım alaylar beni ayrı cephe almaya itiyordu. Öfkem kabarıyordu ama hiç kimseye de kızgın değildim. Sonunda bunu aştım. Artık R’leri söyleyebiliyordum. Fiziki kusur, artık benim için keen-lem yekün, yani yok hükmüne gelmişti. Peki bende bıraktığı travma? Bendeki izleri? Hiçbir zaman geçmedi ve geçmeyecek. Belki şimdi R’leri inadına bastırarak söylemem ve sesimin gür çıkmasının altında yatan temel faktör budur. İnkâr edemem. Bundan da gocunmam.

Hani Orhan Veli ‘bu güzel havaların kendisini mahvettiğini’ söyler ya, işte bizi de mahveden bu ‘ötekileştirmek’ oldu. Başbakanı bu yüzden daha iyi anlıyorum. Bu yüzden Soma’daki tavrına bir şey diyemiyorum. Beyoğlu Belediye Başkanlığı’nı İlçe Seçim Kurulu’nun kararıyla kaybetmiş, akabindeki milletvekilliği seçimlerinde kazandığı halde itiraz sonucu milletvekili olamamış bir adamdı Tayyip Erdoğan. Yenilgi yenilgi büyüyen zaferleri vardı. Sonunda istediğini elde etti. Ama ne fayda? Bu defa da hapse girdi, siyasi yasaklı oldu. Derken ‘kaderin de üstünde olan kader’ mekanizması devreye girdi ve onu başbakanlığa taşıdı. Bu süreçte de atlattığı, atlatmaya çalıştığı binbir badire oldu.

Kim ne derse desin, Erdoğan, bu ülkenin her türlü çapsız vesayetine karşı seyf-i meslul misali mücadele etmiş bir adamdır ve gözümde halen de öyledir. Bu yalınkılıç mücadelesini etrafını saran basiretsizlerle heba etmesini istemem.

Zira Erdoğan bizim için bir şanstır. Çocukluğunda simit satmış, İETT’ye otobüs şoförü olmak için başvurmuş, emeğin ne olduğunu bilen, zor geçim şartlarını yakinen yaşamış biridir. Benim gibi kenar mahallelidir. Duyguları da, öfkeleri de, sevinçleri de gerçektir. Bunu en iyi şehrin kenarlarında çocukluklarını geçirmiş olanlar bilir. Bu yüzden Erdoğan’ı en iyi anlayanlardan biriyim. Soma’daki hadiselerde kibirli, kendinden emin bir muktediri değil, ‘Bana bunu neden yapıyorsunuz, sizin için buradayım’ diyen bir Başbakanı gördüm. Lâkin merkez medya sayesinde yansıtılan bu olmadı. Bambaşka bir Erdoğan profili çizildi. Halbuki benim gördüğüm Erdoğan içten içe kahroluyordu. Bunca çabanın sonucunda karşılaştığı bu mu olacaktı?

Bakın, bunu iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Başbakanın psikolojisini Twitter başından atıp tutan güruhun desteksiz sallamaları ve hayatında acı çekmek şöyle dursun hiçbir zaman zor durumda kalmamış tuzu kuru takımın söyledikleriyle anlamaya çalışmak büyük bir yanılgıdır. Eşdeğer koşullarla başa gelmemiştir Erdoğan. ‘Yenilgi yenilgi büyüyen’ zaferlerin adamıdır.  Her nev-i beşer gibi hataları vardır, yanlışları olmuştur, olacaktır da. ‘İsmet’ sıfatı yalnızca peygamberlere mahsustur zira. Ancak iyi anlanmalıdır Başbakan. Bir Arap atasözünde söylendiği gibi ‘Bir şeyin tamamı elde edilemiyorsa bile parçasından vazgeçilemez.’ Erdoğan yekvücut ortada durmaktadır, anlaşılmak istenmektedir. Tabii her şahsiyetli insanın başına geldiği gibi ‘anlaşılamama’ korkusu da yaşamaktadır. Çünkü bizim gibi duygusal insanlara has bir niteliktir bu; anlaşılamamaktan feci korkarız.

Gelgelelim, Soma felaketine ayrıca değinmek yürek istiyor. 300’den fazla ailenin ocağına düşen ateşi tanımlamak benim haddime olmadığı gibi, bu acı felaketten menfaat devşirmeye çalışan it takımının da haddine değildir.

Facianın yaşandığı ilk günden itibaren bütün kademeleriyle Soma’da olan devlet zor bir sınavdan geçmiş, bilhassa Taner Yıldız’ın özverili tavrı facia yaralarının sarılmasında basamak teşkil etmiştir. Abdullah Gül’ün çatallı ve ağlamaklı sesiyle bizzat müşahede ettiği Soma’daki ailelerin yürek yakan haline kayıtsız kalmak da imkansızdır.

Muhalefet kanadı; bilhassa Kılıçdaroğlu ve Bahçeli, Soma faciasında gereksiz konuşma ve yüklenmelerden kaçınmış, müşterek acının hakikatiyle hareket ederek manipülasyonlara meydan vermemiştir. Buna rağmen, Gezi’den kalan hınç ve intikam duygusuyla hareket eden it takımı, madende can veren fukara bedenlerin üzerinden rant devşirmeye kalkmış, Soma’dan bir kalkışma çıkar umuduyla bütün adi maharetlerini ortaya dökmekte beis görmemişlerdir.

Veballeri üzerinedir.

Fakat benim aklımı kemiren bir kurtçuk var. O kurtçuk şu oluyor; işletme sahibi ihtimamla her türlü suçlamadan vareste ve ithamdan beri tutuluyor, birkaç cılız ses dışında hiçbir şekilde yaşanan facianın mesulü gösterilmiyor Şirket sahibi ve yetkililerinin yaptığı basın toplantısında savurdukları yavelerden görülecektir ki Erdoğan’ın ve dolayısıyla hükümetin üzerine gidilmesi ellerini epey rahatlatıyor.

‘Nasılsa bize değil, hükümete yükleneceklerdir’ mantığında olan şirket sahibi ve elemanları, halk nazarında hesap vermekten kaçınmış ve genel-geçer izahlarla meseleyi hallaç pamuğuna çevirerek hiçbir soruya cevap verememişlerdir.

Facia sonrası ızdırapla kavrulan 300 aile en acı gerçeğimizdir. Bize de bu gerçek üzerinden siyaset yapmak değil, en süratli biçimde yardımlarına koşmak vazifesi yüklenmiştir. Sanırım bir takım günlük dünya heveslerinden, hırslardan buna fırsat kalmıyor.

Kimi hükümete bu yolla çakmanın, kimi işletme sahibini ahlaksızca korumanın peşinde.

Eşini, oğlunu, nişanlısını, akrabasını, sevgilisini, arkadaşını kaybeden binlerce madenci yakını da bu hengâmede ne yazık ki hiçe sayılıyor.

Devlet aklından beklentimiz, daha önce görülmediği biçimde bu mazlumlara sahip çıkmasıdır.

Çıkacaklarından da şüphe etmiyoruz. Faciadan sorumlu olan, ihmali olan her şahıstan da bilâistisna hesap sorulması maşeri vicdanın beklediği yegâne taleptir. Bunu da ailelerine rızık götürmek için canlarından olan maden şehitleri adına istiyoruz.

Yılmaz Özdil gibi zihni parazitlilerin zırvalarına da lütfen aldırış etmeyin. Kitaplarından kazandığı paraları gayrimenkule yatırmakla meşgul olabilir kendisi.

Başbakana, hükümete, icra makamlarına,  STK’lara, gönüllülere, muhalefete, aslında 77 milyona büyük bir görev düşüyor.

Bu yarayı hep birlikte saralım beyler/hanımefendiler.

Ölmek, bayılmak değildir çünkü.

Giden, hep arkasında bıraktığını ızdıraba boğar.

 

Muhalefeti beceremediniz artık bırakın

https://twitter.com/SarikayaKa

Kadir SARIKAYA

Vesayet rejimi bitti sanıyorduk. Yanılmışız. Sabih Kanadoğlu’nun 367 çıkışından bu yana dinozorların neslinin tükendiğini düşünüyorduk. Baltayı taşa vurmuşuz. The Lord of the Justice: Metin Feyzioğlu varmış meğer. Ah, ne çabuk unutmuşuz? Previously in the Danıştay. Maceranın devamı tek perde. Sakın kaçırmayın. Bir daha böylesi ucuzluklara geleceğin Türkiye’sinde denk gelemeyeceksiniz zira.

Bu sözümona efendilere zurnalarının notalarının çoktandır akordsuz bastığını şimdiye kadar çok söylediysek de dinletemedik. Sonu -tay ekiyle biten her kurumun bilâkayduşart sorgulanamaz olduğuna biat edilmişti bir kere. Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez yavelere senelerdir hâmilik yapmaya tevali ediyorlardı.

90’lı yıllarda alışmışlardı Erbakan ve türevlerini hizaya getirmeye. Feyzioğlu gibilerinin ağızlarından çıkan her cümle kanun hükmünde kararnameydi eski Türkiye’de. Kimse sorgulamaya cesaret edemez, ağzını açamazdı.

Metin Feyzioğlu da seleflerinden aldığı özgüvene istinad ederek Batman’liğe soyundu bugün. Güya muhalefete mesaj verecekti. ‘Beni de görün, aday yapabilirsiniz, şartlarınıza uyuyorum’ intibası bırakacaktı. Tutmadı. Haşim Kılıç’tan aldığı yetkiye dayanarak yargıyı siyasete karı-koca ilân edemedi.

Artık Anayasa kitapçığını Başbakanın suratına fırlatıp ‘Al da öğren’ denilen devirler geride kalmıştı. İdrak etmekte geç kalanlar böyle fecaatlarla karşılaşacaktı, Feyzioğlu da yeni öğrenmiş oldu. Ağababalarından ders almasını isterdik. En azından düşüşü bu denli çabuk ve hızlı olmazdı.

Tekraren söylemekte fayda var; 60 darbesinin tohumlarını bugün filizlendirmeye çalışmak boşunadır. Triumvira usulü siyaset çağdışı kalmıştır. Parti üyesinin hem belediye başkanı, hem de vali olduğu dönemlerde en son Nevzat Tandoğan iş başındaydı. Y Çocukları bunu bilmezler. Yakın tarihi okumamışlardır çünkü. Haftasonlarında ‘Sex on the beach’ çakmaktan vakit bulamamışlardır belki. Halbuki ‘kokteyl’ tazakkum ederlerken de bir şeyler öğrenebilselerdi, bu çapta kepaze olmazlardı.

Üst üste aldığı yenilgilerden sonra çırılçıplak göğsüyle Paris’e yürüyen Bonaparte’ı bilirler mi?

Bilmiyorlarsa öğrensinler.
Çocukluk yıllarında geçimini simit satarak sağlamaya çalışan, sokaklarda top koşturan Erdoğan Köşk’e çıkıyor.
Şimdiden çirkefliğe başlayın. Sakın Ağustos’a bırakmayın.
Daha sırada zirilyon muhalif var. Yoksa size sıra gelmez. Sakın tongaya düşmeyin.
Ne diyorduk?
Köşk’e çıkıyor.

Neyse, siz ‘Tivıtır’da mivıtır’da’ tepişmeye berdevam… Arada ‘huruc’ edenler olursa da, Twitter’dan ‘tweet’ kasarak fakir çocukları ölüme yollayıp arkalarından utanmadan goygoy yaparsınız. Yapmayacağınız şey mi?
Hatta ‘retweet’ bile yaparsınız. Sonra iki kadeh daha atarsınız üstüne.

Yoksul, kandırılmış çocuklar mezarlarında çürürken siz utanmadan paçavraya yama yapmaya devam edersiniz.
Örneklerini çok gördük, bizi kandıramazsınız. Menderes’in üniversite öğrencilerini kıyma makinelerine attırdığını da yazıyordu 50 sene evvelki muhalif basın. Farkınız yoktur.

Keten tohumu, tere, dereotu, sarı kantaron, melisa çayı, biberiye, zerdeçal, kekik ve civanperçemiyle takviye yapın ki uzun yaşayın. Uzun yaşayın ki bu kafayla daha çok yenilgi göresiniz. Zaten mukadderdir.

Sahi, çıkaracak Cumhurbaşkanı adayınız yoksa, şöyle esaslı bir sosyal demokratı aday göstermenizi önerececeğim naçizane.
Mesela Erdal İnönü. Öldü mü? Sağlık olsun canım, 75 senedir ölü olan bir zattan medet ummuyor musunuz zaten?

Size de bu yakışır.

İstenmiyorsunuz efendiler!

Muhalif basına son bir haftadır pek göz gezdiremedim. Pek bir şey kaybettiğimi düşünmüyorum. Aynı zırvalara bağlama çekmeye devam ediyorlar.

Muhaliflerin içinde ayrı bir muhalif Mr.Belgeselci de (asla bir yazar veya gazeteci değil) köşesinde ‘Erdoğan yargılanacaktır’ kabilinden hayalperest yazılar yazarak kitlesini diri tutmak için çabalayadursun, muhalif basın da tıpkı meclisteki temsilcisi olan ana muhalefet partisi gibi, ağlamaktan öteye geçemiyor. Koskoca, anlı şanlı, geçmişin Türkiyesi’nde attıkları manşetlerle milletin algı kapılarıyla oynamış muhalif basın, neredeyse son beş yıldır yalnızca ağlıyor. (Yoksa sufleyi Pensilvanya’dan mı alıyorlar? Ağlama suflesini canım, tatlı olanı değil!)

Geçtiğimiz haftalarda da bu Mr.Belgeselci ‘Erdoğan’ın karşısında yüzde 56’lık öfkeli bir kitle var’ diye davul çalıyordu kendisine verilen köşeciğinde.  Ak Parti yüzde 65 alsa, rakam ’35’lik öfkeye’ dönüşecekti.

Aldırmayın, zaten her gece o 35’likten medet umuyorlar. Çok çaresizler artık. 80 yıllık geçmişinden arınıyor koca ülke. Kılıç artıkları elbette üzülecekler, isyan edecekler, canları çok sıkılacak. Değişime direnmeye çalışmak tarihi değil, ‘logic’ olarak da yanlış, biliniz efendiler. Değişime meydan okuyanlar, tarihin en karanlık dehlizlerine sürüklenirler. Bilincin karadeliği tarafından yutulurlar.

Ak Parti yüzde 99.9 oy alsa gene mızmız homurtularını masa başlarından püskürtecek binlerce delişmen ‘eski Türkiye insanları’ aramızda dolaşmaya devam edecektir. Böyle tiplere artık alışmamız gerekiyor.

Söz temsil, muhalif kanallardan biri, yeni çıkan (henüz onaylanmadı, hadi bir umut Cumhurreis’e yükleniverin, mention falan atın, belki veto eder diye umut bağlayın) Mit Kanunu’nu haber yapıyor. Yaparken de ‘Artık MİT Terör Örgütü’yle görüşebilecek’ gibi bir spot kullanıyor. İlkel muhalefetin geldiği son noktayı şimdi gördünüz mü? Örgütle kim görüşecekti, pardon? Patronunuz mu?

Japon militanlar 70’lerin ortasında Hollanda’da Fransız Konsolosluğu’nu bastığında, militanlar birebir Fransız istihbaratıyla müzakere yürüttü. Jüristokrasiyle, bürokrasi kodamanlarıyla, askerle, muhalefet partisiyle değil.

Hakan Fidan gelinceye kadar MİT‘i tabiri caizse dünyanın hiçbir sahasında operasyonel anlamda sallamayan sair istihbarat örgütleri artık MİT‘i çok ciddi bir rakip olarak görüyorlar. Bu başarıya da en çok sinir olanlar, güya içimizdeki sözümona vatanseverler, özgürlükçüler, yanardöner liberaller, eskilerin solcusu şimdilerin mutluluk çubuğu takıcısı bir takım sosyalistler ve bunların kuyruğuna takılan aynı yoğurdun yiyicisi kanka taburu…

Siz sinir oluyorsanız, istihbarat teşkilatını Kanarya Severler Derneği ayarından çıkarıp Dünya çapında bir üne, başarıya ve disipline kavuşturan Hakan Fidan‘ı bir kez daha tebrik etmek gerekiyor.

Çünkü bugüne kadar siz neyi istemediyseniz ‘ülke’ için faydalı olanın o istemediğiniz şey olduğunu ayn-el yakin idrak ettik. Gördük, yaşadık, biliyoruz. Boşa kürek çekmeyin. Tarihi günlerin içinde olduğumuz için bazılarınız mevzuyu ‘çakamasa’ da bundan 10 sene sonra hakikatler suratınıza bir bir çarpıldığında utanacak bir suratınızın olmasını diliyorum sadece.

Bu Erdoğan size ne yapmış böyle?

Gelmiş, tavuğunuza kışt demekle kalmamış, kümesinizi de dağıtmış.

Almanya’ya, AB’ye gıdaklamaya devam edeceğinize, para toplayıp The New York Times’a ilan vereceğinize, rölöve serpuşlarınızı başınızdan çıkarın da bir düşünün. ‘Niye biz beceremiyoruz? deyiverin. Kendi kendinizi sigaya çekin.

Ben muhalif basının ‘Desperate Journalists’ takımına benzemem. ‘Bu ülkede CHP’yi istemeyen yüzde 72 var’ edebiyatı yapmam. Dört işlemle yapılan siyaset maymun tokatlamaktır çünkü.

Ertuğrul Özkök’çe konuşayım biraz. Belki o zaman anlamaya yeltenirsiniz.

‘The truth’ arkadaşlar, ‘oralarda bir yerlerde. Eski Türkiye’ye özlem duyarak, şöyle bir gerilere gitti, orada da takılı kaldı hafızanız. ‘Being there’ olmak neymiş yaşadınız o akşam. Muhalefetin keskin yenilgisini dahi Ak Parti’ye yüklemeye çalışarak işin cılkını aman ‘egzajeresini’ çıkardınız. Geldi yine millet, bir güzel ‘strike back’ yapıverdi, iyi mi?

Hadi hadi, emekli paşaların gazetesini takibe devam, Mr.Belgeselci’den tutun, ‘Bu bir devrim, devrim demek geçiyor içimden!’ diyen en kof rüyaların pek sıradan romantik gazetecilerine kadar geniş spektrumlu ‘aydın’ kitleniz gazınızı almak için Twitter’da, sosyal medyada sizi bekliyor.

Yazı yazmayacaktım bir müddet daha… Mamafih aklıma düşüverdiniz gece gece muhalif şirinler.

Hasret gidermek, gadanızı almak istedim.

Bundan sonra sık sık karşılaşacağız emin olun. Hem de her yerde, en beklemediğiniz zamanlarda, hiç tahmin etmeyeceğiniz yerlerde.

Neden?

‘Çünkü biz, tüzüklerle çarpışarak büyüdük kardeşim.

Velhasıl, onlar vurdu, biz büyüdük kardeşim!…’

Kadir SARIKAYA

https://twitter.com/SarikayaKa

 

 

Ah bu seçimlerin gözü kör olsun!

“Et tekraru ahsen, velev kane yüz seksen” diye yarı uyduruk Türkçe, yarı Arapça bir deyiş vardır “Tekrar iyidir, 180 kere bile olsa” anlamına geliyor. Ben de aynısını yapacağım. 180 değil, belki 180 bininci kez anlatacağım.

Meşhur belgeselcilerimizden biri buyurmuş ki;

“AKP’li seçmen hırsızlığa inanmadı”.

Yazık, gene anlayamamış. Anlayamıyor. Bu kafayla da anlayabilemez. Seçmenin MİT’in tırlarının durdurulup aranmasıyla (sanki düşman ülkenin istihbarat örgütünü aratır gibi), tapelerle, kayıtlarla, kuyutlarla hiçbir zaman işi olmadı, olmaz, olmayacaktır da.

Büyük turbun hayaliyle yanıp tutuşanlar da bunu çok iyi biliyorlardı. İşin ‘yatak odasında’ noktalanacağını düşünen, “uçkur cihetiyle muhalefet” etmeyi deneyenler de Babaeski’yi aldılar.

Seçmen; ülkenin koalisyon hükümetleri zamanında nasıl çalkalandığını, halkın her an tetikte nasıl beklediğini, günbegün nasıl bilendiğini,  ürktüğünü, 21 Şubat 2001’i, (Bizim gibi o krizden çok ağır darbeler alarak çıkan aileler vardır, o günü ‘Kara Çarşamba’ olarak lanetlemişlerdir) unutmamıştır. Belgeselci ağabeyimiz görünen o ki unutmuş. Ya da işine gelmediğinden unutmuş taklidi yapıyor.

Neden belgeselci diyorum, çünkü matematikten de anlamıyor. Ankara ve İstanbul’da oyların başabaş gittiğini tekrarlayıp durmuş. Ama İzmir’de Ak Parti’ye verilen tam 1 milyon oydan söz etmiyor. Peki İzmir’de CHP’ye verilen oy? 1 milyon 250 bin. Başabaş gittiğini iddia ettiği İstanbul’da bu fark 700 bin civarında, CHP’nin kalesi İzmir’de 250 bin dolaylarında seyrediyor. İstanbul’da başabaş olunuyor da İzmir’de niçin olunmuyor? Çünkü gene işlerine gelmiyor.

İzmir’den dahi Ak Parti’ye bu kadar oy çıkmasına çok şaşırdınız, belli etmiyor, safa yatıyorsunuz. Kale dediğiniz yerlerde seçmen tercihini Ak Parti’den yana kullanınca ‘demokrasi’ olmuyor da, CHP’den yana kullanınca mı ‘demokrasi’ oluyor?

Oligarşi nedir, belgeselci ağabeyimiz bunu çok iyi bilir. Oligarşinin babasını bu ülke 80 sene evvel yaşamış, Takrir-i Sükun, Hıyanet-i Vataniyye kanunlarıyla ‘tepeden inmeci’ yönetimin ne menem bir şey olduğunu iyi görmüştür.

Belgeselcinin tevellüdü yetmez, ama babamın yetiyor. Anlatıyor da. Sizin o bir türlü tanışma şerefine erişemediğiniz halk da buna müdrik. Her seçim sonunda ‘Biz buna müstehakız’ demek yerine şu yakın tarihin tozlu sayfalarına bir bakıverin size zahmet olmayacaksa. Sonra halkın her seçimde tercihini neden inadına Erdoğan’dan yana kullandığını daha iyi anlayacaksınız, inanın bana.

Bu defa ‘hatayı nerede yaptık, toparlanalım, muhalefeti güçlendirelim, acı yok Rocky’ tesellileriniz de işe yaramayacak. Çünkü CHP, hileli 46 seçimlerini saymazsak (Hani, sandık başlarında DP’ye oy verecek seçmenlerin silah yoluyla tehdit edildiği, DP’ye oy verdiği tespit edilen ‘köylü’ seçmenin sırtına binilip eşek gibi anırtıldığı seçimden bahsediyorum, bilir misiniz Bay Belgeselci?) halk tarafından 70 yıldır iktidara getirilmeme cezasına çarptırılmıştır. Hüküm sabittir.

Başbakanın, ‘devlet içinde kümelenip devletin sırtına yapışarak kanını emen o mahut yapıyla’ mücadele edecek olmasına da çok bozulmuşsunuz. Bozulmazsanız hatırım kalırdı. Lütfen bozuluverin.

Başbakan onların ‘canlarına okuyacakmış’. Sevinmeniz gerekirken, üzülüyorsunuz. Değil sarsmak, titretemediğiniz o yapıyla en şiddetli mücadeleyi vermeye hazır kararlı bir devletle, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa karşı karşıyayız. Madem o kadar milliydiniz, başbakana da bilakayduşart destek vermeniz gerekmez miydi?

Ama, hayır; siz, o mahut odakların ağzından çıkacak cümlelere bakmaya devam edin. Umut ana muhalefetin ekmeğidir ne de olsa.

Belgeselci Bey, başbakanın karşısında “Yüzde 56’lık, birbirine kenetlenmiş öfkeli bir Anti-Erdoğan kitlesi” olduğundan söz etmeyi de ihmal etmemiş.

Peki o öfkeli kenetlenmeyi Pennsylvania’ya yapacak yiğitliği gösterebilecek miymiş o bahsettiğin öfkeli Anti-Erdoğancılar? Bir soruver o öfkelilere belgeselci bey, merak içindeyiz. Şunu da sormayı ihmal edersen küserim ama;

“Pek sayın öfkeli Anti Erdoğancılar; muhalefet, mahut yapıyla kolkola girerken kendinizi hiç ahmak yerine konulmuş hissettiniz mi?’

Belgeselci bey halka daha ‘tam’ inemediği için bilmiyordur. Benim etrafımda birçok CHP’li seçmen, sırf bu riyakârlık yüzünden, bu seçimde oy kullanmadı. Kullananlar da tercihlerini CHP hariç hangi parti varsa ondan yana yaptı.

Hiç olmazsa ideolojilerinde samimi olduklarını gösterdiler, dirayetli davrandılar.

Siz davranamadığınız için kaybettiniz.

Şimdi de direnişin daha yeni başladığını söylüyorsunuz.

Daha kaşınacak 1 Mayıs var, değil mi? Zaten havalar da ısınıyor, önümüz de yaz. Erdoğan’ı da cumhurbaşkanı yaptırtmazsınız değil mi?

Haydi diyelim bütün ‘direnişinize’ rağmen beceremediniz de Erdoğan velev ki cumhurbaşkanı oldu. Olsa bile ‘O makamda kalabilmesi size göre çok zormuş.’ Bu sizin gibi düşünenlerin bilinçaltı boşalması olmasın sakın?

Ecnebiler bunun adına “wishfull thinking” diyorlar. “Kişinin olmasını istediği şeylere kendi kendisini inandırması” gibi uzun bir anlamı var. Siz yine de böyle şeylere kasmayın. 1 Mayıs ve sonrası için de boş yere enerjinizi tüketmeyin.

Sorun Kemal Bey’de de değil, Devlet Bey’de de.  Çünkü ortada sizin öyle abarttığınız gibi bir sorun da yok.

Olanı ben size kısaca anlatayım.

Ülke, kendine format atıyor. 80 yıllık paradigmalar yıkılıyor. İşte önünüzde heyula gibi dikilen, ama sizin görmek istemediğiniz hakikat budur.

Gene de yüreğimden size bir tavsiye vermek geçiyor; bu defa direnirken, hiçbir şeyden haberi olmayan yoksul aile çocuklarını meydanlara yollayıp siz de Twitter üzerinden yaygara koparmayın olur mu?

Tekne kazasında sırtı yırtılan adamı Taksim’de göstermeye çalışmalar, hiçbir zaman toma görmemiş olan ama ne hikmetse o tomanın altında kalmış olan Aylin’ler, helikopterlerden halka açılan ateşler… Bunlar ne ki, daha ne zırvalar, ne yalanlar, ne tezvirler, ne yaveler var.  Anlatmaya kalksak, apayrı bir yazı daha çıkar.

Yoksa bu defa direnişiniz, köşke çıkartmamak üzerine mi olacak?

Nasıl bir direniş planlıyorsunuz? Uzun Adam’ı başbakanlık konutundan çıkarken yakalayıp ‘ce-eee’ diyerek korkutacak mısınız?

Tape-mape, yürüyüş, slogan, falan? Kemal Bey’den nasıl bir performans bekliyorsunuz? Miting yaparken başbakana hakaret eden bir vatandaşa ‘Öyle deme, gene de başbakanın o senin’ diyen Bahçeli’den beklentiniz nedir?

Ha, yoksa sizin bütün beklentileriniz Virginia Eyaleti’nin Langley kasabasına mı yönelik?

Bakalım, bu defa size nasıl bir ‘direniş’ emri verecekler, pardon, öğütleyecekler?

Acı gerçeği söyleyeyim; Virginia da sizin beceriksizliğinizi gördü, artık karışmıyor. Yani oradan da emir memir beklemeyin. Bu defa kendi göbek bağınızı kendiniz keseceksiniz.

Herhalde oy kullanan 40 küsur milyon seçmenin 21 milyonunun oyunu alan Erdoğan’a ‘Sen meşru başbakan değilsin’ diyecek ucuzluğu göstermezsiniz değil mi?

Yoksa gösterir misiniz?

Virgina tatile çıktı, Pennsylvania-Saylorsburg yokları oynuyor. Kaldı size gene sevdanın son vuruşu.

Benden size esaslı bir direniş tavsiyesi. Rahatta dinleyin; haftasonu Beyoğlu’na gidiyorsunuz, meyhaneciyle anlaşıyorsunuz, Leonard Cohen’den ‘Waiting for the miracle’ şarkısını özellikle istetiyor, çaldırıyorsunuz.

Altıncı kadehte hükümeti deviriyorsunuz.

Yedinci kadehte Erdal İnönü başbakan oluyor, dokuzuncu kadehte de Cemal Gürsel’in önünde selam çakıyorsunuz.

Onuncu kadehte, alışılageldiği üzre ‘çıktık aaaaaçık aaaalınlaaaaaa’…

Dönek liberalleri de demlenmeye çağıracak mısınız? Çağırın, bir yerleri şişmesin.

Kadir SARIKAYA

https://twitter.com/SarikayaKa

Kadınlar Üzerine Siyasi Denemeler

Kadir SARIKAYA

https://twitter.com/SarikayaKa

Kadınlar güçlü olanın mı yanında yer alır, gücü elinde tutanın mı, güçlü gözükenin mi, güçlü olmaya namzet olanın mı, ezilen güçlünün mü, hakkı yenen güçlünün mü, güçsüz gözüken güçlünün mü, yoksa… Bir dakika.

Bu durumda ‘her türlü âhval ve şerait içinde dahi’ güçlü olanın yanında yer alıyor kadınlar. Gerçekten de öyle midir?

Gezi Parkı olayları fitillendiğinde, simge haline getirilen şu meşhur kırmızılı kadını bilmeyeniniz yoktur. İyi parlatıldı, sonra her saman alevinin başına geldiği gibi çabucak söndü. Bazı fetişistler tarafından ikona haline de getirildi.

İkona haline getirilenlerin bir tanesi de toma karşısında ellerini çaprazvari açmış, Rio de Janeiro’daki Hz.İsa Heykeli gibi dikilen yabancı uyruklu kadındı. Mizah dergilerinden biri de ‘Direnince çok güzel oluyorsun Türkiye’ serlevhasıyla bu kadının resmini kapağına taşımıştı.

(Duran adam da ha tuttu, ha tutacak gibiydi, düşük belli pantolon giyen bir dans sanatçısı olduğu ortaya çıkınca o da tutunamadan düştü.) Sonra ortaya bikinisiyle Taksim’de ‘Aziz Nesin haklıydı, ben doktorum, Türkiye’de herkes cahil’ zırvalamaları yapan bir enteresan çeşit çıktı, o hiç tutunamadı, hepten düştü.

Kadınlar, Türkiye’nin son 1 yılı baz alındığında, kimin tarafında, niçin, ne sebeple, nasıl ve hangi gerekçelerle yer aldılar? Gezi’ye destek verenler ilaheleştirilirdi, malumu ilâm üzere Ak Parti Mitingi’ndeki o kadın üzerine en aşağılık espriler yapıldı.

Kaybetmenin en büyük belirtisi, karşı tarafı ısrarla ve inatla aşağılamaya devam etmektir. Farkına vardıklarında çok geç oldu.  Bu defa da ‘Aman Ak Parti’ye oy verecekleri ikaz edelim, bilinçlendirelim de oylarını vermesinler’ geyiklerini döndürmeye başladıklarında yine nasıl bir fasit daire içinde içinde kıvrandıklarını fark edemediler.

Halka güya sahip çıkarlarken dahi içten içe büyükleniyorlardı. Kibre tekebbüre müsaade vardır. Şu hâlde bana düşen de gerekeni yapmaktır.

Son 1 yılda, Gezi’ye destek vereninden tutun, sosyalistine, apolitiğine, İslamcısına, pasif-aktif devrimcisine, sade Müslümanına, kemalistine, ulusolcusuna, çakma solcusuna, entel gözükmeye çalışan liberalinden, hakiki liberal düşünceleri benimsemiş oturaklı liberaline, hiçbir şeyden haberi olmayan dümdüzüne kadar birçok kadınla siyasi diyaloglar kurdum, kurmaya çalıştım, becerebildiğim kadarıyla fikir teatilerinde bulundum.

Hepsini istisnasız dinledim. Kadınların bu ülkede nasıl bir siyaset algısına sahip olduklarını çözme gayretindeydim. ‘AKP yüzde 30’un altında oy alacak, göreceksiniz’ diyen anket firmalarından daha başarılı bir istatistiğe ulaştığımı söyleyebilirim. Bana güvenebilirsiniz. Emre Uslu’ya sakın güvenmeyin. Hâlâ kesmedi sakallarını.

Başörtülü, cemaat müntesibi kadın bir arkadaşım, eylemlerin ilk gününden beri oradaydı. Sebebini kendisine sorduğumda, ilk başta mırın kırın etti. Sonra çıkardı ağzındaki baklayı. Arkadaş çevresi hep Gezi Parkı eylemlerini destekleyenlerle doluymuş, biraz da mecbur kalmış. ‘Nasıl, iyi mi bari ortam, ambiyans?’ dediğimde, ‘Fena değil, burada bambaşka bir ruh var. Görmeni isterim’ diyordu. ‘Ben almayayım’ dediğimde, bozuldu. 

Gezi’de ruh-muh yoktu çünkü. Mecburi bir biraradalık söz konusuydu. Asla bir beraberlik değildi. ‘Şu AKP’yi hep beraber devirelim de, sonra birbirimizi yemeye devam ederiz’ sayıklamalarıyla çevrili bir parktı orası.

Nitekim öyle de oldu. 30 Mart’a kadar sabrettiler, şimdi konvansiyonel abuklamalarına başladılar. ‘Biz nerede hata yaptık?’  gıcırtılarıyla dizlerini dövüyorlar.

Hatayı siz en başında yaptınız, aynı parkı onlarla paylaşarak. (Hande Yener’in buna benzer bir şarkısı mı vardı, neydi?)

Bir başka sosyalist kadın arkadaşım Gezi’yi öve öve bitiremiyordu. ‘Görmelisin burada yaşananları. İnsanlar sanki birbirlerini 40 yıldır tanıyor gibiler. Biri düşse, öbürü elinden tutup kaldırıyor, tam bir komün oldu. Ama sen şimdi buna burun kıvırırsın, bu dostluğa da illâ ki bir kulp takarsın’.

Haklıydı, takacaktım. Dostluğa tabii, yanlış anlaşılmasın. Çünkü Gezi Parkı’nda dostluk da yoktu. Zaruri bir ‘kankalık’ vardı.

Gezi Parkı’ndaki heyecanlı kalabalığın salgıladığı öfori hormonları o denli tavan yapmıştı ki kendilerini bir LSD evreninde zannediyorlardı. Gerçeğin böyle olmadığını bir süre sonra anladılar. Evli evine, köylü köyüne, rezidansı olan rezidansına döndü. Residence miydi? Ay böyle söyleyince çok şey oluyorsun kardeş. Ne oluyorum? Mebun mu? Aman ifinim estağfirullah, o nasıl lakırdı?

Kemalist bir kadın arkadaşıma geldi sıra. Öyle demeyelim. Eski sevgilim olurdu hanımefendi. Ayrılışımızdan 5 yıl sonra tam da Gezi Parkı günleri zamanı ‘Naber?’ mesajı aldım kendisinden. Sanırım direndiğimi düşünüyordu. Halbuki ben Tayyip Erdoğan’ın yanında yer alarak çevremin bütün öfkeli bakışlarına rağmen gerçek direnişi sergiliyordum.

Hiç beklemediğim bir cevap verdi eski kemalist sevgilim; Eylemlere katılmadığını, bu direnişin bir bardak suda kopan fırtına olduğunu, ülkenin kaosa sürüklenmeye çalışılmasının son derece zararlı olduğunu, eylemcilerin farkında olarak ya da olmayarak ülkeyi büyük bir uçuruma ittiğinden bahsediyordu. Beni şoka uğratmıştı. Halbuki ondan beklediğim, eylemlerin ilk gününden itibaren TGB’lilerin yanında saf tutmasıydı. (Kendisi Doğu Perinçek’e plaket vermiş bir hatundur) Birkaç kez buluştuk, yeniden sevgili olmaya karar verdik, yürümedi. Bu defa şaşırmamıştım. Devreye ‘şiddetli siyasi anlaşmazlık’ giriyordu.

‘Nasıl oluyordu da ben Tayyip Erdoğan’ı savunabiliyordum?’ Politik bir çıkarım yoktu. Babam müteahhit ya da ihale peşinde koşan bir işadamı değildi, Ak Parti’den zerre miskal menfaatim yoktu, ucundan kıyısından dahi olsa hiçbir çıkarım olmadığı hâlde nasıl savunabiliyordum? Gerçekleri görmüyor muydum? ‘Bu ‘diktatöre karşı direnmem’ icap etmiyor muydu?

Verdiğim kısa cevap karşısında gözlerinin faltaşı gibi açıldığını hiç unutmayacağım. ‘Tayyip Erdoğan’a diktatör diyebilmem için Mars gezegeninin devasa bir peynire dönüşmesi gerekiyor.’

-Nasıl yani? Erdoğan sana göre diktatör değil mi?

-Değil.

-Peki hayatımıza bu kadar müdahale etmesi? 3 çocuk yapın demesi?

-E sen de yapmayıver. Zorla mı? Yasal dayatma mı var?

-Ama, ama…

İşte bu kadardı. Argümanları sınırlı, muhayyileleri kısıtlı, düşünce dünyaları o kadar dardı ki, malum basın şakşakçılarının son altı ayda pompaladıkları ‘diktatör Erdoğan’ yalanına inanmışlardı. Ben yememiştim, yemeye meyyal olanlar zaten ezelden Erdoğan’ı istemiyorlardı.

Konuyu saptırmayalım, Türkiye’deki çeşitli siyasi fraksiyonlara müdahil ‘tanış olduğum kadınların’ son 1 yıldaki Türkiye gündemine bakış açılarından söz ediyordum. Sonra toparlaması zor oluyor. Neticede Yılmaz Özdil gibi ‘entercılık’ değil, yazarlık yapıyoruz. Boru değil.

Yekdiğeri, artık dinozorlaşmış bir sol fraksiyonun üyesiydi. Slogan atmayı çok severdi. Masasına kahve dökülse Taksim’e çıkacak kadar da aktivistti. Bana ithafen ‘Benim içimde bir devrimci ruh olduğunu, eylemlere katılmamakla çok büyük bir hata ettiğimi, bu güzel günleri kaçırdığımı, ileride torunlarımın yüzüne utançla bakacağımı’ söyleyip durdu.

Megafondan slogan atmakla bu işlerin olmayacağını, aktivizmin barikat kurup varil yakmak olmadığını söyledim; işbirlikçi, provokatör, yandaş, Ak Partili olmakla suçlandım. Yalan da değildi. Ak Parti’ye oy vermek ayıp mıydı? İnsanlardan bilinmemesi gereken bir hastalığımı saklar gibi saklamalı mıydım Ak Parti’ye oy verdiğimi?

En son kendisini yine bir eylemde gördüm. Ön saflarda bağırmaya devam ediyordu. Beni de gördü galiba. Yanına gidecektim sarf-ı nazar ettim, yürüyüp gittim. Ne konuşacaktık ki? Faşizme karşı omuz omuza diye bağıracak mıydık, en büyük faşizm gösterisini kendileri yaparken?

Şimdi bu yazdıklarıma ‘yalan söylüyor’ diyenler behemehal çıkacaktır. ‘Uyduruyor’ diyenler olacaklardır. Varsın desinler.

Halbuki “Hayır, hayal ile yoktur benim alışverişim, inan ki, her ne demişsem görüp de söylemişim..!” diyordu Mehmet Akif, değil mi? İyi demiş. Bu dizeyi neden ben yazamadım diye de zaman zaman kıskanırım kendisini. Bu da küçük bir itiraf olsun.

Kırmızılı kadın ve diğer Gezi Parkı ikonaları putlaştırılırdı. Ak Parti Mitingi’nde samimi duygularını kendi meşrebince bağırarak paylaşan kadın ‘hüloğğ’ aşağılamalarıyla yerin dibine sokuldu.

Ak Parti Mitingi’ne katılan erkeklere cazibesiz, kılıksız, okumamış sürü olarak bakılırken, Gezi’deki gençler en asi isyankârlıklarıyla adeta birer Jim Morrison ilan edildiler. (Acayip karılar var olm, gelsen, offf, neler var göreceksin ama gelmiyorsun, diyen arkadaşım 30 Mart Seçimleri’nde Bodrum’da kafa dinlemekle meşguldü. Oy vermeye bile gitmedi)

Gezi aktivisti kadınlar, gitarıyla tomaların karşısında poz veren erkeğe hayran oldular. Öyle ya, onlar direniyordu. Biz de Ak Parti’yi savunuyorduk. Gerçek şu ki, Gezi Parkı günlerinde üzerinde en çok mahalle baskısı gören yine Ak Partililer olmuştu. Bizim direnişimiz gitarla değil, kalemle olmuştu. 

(Lawrence of the Arabia filminde, İngiliz casusus Lawrence’ın ‘Keman çalamam ama küçük bir kenti büyük bir devlet haline getirebilirim’ repliği bu gitar-kalem mukayesesine bence verilecek en iyi cevaptır.)

Sözümona ‘özgürlükçüler’ tarafından maruz bırakıldığımız faşist baskıları anlatmaya devam ediyorum;

Kadıköy’de, Temmuz 2013’de, Starbucks’ta otururken yuhalanmış, vatan haini olmakla suçlanmış, akabinde cam çerçeve indirilmişti. Hadisenin şahitleri vardır. Twitter’da ‘search’ ederlerse göreceklerdir.

Oturduğumuz birçok mekânda, çatal bıçaklı gösterilere katılmadığımız için kınayıcı bakışlarla biz karşılaştık, Tayyip Erdoğan’a küfretmediğimiz için neredeyse bizi oracıkta parçalayacakların öfkeli suratlarıyla biz yüz yüze geldik. Siz o zamanlarda gemi azıya alıp artistlik yapmakla, ‘Ağa da benim, paşa da benim’ cakası satmakla meşguldünüz.

Siz direndiğinizi zannediyordunuz, oysa konjonktür tam tersini söylüyordu.

Ortanın soluna yatkın bir siyasi görüşü olan başka bir kadın arkadaşım 17 Aralık’tan sonra Erdoğan’ın mutlaka devrilmesi gerektiğinden söz ediyordu. ‘Yerine kim gelecek?’ diye sorduğumda eveleyip geveliyordu.

‘Yahu devrilsin de, sonrasını düşünürüz’ diyerek geçiştiriyordu. İşte siyasi ferasetleri bu kadar olunca Gezi’den de öyle çağlara yayılacak bir ideoloji çıkmayacağını daha iyi idrak ediyordunuz.

Yapmak, yıkmaktan zordur. Savunmak, saldırıdan zordur. İnşa etmek, parçalamaktan zordur. 

‘Hele bir hükümet devrilsin de, sonrasını’ düşünürüz diyenler işin kolaycılarıydı.

Zor olan bizim gibi düşünen ‘yandaşlara’ kalmıştı. Kınayan bakışlara, sert ifadelere, küfürlere, hakaretlere, tehditlere, baskılara direniyorduk. En önemlisi, mecburen savunma pozisyonuna itilmiştik.

Tayyip Erdoğan’ı neredeyse Esed denilen ceberrutla aynı kefeye koydukları için onların karşısında dimdik durmamız, taviz vermememiz gerekiyordu. Bunu da küfürle, hakaretle, tahkirle değil; sakin kalarak, suların durulmasını bekleyerek yaptık.

Son 1 yılın siyasi atmosferinde rastgeldiğim kadınların en tuhafını söylemesem olmaz. Sapına kadar apolitikti. Ülkede sular kaynarken Caddebostan sahilinde onunla yürüyorduk. ‘Tayyip Erdoğan’ın yerinde olsam, bana destek olur muydun?’ sorusunu yönelttim. ‘Ben milliyetçi bir insanım Kadir’ dedi. Çok sürmedi, ayrıldık zaten.

Parkta kurulu çadırların etrafında gitar çalıp, küpem sallanırken, sağ koluma yaptırdığım dövmemi de özene bezene gösterirken ‘Ey özgürlük’ şarkısını söylemek ve kadınları kendime hayran etmeye çalışmak çocukluktan başka bir şey değildi.

Olgunluk, müdafaayı fikirle yapmayı gerektirir. Fikrin yoksa, tomanın karşısına iskele direği gibi de dikilsen, reklâm ajanslarından ısmarlanan ‘en şaşaalı sloganları’ da atsan yine bir şey değişmeyecektir.

Erkekleri boşverin. Biz birbirimizin ne olduğunu iyi biliriz. Ben bu yazıyı, Türkiye’deki kadınların siyasi gidişata, içinde bulunduğumuz politik dalgalanmalara bakışı nedir, neyi, nasıl görüyorlar, onun için yazdım.

Elbette bahsettiğim birkaç prototip. Daha binlercesi, milyonlarcası vardır. Görebildiklerim kadarıyla etrafımı resmetmeye çalıştım.

‘Ne yani, şimdi bu söylediklerinden Türk kadınlarının siyasete bakışını mı çıkaracağız, bu ne saçma şey canım!’ diyebilirsiniz.

Var olmayan anket şirketlerinin yaptığı, tuhaf mail adreslerinden postaladığınız ‘CHP anketlerde birinci, Ak Parti bunu saklıyor’ masallarına nasıl inandığınızı görmedik mi? Buna da inanıverin bir zahmet, bir şey kaybetmez, kazanırsınız. Gözlem, gözlemdir.

Bu yazı kâffeten samimi duygularla, birebir tanıştığım kadınların benimle olan diyaloglarının oluşturduğu zeminle yazıldı. Bir analiz değil, bir gözlem yazısıdır, hiçbir bilimsel değer de taşımaz. Boş yere pirelenip de arıza çıkarmaya lüzum yoktur.

Ülkedeki her kadını tanıyacak halim olmayacağna göre, bana düşen de tanıdıklarımı yazmak oldu. Hem, belki de eski Maocu kadın bir arkadaşımız oyunu Ak Parti’ye vermiştir de ‘yoldaşları ondan özeleştiri isteyip örgütten çıkışını yapmasın’ diye bunu gizlemiştir, kim bilir?

Hemen küçümseyici bakışlarla Ak Parti’ye oy veren erkekleri nobran diyerek tavsif etme Gezi aktivisti kadın arkadaşım; belki bir gün seninle bir Depeche Mode konserinde karşılaşır, beraber ‘Words like violence, break the silence’ diye bağıra çağıra şarkılar söyleriz.

Hülasa, herhangi birini küçümseden evvel iyi düşünün; gün gelir yöneticiniz, gün gelir patronunuz, gün gelir eşiniz, gün gelir Başbakanınız olur!

Birer kahve de içer miyiz şimdi bu yazının üstüne?

İsteyenler için sodamız da mevcuttur.

Muhalefet neden kaybediyor biliyor musunuz?

Kadir SARIKAYA

https://twitter.com/SarikayaKa

 

Siyasi terminolojiyi bir tarafa bırakalım. ‘Reel politik’ ıstılahını en iyi Markar Esayan kullanıyor, işinin ehli odur. Bana düşmez. Biz de kendi meşrebimizce anlatalım, hâlâ ‘anlamamakta’ ısrar eden o ‘ısrarcı’ kafalara…

CHP ve sair muhalefet partileri niçin beceremiyor, Ak Parti her seferinde nasıl oluyor da oylarını artırıyor? Üstelik her gelişi, bir öncekinden daha büyük oluyor?

“Yüzde 35’i geçemez, göreceksiniz, CHP birinci olacak, bu defa halk Ak Parti’ye nanik yapacak” diye anlı şanlı diskur çekenler seçim sonrasında (mutat olduğu üzere) ortalıkta gözükmüyorlar. Şimdi ismini zikretmeyeyim, bilinen bir tanesi herhalde evinde duvarları yumrukluyordur.

Hazmedenler, kaybedişin sebeplerini sayıp dökenler, isyan edenler, alet olanlar, itiraz edenler, inkâr edenler, kabul edenler, etmeyenlerle bütün bir muhalefet şaşkınlıktan ne halt edeceğini bilemiyor.

‘Oylar çalınıyormuş’
‘Trafolara kediler giriyormuş’
‘Tutanaklara oylar farklı kaydediliyormuş’

Eskiler şahane demiş; Kabahatten kaftan biçmişler, hiç kimse giymemiş.

Problem Ak Parti’ye, CHP’ye ya da MHP’ye oy verenlerde değildi, hiçbir zaman da olmadı. Bu millete ‘hangi partiye oy vereceğini’ söyleme küstahlığına kalkıştınız! Bu küstahlığa mukabil alacağınız cevabın ne olacağı, 30 Mart Yerel Seçimleri’nden çok önce belliydi.

Gördüğünüz hayalleri halka gerçek gibi satmaya kalktınız, elinizde patladı. Şimti o tapon hayallerinizi satın alacak bir Allahın kulunu bulamayacaksınız!

Atatürk tarafından yüzellilikler listesine dahil edilerek sürgün edilmiş politikacılarımızdan feylesof Rıza Tevfik ‘Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz’ derken, bugünkü muhalefeti görmüşcesine söylemiş, ferasetine hayran olmamak elde değil.

Muhalefet neden kaybetti? Bizim başımız kel mi? Birkaç madde de biz sıralayalım;

  • Taraflı anket firmalarının göz boyamalarına aldandınız.
  • Halkın öyle tapeyle mapeyle işi olmayacağını, neticeye bakacağını hiçbir zaman hesap etmediniz.
  • CHP her şey olmaya çalıştı da bir adının ortasındaki ‘Halkçı’ parti olmayı beceremedi. ‘Halkçı’ takılırlarken bile ‘halka’ en uzak parti olmayı tercih eden de yine kendileri oldu. Kendi düşen ağlar mıydı?
  • CHP seçmeninin bir kısmı akıllanmıştı. Makarna, bulgur, kömür edebiyatından vazgeçmişlerdi. Aziz Nesin geyiklerini bırakmış, AK Parti seçmenini anlama çabalarına girişmişlerdi. Başarısız oldular. Çünkü bunu yaparken bile yüksek perdeden konuşmaya devam ettiler. Örneğin: ‘Şekerim bunlara doğruları anlatmak lâzım. Ne yapsınlar, bilinçsiz oldukları için oy veriyorlar!’ Hayır mademoiselleler/mon cherler; bilâkis, Ak Parti seçmeni; bilerek, isteyerek, kasten vurdu mühürlerini Ak Parti ambleminin üzerine. Anlayamadınız gitti şunu…

Kaybetmelerinin ‘siyasi’ sebeplerini merak ediyorlarsa 1923 senesini ‘bidayet telâkki edip’ günümüze kadar gelecekler, zahmet olmazsa. (Marmaray’a binerek gelsinler, öbür türlü vapuru bekle, in, bin zaman kaybı)

‘Biz ne yaptık, karşılığında halk bize ne verdi?’ sorgulamasını yapmalıdır muhalefet. 1946’daki ‘hileli’ seçimlerde DP’ye oy veren Anadolulu seçmenin sırtına binilip eşek gibi anırtıldığından şimdiki Y kuşağının haberi var mıdır? Sanmam. Yürümeye başladıklarında ilk gördükleri başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dı çünkü. Her şeyden önce şöyle iyi bir yakın tarih okuması yapmaları lâzım. Hayır, Can Dündar’ı retweet etmek yetmiyor…

Rıza Nur’u, Ahmet Cemil Ertunç’u, Kâzım Karabekir’i, Samet Ağaoğlu’nu, Mahir İz’i, Rıza Tevfik’i okumalılar. Bakın bu saydığım isimleri kaç CHP’li biliyor? Tevellüdü yetenler biliyorlardır da, peki ya Y kuşağı?

Y kuşağı yabancı dizileri izlemeyi iyi biliyor, pesimist rock gruplarının şarkı sözlerini ezberlemeyi iyi biliyor, Twitter’da ‘tweet’ kasmayı, sözlüklerde ahkâm kesmeyi, Foursquare’de ‘check in’ yapmayı iyi biliyor. Bunları küçümsemiyorum. Çağın gerekleridir. Ben de birçoğunu yapıyorum, devir icabı yapmak zorundayım. Gerçeklere gözümü kapatamam, güneşin ziyasını inkâr edemem, o sözü geçen Y kuşağının içindeyim çünkü!

Son günlerin moda tabiriyle tatavayı bırakayım da, muhalefetin kaybediş öyküsünün destanını yazmaya devam edeyim;

Siz, bildiklerinizin size yettiği zebabıyla, şişim şişim şişinirken; yok saydıklarınız, ötekileştirdikleriniz, ittikleriniz, köylü, kaba, cahil, nobran, ayı, andavallı dedikleriniz kendilerini geliştirdiler, entelektüel kapasitelerini artırdılar, bir değil, iki, hatta üç yabancı dil öğrendiler, yalnızca yerel değil, dış basını da takip eder hale geldiler. İyi okudular, iyi çalıştılar, iyi mevkiilere geldiler ve başardılar. Siz ise yerinizde saydınız, yok saydıklarınız da size tur bindirdi. Var mı itirazı olan?

Yoksa o sırada siz aranızda para toplayıp The New York Times’a ilân vermekle mi meşguldünüz? Ya da Sarıgül’ün esip gürlemelerini mi dinliyordunuz? Yok yok, Atatürk’ün Nutuk adındaki siyasi günlüğünü okuyordunuz galiba? (Nutuk’u kutsal kitap zannedenlere acil şifalar. Siyasi günlüktür, okuması da zevklidir. Tavsiye ederim.)

Onu da ancak tercüme edilmiş haliyle okuyabilirlerdi gerçi. Birilerinin zoruna gidecek olsa da Atatürk bir zamanlar Osmanlı subayıydı ve Osmanlı Türkçesine hakimiyeti de mükemmeldi!

Osmanlı Türkçesini Arap harfleriyle okumayı öğrenip tarihini Hammer’den, Lamartine’den değil de Ahmet Cevdet Paşa’dan, Aşıkpaşazade’den kıraat etmeye çalışıyor bugün birçok genç, haberiniz var mı? Yoktur. Nasıl olsun ki?

Turgut Özakman vardı, o da size yetiyordu. Fazlasına gerek yoktu. Kalemi en güçlü muhalif yazarınız da Yılmaz Özdil olunca…

Kazanmanız zaten mucizeydi.

Kaybetmeniz mukadder oldu.

Bir sebep daha var, söylemezsem olmaz. Vicdanım beni rahatsız eder. Yıllarca düşmanlık ettiğiniz o malum güruhla ittifak yapmanızın millet nezdinde mide bulandırıcı karşılandığını bilmiyorum söylesem mi?

Artık söylemiş bulundum. Şarkıda dediği gibi: sözlerimi geri alamam!

Bu daha başlangıç, zırıldamaya devam!

https://twitter.com/SarikayaKa

 

Kadir SARIKAYA

Kaçırma vatandaş, kaçırma, aynı film bininci kez dönüyor, aynı matinede. Bu defa izlemesi bedava. Saldırganlığı abartıp işi nihayetinde şaklabanlığa da döktüler, iyi mi?

Yüzde 45 almışlar, ama bu da yetmezmiş. Milletin yüzde 55’i istemiyormuş çünkü. Bu hesaba göre milletin yüzde 72’si CHP’yi, yüzde 85’i de MHP’yi istemiyor. Buna da takacak bir kulbunuz var mı? Yoksa onu da biz mi size yollayalım? Takacak bir yer bulursunuz elbet, onu da biz söylemeyelim artık, ayıp olur.

‘AKP yerel seçimleri yaptırtmayacak, bunun için de Suriye’ye savaş ilân edecekler’ diyen akıl fukaraları da her başarısızlığa kulp takmayı seven bu kırıntıların arasından çıkmamış mıydı? Şimdiden ellerini sıvazlamaya başladılar. (Bu kafayla ömür boyu sıvazlamaya devam edeceklerini kendileri de pekâlâ biliyorlar)

İlk hedeflerinde Ağustos’ta yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri var.

Cumhurbaşkanlığı seçimini nasıl sabote edeceklerini kara kara düşünmeye başlamışlardır. Ah, pardon, onlar düşünemezler, ancak emir alırlar. Emir aldıkları yerlerin verdiği tavsiye, taktik ve stratejilere göre bir plan belirleyecekler, itaatkârlıklarını ispat için de her türlü hokkabazlığı yapacaklar. Halk oyuyla başa gelen Erdoğan’ın meşru bir lider olmadığını, diktatör olduğunu, AK Parti’nin de bundan mebni meşruiyetini kaybettiğini papağan gibi tekrarlayacaklardır.

Onlara göre üst üste sekizinci kez seçim kazanan AK Parti meşru değildir. Gel gör ki, 15 sene boyunca seçimsiz, re’sen atama yaparak ülkeyi yöneten, valinin aynı zamanda hem parti üyesi  hem de belediye başkanı olduğu (Bknz: Nevzat Tandoğan) tek parti devri meşrudur. Kargaları çağıralım da bir zahmet gülsünler.

‘Yıkılmadık, ayaktayız’ gevelemelerinizi dinlemekten biz usandık. Kendi seçmeninize bunu anlatın, belki beraber omuz omuza ağlaşırsınız.

En çok neye ifrit oldu bu millet biliyor musunuz? Yapış yapış riyakârlığınıza.

Senelerce devlet için en büyük tehlike olarak gördüğünüz cemaatle kol kola girdiniz. Cemaate olan düşmanlığınızı bir çırpıda unutup çifte kumrular gibi sarmaş dolaş oldunuz. Bu çapsızlığınıza karşı hak ettiğiniz cevabı da 30 Mart seçimlerinde bir güzel aldınız.
Şimdi de kalkıp ‘Daha bu iş bitmedi’ nutukları atıyorsunuz.

Hayır, bu iş 3 Kasım 2002’de bitmişti aslında. Siz biraz geç uyandınız.

Cemaatçisi (daha aristokrat jargonuyla camiacısı), cemaate yapışan işbirlikçisi, ulusalcısı, ulusolcusu, çakma solcusu, jakobeni, ağır faşisti, dönme liberali, sözde demokratı, birleştiniz, gene de başaramadınız.

‘Önümüzde cumhurbaşkanlığı seçimleri varmış, Tayyip aday olursa köşke çıkartmayacaklarmış’

‘Daha 2015 genel seçimleri varmış, bu defa mutlaka mutlaka hükümeti düşüreceklermiş’

Neyle? Darbeyle mi? O iş çoktan geçti. TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesi değişti. O esnada espresso içtiğinizden haberiniz olmadı galiba. Ayaklanma? O da zor. Y çocuklarıyla bu işin olmayacağını da anladınız. BM Müdahalesi? Yok, o kadar da alçak olamazsınız.

Siz yine de enseyi karartmayın. 2120’ye kadar yolu var bu işin.
Demirel’i mezarından kaldırıp CHP’ye mührü bastıracak azmi sizde görüyorum çocuklar, ha gayret.

Mutlaka devireceksiniz bu hükümeti.
Yalnız o arada kıyamet koparsa karışmam.
Borunuz İsrafil’e ötmez çünkü.